Sürmeli ve Kalem -2-
Meryem Irmak
 

20 Mayıs 2009

Bıçakları bileyip, elime tutuşturdu:

-Haydi, görelim, iddianda samimi misin, doğru sözlülerden misin, değil misin?

-Ne yapacağım ben bu bıçaklarla?

-Sürmeliyi keseceksin!

 

Tabiî, ya.. Bütün hevesleri, arzuları ona vermemiş miydim? Madem öyle, O da “Kes” diyor. Emrediyor... İspat istiyor...

 

İçim acıyor! İçim acıyor! İçim acıyor!

 

Çok acıyor!

 

Ah!

Ne kolay anlatıyor kitaplar tasavvufu...

Şu ahadiyet, bu vahidiyet...

Pek âlâ!

 

Bilenmiş bıçaklardan bahseden yok! Can yangınını hangi satır söndürüyor? Acıyı hangi bilgi dindirebilir? Bakın! Görün işte! Esma sıfat demekle geçmiyor ellerimin titremesi. Benim halim ibreti âlem olsun! Daha bıçak tutamıyorum. Herşeyi biliyorum. Ama yapamıyorum. Vuramıyorum bıçağı boynuna. Kıyamıyorum Sürmeli’ye. İçim kıyılıyor. Şafaklar atıyor. Ne yandasın sürmeli palazım, ne yanda. Ellerim şaz çalar gözüm ihvanda.

 

Bir yandan “Al beni ne yaparsan yap” diyorum. Öbür yandan “Ama Sürmeli’ye dokunma, o benimle kalsın!”

 

Evet. Kalsın BENimle!

 

O ise, ölüm talim ettiriyor. “Hayali bile öldür” diyor... Pazarlıksız!

 

“Bu işin aması, torpili, istisnası olmaz...”

 

“Onlar aynanın tozudur.”

 

“Hepsini sil!”

 

Canımın cânı: “Senin problemin yok. Böyle derviş olunmaz. Sabretmeden derviş olunmaz” dedi.

 

Benim mi problemim yok?! Dertsiz miymişim ben?! Nasıl yani? Ah Sultanım! Daha ne olsun? Dermansız derde düşmüşüm. Dermansız dert bana düşmüş. Kamışlıktan kopmuşum. Aykırı. Ayrık. Beni bulmuş ayrılık. Kederli değilim. Keder olmuşum! Malûmunuz... Gamlı değilim. Gamım! Yaslı değilim. Yasım! Acılı değilim. Acıyım ben!

 

Gözyaşından başka suyum yok!

 

Yetmedi mi?

 

Yetmemiş!

 

Olmamış.

 

“Candan ümidin kes canana erem dersen” (N. Mısrî)

 

Küçücük bir ümit yüzünden mi olmuyor? Ümit mi perdemiz?

 

Evet. Peki. Ben, şimdi bu bıçakla Sürmeli’yi keseceğim. Razı olmasam da, en azından, emre itaat edeceğim.

 

Sevda, kurbiyete vesile değilse, ne içindir ya?

 

Sevda, kurbanlık koyundur.

 

“Sürmeli”dir. Ve derhal kalpten sürmelidir. Acele kurban edilmelidir. Yoksa telef olacak güzelim koyun. Ölen hayvân imiş. Kurban değilmiş!

 

Vah bana! Nasıl da anlamadım imtihan olduğunu... İmtihan ya... Herkesin imtihanı kendine göre. Boşuna mı süzüldü Sürmeli içime? Boş yere mi geldi kondu dalıma? Vazgeçme sanatını öğretiyor... Yolculuk sanatı... Daha ne sanatlar var sevdanın içinde... Ne kurbanlar var... Kurban ettikçe, kurbiyete bir adım, bir adım daha... Kurban etmemek, durup kalmaktır. Yolculuk, gitmektir. Usul usul akmaktır. Bırakmaktır. Bazen unutmaktır. Ne demişti İbrahim Ethem’in Şeyhi: “Belh’i hâlâ unutmamış!” Sokakta ciğer satmak, makam sevdasını satmaktır. Alan olur mu ki kor ateşi? Bilmem. Olur, olur... Her topal atın bir kör alıcısı vardır. Hem de davul zurnayla öyle bir alır ki alan, verenin yüreğini sızlatır, sakalı helaya sıvazlatır. Çünkü Aşkın pazarında canlar satılır. Satılmıştır. O canlar sevdalara sarılır. Sarılmıştır. Her ağacın kurdu kendinden. Ve herkesin unutamadığı başkadır.

 

A benim Sürmelim... Ateş misin, su musun, bilemedim... Bunlar, sana son çırpınışlarım... Ve teşekkür ederim. Sen, çok güzel bir koyunsun. Tam da kurbanlıksın. Nicedir gönlümün yaylasında beslendin. Hazırlandın. Bayram ettireceksin bana, sevgili kurbanım, sevdam, karam! “Gece” koymalı senin adını. Vakit geldi, gözlerini bağlamalı. Bir de ellerim titremese.

 

A Sürmeli, topal koyundan kurban olur mu? Olmaz! Kurban için en iyisi seçilir koyunun... Sen, en iyisin Sürmeli.. Hem, her şeyden kurban olmaz ki... Sevilen, güzel olan, diri olan kurban edilir. Ölüden ya da sivrisinekten kurban olur mu? Bana senden iyi kurban bulunmaz, Sürmeli!

 

Ama zordur sütten kesilmesi. Ben kocaman kızken, 2,5 yaşındayken, halâ annemi emiyormuşum... Göğsüne koyduğu elbise fırçalarına aldırış etmeden... Tutturdum mu tutturuyorum ben. Fakat meyve için, sütten kesilmeli. Biliyorum.

 

Ah bre ot! Ah bre tazecik! Gezip dolaşmak mı istersin yeryüzünde? Öyleyse, gir koyunun midesine! Uzun etme! Gezmek istiyorsan, hayvan elbisesini bul. Koyuna munzam ol ki gezebilesin... Yoksa ot gelir, ot gidersin! Hayvan mülküne varmanın en kısa yolu budur. Yenmezsen, ot kalırsın. Fakat, ölen ot imiş. Aşıklar ölmez.

 

Derviş Yunus der hoca /  istersen var bin hacca
Hepisinden iyice / bir gönüle girmektir

 

Her bir şeyi anlıyorum... Öyleyse, neden bıçaklara öcü gibi bakıyorum? Neden içten içe istemiyorum? Görüyorum ki teslim olmamışım. Nedeni basit: BEN onu seviyorum. Peki. “Ben” de bakalım...

 

“Yusuf gibi mahbûp ol Kenan’a erem dersen”

 

Tamam. Topladım cesaretimi... Hazırım yolculuğa. İstikamet: Kenan. Anlıyorum ki rıza bir uzak ülke. İtaat, yakın ülke... İtaatten gidiliyor rızaya... Bu sözü sakın unutma... Önce itaat, sonra rıza. İster eşekle git, ister uçakla git. Avrupa’dan geçeceksin, varmak için Yeni Dünya’ya... Ağlaya sızlaya, keseceğim Sürmeli’yi... Çaresi yok. Figandır bundan böyle benim işim. Ağlar gezerim. İsyan etmem. Razı da değilim. Ağlar gezerim. İtaat ederim.

 

Kimi Beydir, Kimi Geda
Cümlesine Yaren Hüda
Yusuf’umdan Düştüm Cüda
Yakub’um Ağlar Gezerim  (Aşık Seyrani)

 

Bıçaklarım bilendi. Sözümde duracağım. İnleye inleye duracağım. Ama sonra asker gibi olacağım. Değil mi? Çakı gibi! Emrine amadeyim, Sultanım! Yumuşak uçlu Kalemim! Hû! Emret! Emret! Lebbeyk!

 

Hem, bu kadar baş eğersem, belki Cebrail bana da bir koç indirir!... Yani, Sürmeli’yi bana....

 

“Candan ümidin kes canana erem dersen”

 

“Senin perde dediğin, küçücük ümit dediğin, koca bir koç!”

 

“Sürmeli’yi vermemek için!”

 

“Koç bekleyenin kurbanı kabul olmaz.”

 

“Kurban kesmeyen ise kurbiyete kavuşmaz.”

 

“Önce Cebrail’in koçunu kurban et.”

 

“Bekleme hiç!”.

 

“Unut! Umma!”

 

“Yoksa, Sürmeli’nin sadece katili olursun.”

 

“Kabil olursun!”

 

“İstiyorum ki Habil olasın!”

 

“Candan ümidin kes canana erem dersen”

 

“Bunu kafana iyi sok!”

 

Anlaşıldı. Dersimiz budur. Candan ümit kesme.

 

Ellerim titriyor... Oysa, aynı bıçak, ne İbrahim’i (a.s) ne de İsmail’i (a.s) titretebilmişti! Titremek ne kelime. Yanıyorum. “Kes” dendikçe alev sarıyor her yanımı. Tuhaf. Ateş yakıyor! Oysa, İbrahim (a.s) yanmamıştı. Ateş emirle yakar. Ateş ona gülistandı. Ateş gülistan değil bana. Ben cenneti bulamadım. O yüzden yanıyorum. İbrahim’in (a.s) gülü beni yakıyor. O’nun neden gözlerinin içi gülüyor? Ben, böyle gülen göz görmedim! Sanki yutacaktı gözleri beni. Sünger gibi, içine çekecekti. Kendimi Kenan’da bulacaktım.

 

“Bıçakların bilendikçe aslında körleşsinler istiyorsun, değil mi?”

 

“Sen, bıçağı değil, sadece kendi gözünü kör ediyorsun...”

 

Doğru...

 

Ve lâkin, sakın bırakmayın beni. Bırakma beni. Sen gidersin diye çok korkuyorum. Niyazî (k.s) bile dayanamamış. Mısır’dan döndüğünde, Ümmü Sinan’ı (k.s) bulamayınca, yıkılmış. Kabrinde ağlamış, inlemiş, bayılmış. O ki Niyazî. Umman. Benim suyum topraklı. Toprağım da çorak. Ben küçüçük. Katre bile değilim. Küçücüğüm. Küçükten de küçük. Bırakıp, gitme. Ne olur, gitme. Sürmeli’yi al. Billâhi al. Neyim varsa al. Her şeyi al. Gitme. Gidersen, canımı da al, öyle git. Ya da gitme. Canımı almadan gitme. Beni senden ayırma. Adımı ayrılık koyma. Sen neysin. Kamışlıktan kopmanın acısını en iyi sen bilirsin. Gitme. O hastalandığını öğrendiğim gün var ya. Ben yandım. İyileştiğine sevinemedim. Ölümü hatırladım. Bir gün ayrılacağımızı hatırladım. O gün ben ne yapacağım? Söyle bana ne yapacağım?

 

perişan hallerim aşkın elinden
gel buna bir çare bulmadan gitme
çaresiz dertlerin dermanı sende
derdime dermanı vermeden gitme


canım bağlı yar zülfünün teline
mecnun gibi gezdim aşkın çölünde
bir garibim kaldım gurbet elinde
şu garip halimi görmeden gitme

 

derdime dermanı vermeden gitme

 

gitme...

 

(N.Ertaş)

 

“Sende” demiştin. Gözlerin gülerken. “Sende!” Sen bende misin? Kim bende? Nereye gidersem yanımda sadece beni götürüyorum. Al beni. Nereye gidersen, oraya götür beni. Ben, bende bulamadım seni. Sen, al beni. Nereye gidersen, oraya götür beni. “Sende” deyip, beni bana atma. Benim adım ayrılık. Beni bana bırakma. Gitme. Ya beni de götür, ya sen de gitme.

 

 

                                                                       ***

 

Uzak ben’de bir ülke, rıza. Yakın ben’in adı ise itaat. Rızayı istiyorsan, önce itaati bul. Sende seni bulmak istiyorsan, söz dinle! Zaten senden başkasında bulamazsın seni! Göz olmaya talipsen, önce kulak ol da işit! Duymazsan varamazsın Kenan’a. Varmazsan göremezsin Cemali. Kulak olmak, itaattir. İkidir ve muhabbettir. Söyleyen olmazsa, kulağın işi nedir? Kulak, söyleneni işitir. Kulak ol ve söz anla. Göz olmaksa, tek olmaktır. Göz, kendi başına görür. Ben de görüyorum deme hemen! Baş olmaya kalkma hemen! Göz, rızadır. Göz odur ki gördüğüne razıdır.

 

Yâ Hû! Muhakkak ki her şeye, her şeye ve tabiî kalbime de kâdirsin. “Al aşkını, ver beni” demem ben. “Ver aşkını, al beni!” Al beni! Yeter ki al BENi. El-Aşk! Ey Aşk! Sensiz su bile içmek istemiyorum. Aşksız nefes almak zulüm değildir de nedir? Aşksız neye yarar bu dünya, öbür dünya, öteki dünya, bütün dünyalar? Hiçbirinizi istemiyorum. Benim suyum, benim azığım, katığım ve nefesim aşk! Aşksız neyim ki ben? Hiç!

 

Vakit geldi, tamam.

Emir, bilmem kaçıncı felekten geçmede.

Beni bulmak üzere.

Alıp götürmek üzere.

 

Ağlamanın zevki, gülmekte yok imiş.

Hem giderim, hem ağlarım...

Ama giderim!

Yolcuyum, elim ayağım titrese de giderim...           

 

Aman ey! Aman ey! Aman ey!

 

Ey!

 

Dilde sermayem bir ah kaldı!

 

tükendi nakd-i ömrüm dilde bir sevda-yı ah kaldı

tevessül dilber-i yare benim arzum nigah kaldı

 

benim taciz etmediğim ne şah ne padişah kaldı

benim perişan halime kimseden insaf olmadı

 

derunum derdini lokmana gösterdim dedi eyvah

bu derdin def’ine çare eder ancak Allah kaldı

 

bu rıf’at varını yaran uğruna eğledi yağma

elinde sade keşkül başında bir küllah kaldı

 

Dilde sermayem bir ah kaldı....  

Aman ey!

Ah!

Ey!

 

-Bitti-

 

 

 
 
İstanbul - 03.06.2009
meryemirmak@gmail.com
www.semazen.net
http://sufizmveinsan.com