ŞÜKRED-İ-yorum VE
düşü-NÜ-yorum MASALI
Nur Cihan
 
 

Kapı’nın içindeki Latif sultan:sizi Nakşi yapalım?Kapı’nın dışındaki:ben Mevlevi olmak istiyorum(bildiği tek şey elbiselerinin çok güzel olduğu ve onlar gibi giyinmeyi çokkk sevdiğiydi)Kapı’nın içindeki:”Ali Amca’nın ek kontenjanından birkaç kişiye yeri vardır..artık rüyalarınızı onunla beraber göreceksiniz..
…….

Latif Sultan:”bu nasıl olur?..o, rüyalarında Sıdretül Münteha’ya dek çıkıyor ..”
Ali Sultan:”oluyor….evet…..”
……….

Ve Latif Sultan, çocuğun rüya defterini gülerek, sevgi ile öperek alnına koydu..dedi ki:”bunun içinde, başından sonuna her şey var..temize çekeceksiniz değil mi?bu, basılsa kitap olur..”
…….

Zaman:”rüyalarını( masallarını işaret ederek) bunun gibi yaz….”

Sizin için ..Siz den Siz e….sadece Siz e……..Siz den…..Sen den….Sana…

Herkesin içinde yaşadığı zaman kendi ahir zamanı imiş ya hani;işte bu masalın çocuğu da, Ahir Zaman’ın içinde yaşarmış vesselam….
çocuk düşlerini yazmakta serbestmiş..o da, bu masalda, nü-çıplak yorum yazmak istemiş..sınırlarını bilebilmek adına;küçüklüğünde çok sevdiği gibi,evin  terasının, ince duvar çevrimlerinde ipe tutunarak gezindiği gibi ..düşmekle kalmak arası yani…

Not:tam 6 sayfa nü-yorum yazmıştım bir tıkladım buraya dek silinmişti..demek ki düşme bölümü oldu. şimdi kalan sağlara geçelim:)
hayatta bunca senedir yaşayan ve hiç şükretmeyen biri olarak nelere şükredeceğimi merak ettim..ve bunu düşündüm..beni ne alakadar ediyormuş, ne mutlu ediyormuş ve neye şükrediyormuşum bilerek şükrümün masalını yazmak istedim ki işe yarasın..

Mürşid’i, manada, tesbihin ve sabrın anlamını anlattığı hafta, çocuğun hayatı değişmeye başladı..29 mayıs İstanbul’un Fethinde’yse, Haremeyn’in Fetih Kapısı’nın içini bekleyen Efendisiydi ..ve uyandı şaşkın düşünüyordu.görüntü devam ediyordu.. Kapı’ya gelen Efendisi, gülerek neşeyle çocuğa el yapımı kırık beyaz fermanname rulosunu uzattı… çocuk  ruloyu açtı, sayfa boş ve bembeyazdı... ve dedi ki Nazargah-ı İlahi=Tanrı’nın bakış yeri gülerek:” biz mevleviyiz

 gerçekten mi?çok teşekkür ediyorum ve şükrediyorum..hayalde olsa muhteşem..benim için bu bile yeter..

ve gece Haybabam’ın tasavvuf sınıfına; 2 sene evvel onları Konya’ya  götüren Mevlevi Dedesi teşrif etmiş..sohbete Fetih ayeti ile başlamış..o Mübarek Belde’nin nasıl Emin ve Korunmuş olduğunu, girenin selametini anlatmaya başlamış ve çocuk kalbindeki kahkahayı ilk kez hissederek ufak bir çığlık atmış ,neşeden.. eli ile ağzını kapatarak sevinç gözyaşlarını silmiş..zira Dede’den konuşan Makam-ı İrşad’ı imiş yine ve sorularına cevap gelmiş…ve sohbet bitince Mevlevi dedesine sarılarak teşekkür etmiş..Dede:”sizin şiirleriniz vardı. bana onları hala yollamadınız. yollarsanız düzelteceğim ..daha doğru usulde yazmış olursunuz, yollayın olur mu? Bekliyorum” demiş.. 2 sene sonra ilk kez karşılaştığının bu tenezzülü için “teşekür ediyor ve şükrediyorum..…”

Ve çocuk mağarasından taşınıyordu..ona ev bulunmuştu..tabii ki, yine, o ,seçme hakkına sahip değildi.Mürşidi ne gelirse eyvallah diyeceksin-itiraz yok demişti..çocuk bu ilk bahtına çıkana eyvallah demek üzere yola çıkmıştı ..başka ev bile görmek istemeyecekti-harabe bile olsa eyvallahtı cevabı ve bir şey yapamanın acziyeti ile ağlayarak yürüyordu..parkın kenar süsü bitkisinin üzerine konmuş olan kırmızı gülü uzattı, annesine.. bak yine aynısı dedi..gülümsedi, aldı..ortadaki açmış güle ve iki yanındaki açmak üzere olan güllere baktı..üç gül ama aslında bir güldü, tek saptaydılar ..avucunda nazikçe sıkıp gülü öptü çocuk  ve göğsüne koydu..daha çok ağlamaya başladı.. yanlız değildi, anladı..evi  görünce şaşırdı. Bu ev eskiden hep oturmak istediği evdi..bir türlü nasip olmamıştı..17 senedir değiştireceği 5.evdi bu..hurma kutusunun sonsuz anlamından ilk mana tezahürüydü anladı çocuk..adı gül dü evin ..dairesi ve no su ayrı ayrı 5 di..ve katı ile no su aynı manada 2 idi..ve A idi..bu kadarı fazla bana dedi ..içine girdi..kusurlar vardı..yapılacak dediler.yapılmasa da:” tamam, beğendim” dedi ve ev tutuldu…her zaman olduğu gibi hayatı ile ilgili hiçbir şeye hüküm veremiyordu..ona bu kadar yüksek estetik seçim hayali veren ,nedense, bu yetisini ona hiç kullandırmıyordu..neden demeyecekti artık, çünkü önemsizdi…

Mağarasındaki son geceyi uyumadan geçirmek istedi..tam üç senedir bir kere tülünü bile açmadığı-tel no sunu ezberlemediği-zerre sevemediği bu mahremiyetsiz ev ona ne kazandırmıştı ne kaybettirmişti..sabaha dek müzik dinledi..düşündü çok ağladı..ağlama yasağını bu sefer delebilirdi..

bu mağarada gerçek ailesini bulmuştu..gerçek dostlarını..

bu evde yaşayıp yaşayamayacağına karar vermek için bir gece kalmaya karar vermişti..işte o ilk gece, hep korktuğu için giremediği o, boğazın derin mavi sularına girebilmiş  ve can havli ile yüzmüşü..çok yorulup kenara tutunmuştu ama olsun, sonuçta denize girmişti..sabah bu rüyanın hatırına evde kalmaya karar vermişti bile..ve gerçekten de Evvel Zaman’la bu evde  samimi olmuştu..O, çocuğu son zamanlarında telefonla hep  arardı ve ince bir muziplikle:” vaziyetler nasıl evladım” derdi..LatifAli Sultanları bu evde hayatına zuhura çıkıp, yön vermeye başladılar..gerçek mana ailesini bu evde keşfetmeye başladı..böyle de bir ailenin olduğunu ve onları bulmak lazım geldiğini öğrendi..imtihanlar  ne derece şiddetli olursa  olsun daima korunup gözetildiğini bu evde öğrendi çocuk..öylesine korunmasız ve mahremiyetsiz bir evdi ki inanılmazdı…ama hiçbir sorun çıkmamıştı..çocuğun imtihanı nefsine yönelikti..mesela, bunu idrak etmişti..çok ağır bir nefsi imtihandı..burnunu kaf dağından yere sürtmüştülerdi..ama insan çok nankör. Hemen, yeni ve güzel ile eskiyi unutuyordu..
çocuk sabaha dek uyumadı ve olan biten her şeyi düşündü durdu..bu evde muazzam şeyler yaşamıştı..viranesinde hazine saklanmıştı  ve o hazine bu evden zamanın A’li Emanetçisi’ne verilmişti..anlamını hiç bilmediği ve hiç öğrenemeyeceği belki de..geldiği gibi sessiz..çocuk.Hz. Niyazi Mısri’de bir şey okumuştu, anlayamadığı..her karında bir kalp vardır cümlesiydi bu..işte hazinelerin huzurla açılan o dairesel ritmi bu karınlara gömülüyordu..ve emanetçide onu oradan aynı dairesel işlemle alıyordu..ne garip değil mi?

hayalinde Makam-ı İrşad ı evi teftiş etmişti ve hüküm verilmişti tabii…..

 Hıdrellez de bu gece Hızır’da gelsin inşallah diye masalını asmıştı ya hani çocuk..işte o gece Makam-ı Hızır en lezzetli yemeklerden daha lezzetli bir busegah olarak teşrif ettiler..ayakları yerden kesip bulutları aciz bırakan…hımmmm..

ev çok küçüktü ve sofra örtüsünde ekmekler mayalayıp pişiriyordu..ateşsiz hem de.kendiliğinden. ve üst kattan başına topraklar saçılıyordu çiçeklikten..

ve ona tesbihin manasını-sabrı anlatmıştı.imtihanın bitti dedi çocuğa.şükrediyordu çok çok teşekkür ediyordu.hane ancak, o saraya padişah konduğunda mamur olurdu ,bunu biliyordu artık..o yüzden davet ediyordu…birde, şu manayı idrak etmişti burada.bir padişah asla başkasının evinde- otağında kalmazdı ki..önden giden heyet orada onun için bir otağ kurar sarayının benzerini yaparlardı..insan padişahı bile bunu yapıyorken Yaratan hiç kul yapısına gelir miydi ..O’nun geldiği, kendinin önden yolladığı Arş-ı Rahman olan gönlüydü..o deniz kendisinden başkası değildi..ama yaratılmıştı..onu bir Yaratan vardı..

bela ve şer sandığı aslında o güzelliğin muhafazası içindi, çocuk bunu çoktan anlamıştı..anlamış olmak ne yazık ki yetmiyordu..hayata geçirmek çok zordu..düşünmek çok kolaydı –yazmakta çok kolaydı ama fiile geçirmek en ağır olanıydı..ve düşünmek amele dönüşmedikten sonra zerre önemsizdi.. öğrenmişti..

“Gayb” a imanı öğrenmişti bu evde bir kere..”bilmediğine –Gayb’a” iman edince ve bunu hale dökünce; O Şey, zuhur ediyordu..çünkü siz bildiğinizle amel edin ben size bilmediğinizi öğretirim demişti Yaratan..ve “Gayb bilinir olunca küfür ve iman bir oluyordu..”her şey ortadaydı ve bizler bu kadar sade ve açık net olanı göremiyorduk..görsek bile idrak edemiyorduk ne muazzam bir proğram.. acaip ötesi..ve unutmak muhteşem bir şey..olağanüstü..unutmak üstüne çok düşünmek lazım belki de..ya unutamasaydık..dayanamazdık ki..

işte çocuk her zaman olduğu gibi geçmişi kaydetmiyordu..o aslında hayatında onu üzen –ilgi duymadığı her şeyi reddediyordu..sadece bir konuda çok başarısızdı..ve bu onu sinir küpü yapıyordu..ama onu vakti gelince mürşidi düzeltecekti biliyordu..vakit henüz hamdı..çünkü çocuk büyümek istemiyordu..O’ndan ayrılacağım korkusu ile asla da büyümeyecekti…çocuk bu evde İnsan-ı Kamil ne demek onu öğrenmişti..bu mağara sanki onun imtihanı için yapılmıştı ve o gelip yaşasın diye hep beklemişti..ama ardında bıraktığı mağara bundan sonra her gelen için mübarek  bir yuva olacaktı..buna iman ediyordu..içine öyle bir his vardı nedense..”içinden geçtiğim bu mağaraya teşekkür ediyorum ve şükrediyorum..en dibe vurduğum zamanlarda en tepelerde beni dolandırdığı için..beni viranesinde gözlerden-gönüllerden muhafaza edip koruduğu için teşekkür diyorum…”

 

ve ev taşınırken yine başka yerde beklemeliydi..ve yolunun üzerindeki bir fakültede olan konferansa katıldı çocuk..orada hep akademisyenler ve talebeleri vardı..tek, tebay-ı cahil-ü cühela belki de çocuktu..madde ve mana ilminde yetkin ve dünyada bu makamı işgal eden “nadir prof. Zat”; soru sormak isteyen var mı? dedi..çocuk el kaldırdı..izin verildi..soru:”biliyorsunuz ki Kamil Zatlar halen var ve ehli bunları, sizin bildiğiniz gibi biliyor..ve sizin  okulun mezunları, bizi –çocuklarımızı manen eğitiyorlar..yetkin sizsiniz…ama tasavvufun üzerinde tasarruf edenlerle yan yana geldiklerinde cazibe onlarda.. madde ilmi çok yetersiz ve bu çok belli oluyor..neden onları okulunuza davet edip öğrencilerinize hal yükletmiyorsunuz :)?”

salonda soğuk bir uğultu esti gibi oldu..ama konuşmacı zevkten mest, iki elini yanlara açarak sevinçle, en yumuşak hali ile güldü çocuğa ..O,ince bir iltifatla güven verdi..ve güzel sözler söyledi..anlattı en akademik lisanla ve çocuk hiççç anlamadı tabii:)ve önünde az evvel okuduğu, bir evvel zaman imamlarından birinin yazdıklarını açtı yine..” işte” dedi” demin ,aynını, buradan size okudum bende..O’da bunu anlatıyor..”zaten çocuk bir O’nu iyi anlamıştı da soruyu öyle sorabilmişti değil mi?”buna kanunlar müsaade etmiyor ..izin yok…”dedi zat-ı muhterem..aslında çocuğun anladığı ve anlatamadığı anlam şu idi..neden madde ilmine sahip din alimleri ehli tasarrufu bu kadar incitmişlerdi ve onların gönüllerinden bu kadar uzakta kalmışlardı..evet, boyları kadar kitap yazabiliyorlardı ama manasının açılmasına izin verilmiyordu ..çünkü manayı reddeden- ben bilirim ucubuna kapılmışlardı..bu ucub denen kibir cinsi sadece alimlere özelmiş, öyle duymuştu çocuk..tabii bu genelleme..özeller vardı; aynı konferansı yöneten zat gibi mesela..

Ve çocuk bekledi..eve dönüyordu..ama hala çok sinirli ve öfkeliydi..eskisinden daha hırçındı ve kavgacı..inanılmaz korkunç bir yaratık olmuştu bence..hani iyi huylu olacaktı,hani sakinlik huzur ve dinginlik..sufiye hiç benzemiyordu..hele  seyr-ü sefer yapan o sessiz dervişlerle zaten hiç alakası yoktu..acaba ek kontenjandan olduğu için mi bu kadar sakildi anlayamıyordu ki..burada safi celal vardı safi celal..nerede bizim cemal yahuuuu!!!
beraber bir dağa gitmeliyiz ve avazımızın çıktığı kadar, sesimiz kısılana dek günlerce bağırmalıyız bence(ben dedim yine ve hala istiyorum:)
hayatında hiç küfretmemişti..çocukken çok isterdi kızdıklarına küfredebilmek ama ne yazık ki küfredemiyordu..o dağda; sen, benim yerime de küfredilmesi gerekenlere söğersin olur mu?(ben yinede küfretmek istemiyorum, lütfen:)

hala  hiç kimseyi istemiyordu çocuk sadece o olmalıydı..kendisinden bile nefret eder olmuştu..sadece iyi huylu-sakin ve edebli olabilmek istiyordu..kendisine çok yabancıydı..çok acaib bir histi bu..kendinden kurtulamadığı için daha çok sinirleniyordu işte..
binanın girişindeki kırmızı güller yoluna serpilmişti..ağlayan çocuk buna hüzünle gülümsedi..teşekkür etti.bir kaç gün fırtına esti ve çocuk seccade çok şükrederek çok ağladı..ağlaması yasaktı lakin o kontrolünü yitirmişti..bu evde çok mutlu olacağına, çok güleceğine yaratanına söz verdi..başaracağım dedi başaracağım..


 padişahların cülüs şenliklerinde dağıtılan akide şekerlerinden kırmızı renklileri en çok severdi..çünkü kırmızı akide şekeri hazzı anlatıyordu çocuk için..hazzın tanımı, çocuk için; acının ve tatlının eşit karışımının tadı idi..iki denizin birliği gibi..tuhaf bir zevk..bağımlılık cinsinden ..ne acısız tek oluyordu, ne de tatlısız  değil mi?denge ..lezzet..farkındalık..seviyeler…ayarlar…kontrolsuz kontrol misali..otomatik yönetim..

Ve çocuk geceleri yürümeye karar verdi..onun tek sevdiği şey yalnızlık ve düşünebilmekti..sıcağa dayanamazdı ve yeni evi muhteşem esiyordu..yaşam alanları sadece sabah güneşi alıyordu tam sevdiği gibi…zaten çocuğun güneşi gönlündeydi gerek yoktu..çocuk bu yürüyüşlerde hiç birleştiremediği düşüncelerini kıvama gelmiş buldu ve hayret etti..

Bu bölüm tehlikeliydi belki de öyle olması lazımdı..bu yolda insana en az 40 kişi kafir demeliymiş ya, öyle duymuştu çocuk.o, çok aceleci olduğu için; bu masalla, birkaç yüz kişiden dinden çıkmış-perdeli-şirkte yaftası yiyeceğinin eminliği ile şımarmıştı bile hafiften..

İlk yazmaya başladığında evden hiç çıkmıyordu ,yazdıklarının anlamının dehşetinden hem korkuyor hem de haddini bilmezliğinden utanıyordu-ağlıyordu..Ali’si demişti ki ona:”sizi anlayamayacaklar..diyecekler ki; o, iki tane şey okudu-duydu şımardı-yoldan çıktı-dinden çıktı..aklını yitirdi.sizi çok az kişi bilip anlayacak..”
böyle şeyler umurunda bile olmayan çocuk ağlayarak:”beni sadece Siz anlayın .başka kimse anlamasın” demişti Evvel Zaman’a..ve şimdi ona lütfedilen nimetin ne büyük tenezzül olduğunu biliyordu..o, Mana Padişahlarına masal yazıyordu..ve lütfediyorlardı..çocuk neden ben diye çok acı çekmişti..onun ne diplomaları, ne ilmi vardı..ne de öyle izinsiz çekip durduğu esmaları..ne fazla bir ibadeti..bu utanç veriyordu..etrafına bakıyordu..sabahtan akşama dek izinsiz ,nerde ne bulursa çekip -okuyanlara bakıyordu.inanılmaz riyazatlar yapıyorlardı .(sonrada çekiyorlardı tabii. geçen bir rehber şunu anlattı..izinsiz esma sadece negatif enerjilerin işine yarar..”ancak, bir mürşid esma verdiğinde, onun nur unu da beraber verir ve hakiki anlamı açılabilir.. “eğer bir mürşidiniz yoksa, normal ibadetlerin dışında esmalara filan girmeyiniz. dikkat ediniz diye uyarmıştı onları.).camii camii ,türbe türbe gezenlere bakıyordu..(çocuğun şu sıra türbelere gitmesi yasaktı ya belki kıskanıyordur)tüm ilimleri yalayıp yutmuşlara bakıyordu ve onların onca ilimle hala her duydukları rüzgara doğru yön değiştirişine hayretle bakıyordu çocuk hayretle (iman bu kadar kolay mı yön değiştiriyordu.)

bu tenezzülü bir türlü anlayamıyordu..hak etmiyorum düşüncesi onu mahvediyordu..ama hak etmiyorum demesi bile artık yasaklanmıştı..çünkü kim hak ediyordu ki?....kimse.. evet hiç kimse bir haltı hak etmiyordu..çünkü yoktular ki hak etsinler..neyimiz var ki?.. ne diyebilirdik ki..hiç bir şeyimiz..biz yaratılmış tık ve rızkımızda tayin edilmişti ne bir zerre fazla ne eksik.. ne verilmişse o..kimse bir şey yapamazdı.çünkü var bildiğimiz her şey yaratılmıştı..yaratan bir tek  olan Tanrı’ydı..işte Tanrı’yı birlemek en zoruydu..

Şükredebilmem için devam edebilmeye şükrediyor ve teşekkür ediyorumJ

 

 
 
Nur Cihan
24.06.2009
nuralem7@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com