Üç aylar başladı. Recebin
manevi feyzini hem içimizde hem de şehre yayılan lahuti
iklimde hissedebiliyoruz. İmkân olsa, izin alıp üç
ayları tamamen kendi köşemde değerlendirmek isterim. Ne
var ki, şartlar her istenene izin vermiyor.
Sorumluluklar var, iş var, gündelik hayat var.
Bizimkinin Yalova
civarında dinlendiğini öğreniyorum. Mübareğin yüz kapısı
var sanki. Karadeniz’de, Marmara’da, Orta Anadolu’da
yurdun dört bir yanında dostları var. Bak, Bolu Dağında
aşure yaşar, bak Karadeniz sahillerinde iftar açar.
Hikmetinden sual olunmaz ki ne zaman nereye göçer,
nereye konar Allah bilir.
Hafta sonu tatili için
kalkıp gitsem, rahatsız eder miyim? Ya başka dostları
ile programı varsa? Olsun, bir kere samimi olduk
nasılsa, bir kere kalıplar yıkıldı nasılsa, çıkıp
gideyim. Ortam müsait değilse bir çay içimi kalır,
dönerim. “İnsan eti ağırdır” der bizim Ali. Yük olmayı
sevmiyorum misafirlikte, sıkıntı sezdiğim an, bahane
bulur, terk ederim mekânı.
KİŞİNİN DOSTU
Bizim Ali’nin tabiri ile
“Feribota atladığım gibi soluğu olay mahallinde
alıyorum”. Ali, kadim dostum. Kendine has tabirleri var.
Bir konuya acil cevap istedi mi: “Hadi konuş, reklâma
gireceğiz, yönetmen VTR hazır diyor, söyle hadi” der
spiker edası ile. Acilen bir yere gitmekten söz
edeceğinde de dedektifçesine “Soluğu olay mahallinde
almak” tabirini kullanır. Dost dedim de aklıma geldi,
ehli bir zata sorulmuş:
-
Baba, günümüzde insanın
dostu kaç kişi olabilir?
O zat manidar bir cevap
vermiş:
-
Günümüzde kişinin dost
sayısı Allah’ın sayısını geçmez oğul. O da çoğuna nasip
olmaz!
Yani dost kavramı öyle
basit bir kavram değil. Ali de işte öylesine ender bir
insan!..
…
Akşamüstü Vahdet Beyin
misafir olduğu çiftlik evine ulaşıyorum. Bahçede, asma
dalları ile bezeli çardakta 7- 8 kişi sohbet ediyor.
Belli, etrafı yine kalabalık. Sadece benim olsun, sadece
benimle olsun istedim Vahdet Beyi. Yanında başkalarını
gördü mü rahatsız oluyorum. Ama bu da sahiplik! Hatta
onun daha da ötesi, İblis’i isyana çeken kıskançlık
duygusu! Hem tasavvufla uğraşacaksın, hem sahiplik ve
kıskançlık duyguları içinde yaşayacaksın?! Tövbe! Bu
moddan çıkıyorum…
Bahçe kapısından içeri
süzülüyorum sessizce. Henüz beni görmediler. Kasımpatı,
ortanca ve akşamsefaları arasından yanlarına
yaklaşıyorum. Hararetli bir sohbet olduğu belli, Vahdet
Bey iyice konuya kendini kaptırmış, el kol hareketleri
ile sanki kelimelere can katarcasına konuşuyor.
Sohbetindeki feyz ve ilim bir yana, konuşurken onu
seyretmek dahi çok özel bir seremoni. Birkaç adım kala
göz göze geliyoruz. Birden yerinden doğruluyor:
-
Vayy, bakın kim gelmiş
çocuklar, diyerek karşılıyor. Kucaklaşıyoruz. Bir hayli
oldu. Sadece ben değil, o da çok özlemiş belli.
RECEB
ALLAH’IN AYI
Hoş beş faslından sonra
yanında yer açıyor. Konu bölünmesin diye devam ediyor
anlatmaya.
-
Receb Allah’ın ayı. Ne
demek? Bütün aylar Allah’ın! Niye Receb için böyle
denmiş?..
Genç bir dost söze
giriyor:
-
Bana kalırsa
hem enfüste hem afakta
Vehdet Bilincine dönük bir yayın var bu
ayda.
Yani hem özümüzde hem dış dünyada Tekliği hissettirecek
bir yayın var. Alıcıları açık olan, alacak bu yayın
dalgalarını.
Bu cevaptan keyifleniyor
Vahdet Bey:
-
Başka ne düşünürsünüz?
Hayat tecrübesi epeyce
fazla olduğu her halinden belli olan bir başka dost
atılıyor:
-
Allah yalnızdır ve
yalnızları sever.
Kesret dünyasına perde çekebilir, öze dönebilirsek,
arkadaşın dediği o kozmik yayını alabiliriz bence.
Hanımlardan biri o yayının
nasıl alınacağını açıyor:
-
Rasülullah’ın yaşadığı
süreçleri bizler de yaşamadıkça bu ilmin hakikatine
varamayız.Receb bence bir nevi Hıra süreci hepimiz için.
Bu ayda
ortalıkta dolanmak yerine, gündüzleri oruç, geceleri de
tesbihat ve zikirlerle değerlendirmeliyiz.
Vahdet Bey burada ufak bir
müdahalede bulunuyor:
-
Sadece zikir ve tesbih
mi?.
Dostlardan bir diğeri söz
istiyor:
-
Receb Allah’ın ayı ise
bence esas yapılması gereken TEFEKKÜR.. Nereden
gelip nereye gidiyoruz, iç dünyamızda, sosyal
yaşamımızda neler oluyor, evrende nasıl bir sistem
işliyor, derin derin tefekkür etmeliyiz Receb ayı
boyunca.
“Hay ağzın bal yesin”
diyor Vahdet Bey.
…
Mutfaktan enfes kokular
yayılıyor bahçeye. Ezanın eli kulağında. Az sonra
oruçlar açılacak.
Aramızdan biri koşup içeri
gidiyor. Kucağında seccadeler, elinde hurma tabağı ile
dönüyor. Bir diğeri de zemzem getirdi. Bahçeye
seccadeler seriliyor. Denizden esen rüzgâr hararetimizi
alırken, açık havada namaza duracağız. Aslında toprakta,
çimler üstünde kılmak isterdim. Emekli imam olduğunu
sonradan öğrendiğim bir dost öne geçiyor. Ezanla
birlikte zemzem ve hurma ile orucumuzu açtık. Seccade
yetmemiş, sıkışalım diyor biri. Vahdet bey beni de
çekerek kolumdan, “İkimiz toprakta duralım. Ateşimiz
soğusun biraz” diyor gülümseyerek. Daha önce de dedim
ya, içimden geçeni okur mübarek. Toprak üstünde çıplak
ayakla namaza duruyoruz.
AHİRET ŞEHRİ
Aperatifler ve genelde
soğuk hazırlanmış yemekler tadıyoruz. İnsan oruçken
önüne ne konsa yer gibi geliyor ama bir bardak su, üç
beş lokmadan sonra beden arzusunu alıyor. Muhabbet kat
kat doyuruyor zaten bu yolun yolcusunu.
Yemek sonrası, camide bir
hatim merasimi olduğunu, peşinden dua ve sohbet
olacağını söylüyorlar. Vahdet Bey:
-
Evlatlar siz bize müsaade
edin. Ben bu akşam bizim çırakla Bursa’ya uzanmak
isterim. Yalnız biriniz bizi Bursa’ya atıverirse
seviniriz, diyor.
Atik bir genç kontak
anahtarını çıkarıp;
-
Ben bırakayım sizi,
diyor.
Sohbet halkasından müsaade
alarak yola çıkıyoruz. Bursa- Yalova çok yakın. Yatsıdan
önce oradayız inşallah. Arabada sohbet açıyor Vahdet
Bey:
-
Bu ara kendimleyim baba.
Sadece internet dışında insan ilişkim yok gibi. Uzaktan
yakından dostlarla tefekkürler yapıyoruz. Güzel
düşünceler, hissedişler, doğuşlar dökülüyor dost
gönüllerden.
-
İşi öğrenmiş, kolay yolu
bulmuşsun!
-
Nasıl yani?
-
Yazı yazarken konu
sıkıntısı çekince, açıyorsun bir tefekkür, gelen
cevapları da kendine mal edip yayınlıyorsun di mi?..
-
……
Çok ağır konuştu. Bu kadar
da olmaz yani. Madem taltif etmeyeceksin bari darbe
vurma mübarek. Gemlik’ ten yukarı doğru tırmanırken
şoföre sesleniyorum.
-
Sağa çek kardeşim, ben
iniyorum. Siz devam edersiniz!..
Vahdet bey de ne olduğunu
anlamayan şoföre diyor:
-
Evet, ileride şu çamlıklar
arasından sağa gir oğlum, ben de iniyorum.
Hoppalaaa!... Sağdan içeri
giriyoruz. İleride bir çeşme. Burası orman içi ufak bir
piknik yeri galiba. İnip ters istikamete yürüyorum.
Yolun karşısına geçeceğim. Otostop yapar, geldiğim
yoldan geri dönerim, bu kadar sert, bu kadar ağır
konuşanla niye beraber olayım ki?!
Arkamdan sesleniyor:
-
Deli çocuk gel bir su iç,
sonra nereye istersen git.
Canım istemiyor. Ama eline
pet şişe alıp huşu ile çeşmeye yönelişi de gözümden
kaçmıyor hani. Neyse bir su içip ayrılayım.
-
Gel gel, bak bakalım ay
ışığında gözlerin seçiyorsa oku! Ne yazıyor çeşmede?
Sinirim tepemde. Ne
yazarsa yazsın. Ne yazacak? Filancanın hayratı, filanın
ruhuna Fatiha! Çeşme işte. Okuyorum: FATIMA HUNDİ HATUN
ÇEŞMESİ.
-
Nolmuş yani?.
-
Altını da oku!
-
İKİNCİ ZEMZEM!... FATIMA
HUNDİ HATUN ÇEŞMESİ İKİNCİ ZEMZEM..
Bir tas içiyorum.
Hakikaten farklı. Bir tas daha. Zemzeme ne kadar
benziyor?! Pet şişeyi doldurdu. Kolumdan çekerek arabaya
götürüyor. Konuşmayacağım. Neyse, gene ben alttan
alayım, büyüğüm ne de olsa. Basıp gitmekten
vazgeçiyorum. Tekrar yola koyuluyoruz. Uzun süre
konuşmuyoruz. Bursa’ya girerken laf atıyor:
- Fatıma Hundi Hatunu
bilir misin?
- Yok ben bir şey bilmem,
bir tefekkür açayım, gelen cevaplardan öğrenir, sana
söylerim!
Barut gibiyim.
-
Fatıma Hatun Bursa’nın
manevi Fatihi; Emir Sultan Hazretlerinin zevcesi.
-
Yıldırım Beyazıt’ın da
kızı olur!
-
Bak biliyorsun!
-
Biliyoruz da bir tek senin
nazarında cahiliz. Yoksa neler biliyorum da boş ver
şimdi. Bu mübarek ayda kavga etmeyeceğim.
-
Emir Sultan (ks) un
himmeti bizimle olsun.
-
Amin. Olsun.
Bursa, nüfus ve rakım
yazan tabelayı geçtik. Şehir Uludağ eteklerine kurulmuş.
Edebi yönümü, şiirsel yanımı bildiği için konuşturmak
istiyor:
-
Bursa’yı nasıl tarif
edersin?
-
Dağa yaslanmış bir şehir.
Uludağ’a sırtını vermiş gayet emin kendinden, büyük
yerden bağlamış işi.
-
Dağ?
-
Dağ hakikatte Allah
Dostları! Onlardan birine sırtını veren emin olur. Onun
için korku ve hüzün kalkar artık.
Nasıl? Bir şeyler biliyormuşuz değil mi? Bak bunlar
tefekkürlerden değil, benden, benden!..
-
Senden olan hiçbir ilim
olamaz. İlmin kaynağı Alemlerin Efendisi (sav). Ne varsa
ondandır!..
-
Amenna! Ona salat u selam
olsun denizler damlasınca, ağaçlar yaprağınca.
Tophaneyi sağda, Ulu Camii
solda bırakarak ilerliyoruz şehir içlerine.
-
Başka ne dersin Bursa
için?..
-
Ben bir şey demem.
Ediplerden biri şehirlerin ruhunu anlatıyordu
televizyonda. Şöyle dedi: Ankara; Protokol Şehir.
İstanbul; Ölümsüz Şehir. Bursa; Mezar Şehir.
-
Mezar Şehir mi? Bursa’lı
dostlar alınmasın? Mezar derken kastın?
-
Şehzade kabirleri burada
çok fazla. Bir çok padişah, vezir burada gömülmek
istemiş. Veli türbeleri de fazla.
-
Kızmazsan şu mezar şehir
lafını değiştirsek.
-
Değiştir, zaten hangi
dediğimi beğendin ki şimdiye kadar?
-
Biz iyisi mi ahiret
şehri diyelim.
-
Senden önce onu Evliya
Çelebi demiş zaten.
-
Ne demiş?
-
Bursa; tek kelimeyle
RUHANİYETLİ ŞEHİR!...
Böyle demiş..
Sustu. Tabii susar,
herkesin bir bildiği var di mi, yavaş geleceksin.
Bildiğimi sakınmam, söylerim. Yaşına başına bakmam
karşıdakinin. İlim ve hikmet paylaşımında yaş mı
olurmuş? Gaye hakikate varmaksa bilen ve işi çözen
konuşacak, o kadar! Nasıl sustu?! Hep ben mi alttan
alacağım?.. Yeri geldi mi pası alıp golü atacaksın…
Ne gezi ama? Hep böyle
oldu. Atışa atışa sohbet ettik onunla. Tek düze şöyle
ağız tadı ile konuşamadık. Gerildik, sevindik ama
kopmadık. Niyet halis olunca ne yaşanırsa yaşansın
kopmuyor insan. Altında ego- hırs yoksa mini kavgalar,
atışmalar dahi zevk oluyor.
EMİRİN HUZURUNDA Bizim
sohbetimize anlam veremeyen, belki de iç dünyasında “Çok
tuhaf bunlar” diyen şoför arkadaş, dar sokaklardan hızla
geçiyor. Yeşil’den Emir’e doğru uzanıyoruz. Emir Sultan
Camii ve türbe civarı ana baba günü. Şehir sanki buraya
akmış.
Yalova’lı arkadaş bizi
bırakıp dönüyor. Yatsıya yirmi dakika kadar var! Cami
avlusundan Sultanın huzuruna yöneliyoruz. Türbe içi
insan kaynıyor. Kur’an okuyanlar, bir köşede ağlayanlar,
huşu içinde gözlerini yumarak tefekkür edenler. Adım
atacak yer yok. Vahdet Bey şöyle mutena bir köşe ararken
iki genç sıkışarak buyur ediyor. Oracığa ilişiyoruz.
Kulağıma eğiliyor:
-
Namazdan sonra Bursa’lı
bazı dostlar gelecek. Sakin bir yerde bize Emir Sultan’ı
anlatırsın, olur mu?..
İnatlaşmayacağım. Kavgayı
sürdürmeyeceğim. Bana yakışmaz. Artık Emir’in
şehrindeyiz. Bize gönlünü açmış Koca Sultan, huzur ve
sükundan başka ne olabilir ki onun gönlünde!?
Olur, anlatırım diyorum.
Yatsı ezanı yükselirken türbede duamızı edip camiye
geçiyoruz. Camiin içi dışı tıklım tıklım. Gündüzün
yakıcı harareti yerini serinliğe bırakmış. Koca
çınarlardan ferah esintiler dökülüyor yanık sinelere.
YANAN KANDİLİN PEŞİNDE Namazdan
sonra avluda dostları ile tanıştırıyor beni. Allah
yoluna gönül vermiş, zikir ehli insanlar oldukları
simalarında parlayan nurdan belli. Osmanlı
başkenti Bursa’nın, o eski
saray asaleti taşıyan nezih insanları evde ağırlamayı
teklif ediyorlar. Vahdet Bey;
-
Çok kalmayacağız, iki saat
sonra dönelim istiyoruz, diyor.
-
O halde güzel bir mekânda
sohbet edelim, hem sıcak çorbamızı, İskender kebabımızı
tadın olmaz mı, diyor ev sahiplerinden biri.
Vahdet Bey bana da şöyle
bir bakıp; olur diyor. İskender kebap deyince ilk etapta
akla gelen yerde ağırlayacaklarmış bizi. Doğrusu bu ilme
yöneleli ağır yemekler yiyemez oldum ama kebap deyince
de kendimi frenleyemeyeceğim galiba. …
Lokantanın üst katında,
bizden başkasının alınmayacağı kısma geçiyoruz. Önce
çorbalar sipariş ediliyor. Peşinden kebaplar. Vahdet Bey
bizi tanıştırıyor dostlarına:
-
Kalem ehlidir. Tasavvuf
yazar!
Burun sürten, tersine traş
eden Vahdet Beye de bak! Neler diyor böyle? Uzun uzun
anlatıyor. Küçük dilimi yutacağım. Biraz da mahcubum
hani. Ama sonunda kendine pay çıkararak espri patlamayı
da unutmuyor:
-
Eeee ne de olsa ustası
benim!
Bol kahkahalar, sevimli
gülücükler ve dost yüreklerden taşan muhabbet dalgaları
altında çorbalarımıza kaşık sallıyoruz. Vahdet Bey Emir
Sultan Hazretlerini anlatmamı istiyor:
-
Hadi bir yandan ye, bir
yandan da anlatıver bize, Emir nasıl gelmiş buralara?..
Emir Sultan deyince
saatlerce anlatmak mümkün. Beni en çok etkileyen
yönlerinden girerek açıyorum:
-
Asıl adı Muhammed Buhari.
Bugün Özbekistan sınırları içinde kalan, İslam’ın uzun
yıllar kültür başkentliğini yapmış Buhara şehrinden.
Uzun süreli medrese tahsilinden sonra gönlünü Allah’a
vermiş, hakikat yoluna yönelmiş.
-
Bursa nereeee, Buhara
nereeee, diyor dostlardan biri.
-Evet,
bir gün kendisi Rasülullah’ı rüyada görür.
Efendimiz(sav): “Sabah kalk, yürü!.. Önünde bir kandil
yanacak! O kandil sönene kadar, git. Kandilin söndüğü
yerde konakla ve orayı irşad et” buyurunca düşmüş
yollara.
Bu sorunun geleceğini
biliyordum. Bir bardak su alıp, az nefeslendikten sonra
anladığım kadarı ile açmaya çalışıyorum:
-
Şöyle girelim.
-
Hakikat yolcusu için
hicret kaçınılmaz. Çünkü Rasülullah hicret etti.
Hem insan psikolojisine bakarsak kişinin kendi
beldesinde, yakın çevresinde kıymeti bilinmez. Bunun
için mesajı da alınmaz. Başka yerlerde, başka insanlar
daha güzel alır mesajı. Onun için Buhara’dan çıkması
lazımdı.
-
Güzel, devam et, başka,
diyor bizimkisi…
-
Rasülullah’ı rüyada
görmesinden kasıt; beşeri örtülerden soyunup derunundaki
Risalet Hakikati ile yüzleşmesine işaret!
Yüzleştiği başkası değil aslında, o da kendi özü.
-
Eveeettt, harika, diyor
dostlardan biri.
Bir yandan da İskenderi
götürüyorlar. Benimki soğuyor. Biz anlatalım, millet
götürsün. İşe bak.
-
Sen de arada atıştır,
acele etme anlatacağım diye, ardından atlı kovalamıyor,
diyor Vahdet Bey.
Birkaç lokma alıp devam
ediyorum. Zaten kebap oldukça sıcak. Sıcak yemeyi
uygun görmemiş Rasulullah (sav). Az nefeslenerek
yemek, üzüm şırasından yudumlar alarak sindire sindire
ilerlemek daha iyi. Biraz soğusun hem.
-
Ne diyorduk?
-
Rasülullahı gördü. Tamam
da, sefer ne, yanan kandil ne?
-
Ya Baba bu kadar yormasan,
yavaş yavaş çözsek.
-
Canım boğazını sıkmadık,
anlat işte.
-
Sefere çıkışı da şöyle
anlıyorum. Kişi,
beşeriyetten soyunduktan sonra, yeni bir kimliğe
bürünüyor. Yani, soyunan; çıplak bırakılmıyor,
giydiriliyor. Bu değişimin dış dünyadaki zuhuru olarak
da sefer ve hicret kaçınılmaz oluyor.
Hanımlardan biri söze
giriyor:
-
Yani şöyle diyebilir
miyiz? Yeni kimliği açığa çıkarmak, yeni manaları
yaşamak için, yeni çevre ve yeni ortam gerekiyor
gibi.
-
Evet, yerinde bir görüş.
Ama illa bunu şehir değiştirme diye anlamayalım. Çevre
değiştirme, yeni arkadaşlar edinme diye de
düşünebiliriz.
-
Kandil ne kandil, lafı
kaçırma onu söyle, diye çıkışıyor Vahdet Bey…
-
Kandil ateş. Nur,
ateşin ardında.İlim ateşin ardında. Yani;
beşeriyeti ateşe vermeden, örtüleri yakmadan özdeki
nurun açığa çıkması mümkün değil. Önce yanacak,
tutuşacak bir şeyler.
-
Tamam da ateşe atmadan,
bir şeyleri yakmadan önce o ateşin izinden gidiyor. O
ne? Kandilin bir yere gelince sönmesi daha sonra…
Bugün çok sıkıyor Vahdet
Bey. Ama gerçek de şu ki sıkmadan meyvenin suyu çıkmaz.
Öz çıksın diye geliyor üstüme üstüme. Pes etmek yok,
gönlüme doğanı açacağım:
-
O da şu! İnsan aşk ile
yanar önce cayır cayır. Yanar, yanar, yanar ve arınır
yandıkça. Özündeki aşkın peşinde ilerler, geçitler,
bentler aşar! Aşkı rehberdir, kılavuzdur ona.
Muhabbet nereye akarsa insan oraya yönelir…Yanışın
bittiği, ateşin söndüğü bir yer, bir nokta vardır
ileride. Bir sükûnet, bir dinginlik, bir doygunluk anı
vardır.
-
İyi de Bursa ile ne
alaka!
-
Yanış; seni anlayacak
insanların, seni kucaklayacak mekânın ve seni saracak
çevrenin içinde sükûna erer!
Bursa, Emir Sultanın
takdirinde mevcut, onu anlayacak, onun nurundan istifade
edecek, ona kucak açacak şehir. Orada ateş söner, nurun
yayılması başlar!..
Sonradan öğretim üyesi
olduğunu öğrendiğim dost;
-
Az durun bunları not
edeyim, diyor.
Öğretim üyesi tespitleri
not aldı ya, ben şımarabilirim. Egom kabarabilir. Vahdet
Bey gene havamı indirmek için söze giriyor:
-
Kendi bilgisi falan
sanmayın ha! Derlemedir hep. Benden, oradan- buradan
çaldıklarına kendi ambalajını geçirir, satar. Uyanık
işte.
Şaşarım şu işe. Nedense
ilmim bana layık görülmedi hiç. Neden ki?.. Anladımmmm
ilmiM
dememelyim. Bu da
sahiplik.. Bundan da çıktım. İlmi de veriyorum, bu
örtüyü de yakıyorum:
-
Evet, bunlar Vahdet
Beydendir. Oradan- buradan derledim, doğrudur.
Tutunduğum son dalı da
kestim.
Bakalım şimdi ne diyecek bizimkisi.
-
Bakmayın siz, ilmi bizden
aldı ama yansıtmak da ayrı hüner, bunu da inkar edemeyiz
yani. Aynalığı güzel yapar bizim çırak!
Haaa, şimdi bir şey daha
anladıııımmm: Bu beniM. Bu bana ait. HakkıM bu
dersen, üzerine saldırı artıyor. Senin olanı koparır
verirsen, haklarını iade ediyor, hem de ikrar ediyorlar.
Allah’ın işine bak!? Sistemine kurban olduğum. Ne
büyüksün, ne güzelsin!…
TEFEKKÜR NASIL YAPILIR?
Kebaplar mideye indi.
Doyduk elhamdülillah. Garson: “Tatlı olarak ne
alırsınız?” diyor. Karışık seviyorum. Cem halini
seviyorum her şeyin. Herkes siparişini söylüyor.
Bana gelince:
-
Kestane tatlısı, ayva
tatlısı başta olmak üzere tüm tatlılardan koy.
Garson giderken bizimki
gene sataşıyor:
-
Bulamaç sever bizim çırak.
Köy çocuğu ya, abur cubura alışmış. Karmakarışık yer
içer. Çorba ve bulgur pilavından başka yeme- içme
kültürü yok ki!..
Vahdet beyle atışmalarımız
dostları pek keyiflendiriyor. Biri dayanamıyor:
-
Burada kavga yok. Sataşma
da değil. Nasıl desem, muhabbet bu yaaa, değişik bir
muhabbet…İçime işliyor benim.
Sonra eli peçeteye
gidiyor. Ağlıyor dostumuz. Muhabbet ağlatırmış onu. Hep
derim ya, normali rastlamıyor bana. Şimdi de muhabbetten
ağlayanı çıktı! Hasbunallahhh!...…
Tatlı faslı açıldı. Masa
temizlendi. Emir Sultan, Somuncu Baba, Ulu Camii,
Üftade, İsmail Hakkı Bursevi, Geyikli Baba üzerine daha
çok Bursalı dostları dinliyoruz. Bunlar konuşulurken
sırf kıssa boyutunda kalmamaya, anı yakalamaya,
işaretlerden yeniye dönük çözümlemeler yapmaya gayret
ediyoruz.
Şark odası tarzı tefriş
edilmiş kısımda, ağaç yer sofrası etrafına bağdaş
kuruyoruz. Çaylar
geliyor. Vahdet bey bu
defa daha ilmi konular açılsın istiyor:
-
Aç bakalım dosyanı, neler
var bize ikram edeceğin?..
Bilgisayardan çıktı
aldığım tefekkür çalışmalarını açıyorum. Seçimi ona
bırakacağım:
-
Son haftalarda, kalp-
beyin, insan- halife üzerine tefekkürler yaptık. Elimde
mevcut en son çalışma ULUL EMR kavramı. Nisa 59. ayet.
Bunu konuşsak olur mu?..
-
Madem Bursa’dayız. Madem
sultanımız Emir Hazretlerinin beldesindeyiz, Ulul Emri
konuşalım o zaman. Nasıl, sizce de uygun mu çocuklar?
Ev sahibi güzel insanlar,
hep bir ağızdan onaylıyorlar… Vahdet Bey öncelikle
tefekkür usulü hakkında belli başlı ilkeleri
sıralıyor. Çok kıymetli bir metodoloji veriyor aslında:
-
Bir konu üzerinde tefekkür
edecekseniz önce konunun can alıcı kavramını
bulmalısınız. Mesela bu ayetin can alıcı kavramı ULUL
EMR. Hatta daha derine inersek sadece EMR..
-
Evet,
-
İkinci olarak verilen
ister ayet, ister hadis olsun,
ana kaynak Kur’ana
bakacağız.
-
Nasıl bakarız mesela bu
konuda?
-
Ayetleri tarayacaksın.
Kur’anın
tamamında EMR kelimesi geçen ayetleri sereceksin önce.
Emr nerede, ne manaya kullanılmış onları bulacaksın.
-
Yani ehlinin ÇAPRAZ
OKUMA dediği usül. Sonra?
-
Bakın asıl önemli şeyi
unutuyorduk. Verilen ayet ise, nerede, hangi olay
üzerine, kimler varken inzal olmuş, ona bakacaksınız.
-
Yani?
-
Yani NUZUL SEBEBİ
ni inceleyeceksiniz..
-
Ohooooo bir sürü iş çıktı
baba…
-
Sen tefekkürü beyin
fırtınası gibi tartışma ve atmasyon mu sandın? Sen bu
işi lakırdı mı sandın?.. Yoksa oyuncak mı?.. İbadet bu,
ibadet!.. İbadet ciddiyet ister!
Çaylar tazelenirken
aramızda en gencimiz, bir üniversite öğrencisi, o meşhur
hadisi okuyor:
“Bir saat tefekkür bin
yıllık ibadetten hayırlıdır!” (Hz. Muhammed as)
Vahdet bey ana ilkeleri
verdikten sonra devam ediyor tefekkür usulünün
çerçevesini çizmeye:
-
Bunları önünüze aldınız.
Yeterli mi? Değil. O kavramı tasavvuf literatürüne ait
kavram açıklaması yapan eserlerden de tarayacaksınız.
-
Biz, genelde “Kavramlar”
kitabına başvuruyoruz, diyor dostlar.
-
O kavrama dair orada ne
açıklama var ise sindireceksiniz. Sonra tekrar ayette
geçen manalar ve nüzul sebebi ile birleştireceksiniz.
Öğretim üyesi dost
dayanamıyor:
-
Vahdet Bey, inanın
akademik tez gibi ciddi bir şey açtınız. Doğrusu biz
tefekkürün bu kadar önemli olduğunu, bu şekli ile
düşünmemiştik.
EMİR SULTANDAN ULUL EMRE
Çerezler geldi. Çay faslı
da bitiyor. Son olarak birer Türk Kahvesi ve soğuk su
alalım diyoruz. Vahdet Bey uzun tefekkür prensipleri
açıklamasından sonra bana dönüyor:
-
Evet şimdi bu ana
çerçevede oradan özetle bakalım. Neler netleşti Ulul Emr
hakkında?
Notlardan altı çizili
yerleri Vahdet Beyin dediği çerçevede okuyorum:
-
Ey İman edenler, Allah’a
itaat edin, Rasülüne ve sizden olan Ulul Emre itaat
edin! (Nisa-59) Ayet, Tebük Seferine çıkılırken
Rasülullah (sav ) Efendimizin Medine’de kendi yerine
Hz. Ali (kv) yi emir bırakması üzerine inzal olmuş.
Yani sizden olan Ulul Emr ile Hz. Ali kast ediliyor
nüzul sebebi olarak.
Ben okudukça araya girip
uyarılarda bulunuyor:
-
Nüzul sebebini unutmayın.
Hz. Ali’yi de unutmayın. Son değerlendirmemizde bunlar
lazım olacak. Devam et, Emr Kur’anda hangi anlamlarda
geçiyor?
-
Hüküm, Kader, Ölüm,
Kıyamet, İş ve Oluş gibi pek çok manada. Kadr Suresinde
“her bir emirden selamet bulmak” var, bu da sende mevcut
her esmayı hakkıyla yaşayarak hakiki huzura varmak
anlamına.
Vahdet Bey gene müdahil:
-
Hadis yok mu hadis?
-
Olmaz mı var!İsa b.Yusuf
Hemedani, Ebi’l Hasan’dan o da Suleym b. Kays’dan, o da
Ali ibni Ebu Talib’den Efendimizin şöyle söylediğini
buyurmaktadır: “Benim ortaklarım Allah’ın itaatini,
kendi itaatine eş kıldığı ve haklarında sizden olan emir
sahipleri diye beyan buyurduğu kimselerdir: Onların
sözünden çıkmamanız gerekir: Onlara itaat ediniz. Hüküm
ve emirlerine boyun eğiniz.” Ben: “Ya Resulullah emr
sahipleri kimlerdir?” diye sorunca O’da şöyle buyurdu:”Ey
Ali sen onların ilkisin:”
Bu kısımda dostların
hayreti artıyor. Ve şunlarda ittifak ediyoruz:
1-
Rasülullah Ulul Emri; Emir
Sahiplerini kendi işlevine ortak tutuyor!
Çok mühim.
2-
Hz. Ali (kv) onların ilki
olarak belirlenmiş.
Vahdet Bey:
-
Risalet işlevinde
Rasulullaha ortaklığı da iyi anlamak lazım. Ona kimse
denk ve ortak olamaz. Bu ortaklığı onun Hakikati
tebliğinde özel görev üstlenme diye, seçilmişlik diye
alalım biz. Hadiste yol gene Hz. Ali’ye çıktı. Bunları
da hatırınızda tutun. Devam et çırak! Kavram olarak
neler yakalandı, onları oku.
-
Emr;Takdir -Hüküm ise, "Allah" bakışıyla bakma sonucu
oluşabilen bir şeydir!.. Her “Emr”, kişinin varlığını
oluşturan melekî “nurî” katmandır!.Yani her
birimin kendi içindeki, özündeki, esmâ mertebesinin
kuvveden fiile çıkma mahalli...Bu hakikat
mertebesi, kişide yaşanmaya başlanınca, selâmet
dediğimiz hâl kişi için meydana gelmiş olur! Buna,
“kendi özünü bulmak suretiyle kurtuluşa erme” de
diyebiliriz..
-
Âlem-i Emr :
Ruhların yaratıldığı ve Allah'ın muradının tecellî
âlemi. Metafizik, mânevî ve derûnî âleme de “emr âlemi”
denilir
-
Ulu-l emr ;
Kesret aleminde yani insan toplulukları içinde, olaylar
karşısında hüküm verme yetkisi elinde olan yüce zatlar.
Ancak her şeyin doğrusunu ancak ALLAH ve Resulü bilir,
sonra onların seçtiği emirler yani ilmi ve bilgisi
yüksek zevat.
Kahveleri yudumlarken
konunun ana çatısı ortaya çıktı gibi. Vahdet Bey bu
kısımdaki açıklamalara şunları ekliyor:
-
Emr; Allah bakışıyla
bakan, anda yaşayan kişinin hali. Kişinin derununda,
kalbi boyutunda, meleki- nuri katman. Buna HALİFETULLAH
NOKTASI- NOKTADAKİ KUDRET ile işaret edilen katman
da diyebiliriz. Şu da çok önemli; Emr Alemi yukarıda
bir alem değil, yine kesret alemi içinde, aramızda
yaşanacak bir alem. Zaten emr sahipleri de aramızda.
Şimdi nasıl toparlarsınız, söz sizde. Malzemeler tamam
hamuru kim yoğurur?
-
Bari ben
başlayayım, diyor hanımlardan biri, madem konu hamur,
ben girişeyim.
Muhabbet enfes gidiyor.
Önceliği ev sahibi dostlara veriyoruz. Onlar tefekkürden
elde ettiklerini sırayla dile döküyorlar:
-
Ayetin
nüzulünde Hz.Ali’nin bulunması, Rasulullahın onu kendi
yerine Medine’ye emir bırakması ana hareket noktamız.
Demek ki Ulul Emr ile kast edilen dünyaya dönük
hükümranlık değil, Risalete dönük bir emirlik.
Hz.Ali’nin ŞAH-I VELAYET olduğunu da düşünürsek ULUL
EMR; tasarruf ehli veliler diye düşündüm.
-
Ayette
ALLAHA ITAAT in ayrı, RASULULLAHA İTAATIN ULUL EMR İLE
BİR zikredilmesi de çok önemli. Ve bunların arasında VE
bağlacı mevcut. Buradan şunu anlıyorum;
Allah’a
kulluğun yolu önce ULUL EMR den, sonra Rasulullahtan
geçiyor. Bu hiyerarşi bozulursa menzile erişilemiyor!
-
Emr; hüküm,
kıyamet gibi anlamlara geliyorsa, bu zatlar hüküm
sahibi. Tasarruf ellerinde. Aynı zamanda
ölmeden
önce ölme işlevinin operatörü de onlar. Onlar bir kişiyi
teslim alıp öldürüyor, sonra o kişi onların ellerinde
yeni bir kimlikle diriliyor. Ölmeden evvel ölmek kendi
başımıza yapacağımız bir şey değil, onlar teslim alıp
öldürüyorlar, yeniden dirilelim diye.
-
Ötelememek
lazım. Kenan Rifai (ks) DÜNYA DİYEREK GEÇME SAKIN,
BURDADIR HERŞEY diyor Nutk-u Şerifinde.
Emr Alemini de burada, kendimizde açılacak bir alem diye
düşünüyorum.
Vahdet Bey öylesine
keyifli ki:
-
Hepiniz
harikasınız evlatlar! Müsaade olursa, bu yaşlı adam da
bir şeyler eklesin mi?
Tevazuunu sevsinler!
Müsaademiz olursa imiş! Maşallah ne kadar uyumlu. Bana
kaplan kesilir. Ürkek bir ceylan şimdi. Seni tonton dede
seniiii. Konuşsun bakalım, neler diyecek?..
-
Ulul Emr
konuşup durduk da EMİR SULTAN HAZRETLERİNİ unutuverdik
çocuklar. O mübarekten doğru gelelim şöyle. Biliyorsunuz
Selçuklu dilinde EMİR; Rasülullah soyundan gelenlere
verilen unvan. Emir Sultanımız da öyle. O pak
soydan. Tabii bizler
Emirlik
işlevini sadece Rasülullaha kan bağı diye almayalım. O
muhteşem zatın ilmini, gönlünü yansıtan ehil veliler
Ulul Emrdir.
-
Onlar tasarruf eder,
teslim alırlar. Siz teslim olamazsınız kendi başınıza.
Onlar çeker alır ve yoğururlar sizi. Kızım pek güzel
söyledi, ölmeden önce ölme adaylarını onlar öldürür!
-
Hassas
nokta şu; Hz.Ali yaşayan bir emirdi. Ayet
öncelikle ona işaretle nazil oldu. O halde Ulul Emr;
ahirete intikal etmiş veliler olduğu kadar
asıl ulul
emrden anlamamız gereken öncelikle aramızda yaşayan
zatlardır. Bütün mesele onları görebilmek, fark
edebilmektir değil mi?. Aramızda yaşayıp bize Risalet
Hakikatini açan zatlar.
-
Ulul Emre
itaatin Rasulullaha itaate ve dolayısıyla Allah’a itaate
denk sayılması da çok çok mühim.
Ulul Emr
bir zatı tanımışsanız, ona itaatiniz, sevginiz, bağınız,
teslimiyetiniz nasıl olacak? Tıpkı Allah’a ve Rasülüne
olduğu gibi!
-
Söylenecek
çok şey var da sizler anladınız çocuklar. Bundan ötesi
de fazla dile dökülmez artık. Bu iş lakırdı değil,
yaşamak biliyorsunuz. Hepimize okuduklarımızı,
dinlediklerimizi, idrak ettiklerimizi, hazmıyla ve de
kolaylaşarak yaşamak nasip olsun.
Bundan sonra Vahdet Bey
müsaade istiyor. Gece yarısını aşmışız. Sohbet koyu
olunca, hele bir de konuşulan insanın hakikati olunca,
zaman nasıl akıyor fark etmiyor insan. Dostlar “Bu gece
kalalım nolur “ diye ısrar edecek oluyorlar. Vahdet Bey;
-
Yolcu
yolunda gerek evlatlar. Sizlerden son bir ricamız
olacak?
-
Buyurun
lütfen, ricanız emir olur, diyor dostlar.
-
Bu saatte
SOMUNCU BABA (KS) makamını, hani şu fırınını, tekkesini
açtırma imkânımız olursa orada bir tesbih namazı eda
edelim.
-
Seve seve.
Hemen gidelim. Yaşlı bir teyze oranın hizmetkârı. Rica
ederiz açar.
Yola koyuluyoruz. Caddeler
sakin bu saatte. Osmanlı tipi dar sokakların başladığı
yerde oldukça dik bir yokuşa geliyoruz. Aracı aşağıda
bırakıp, tırmanıyoruz Hazretin çilehanesine.
Somuncu Babanın evi
açıkmış. Bizim gibi birkaç gönüllü daha gelmiş. Vahdet
Bey imam oluyor, ona uyarak tesbih namazı eda ediyoruz.