Mehmet Doğramacı
 

Cuma; müminlerin bayramı. Her hafta olduğu gibi bu cuma da en yakın camiye koşuyoruz. Hutbede Sevgi kavramı çerçevesinde sevginin evrensel mimarı Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v.) anlatılıyor. 1400 yıldır dalga dalga yayılan muhabbet hâleleri genişleyerek sonsuzluğa akıyor. Ne şiirler, ne kasideler, ne kitaplar neşredildi ama yine de doyamadık Ona. Hem doyamadık, hem de gereği gibi anlayamadık! Ona yaklaşan her aşık, belli bir boyutunu aldı ve yansıttı insanlığa. Aslını, hakiki hüviyetini anlatmaksa kolay değildi. Ama yine de her ilim sahibinin bir gayreti vardı ya, hepsinden Allah razı olsun demek düşerdi bize.

“Hediyeleşin ki; muhabbetiniz pekişsin” ( Hadis)  Namazdan çıkışta hediyelerimiz var. Şaşırıyorum, her hafta yardım istenirken bu defa hediye!.. Elime tutuşturulan küçük paketi açtığımda Hz.Muhammed konulu çizgi film, küçük bir risale ve bir gül çıkartması görüyorum.

İşyerimdeki arkadaşlardan birinin oğluna hediye ediyorum paketi. Daha sonra bir arkadaş pasta ikram ediyor. Cuma; ikram günümüz. Her Cuma bir başka dost, gönlünden kopanı paylaşır bizimle… Odama çekildiğimde derin bir ferahlığın yanı sıra haftalık mesainin son demleri olduğu için tatlı bir yorgunluk hissediyorum. İşlerin iyice hafiflediği bu saatlerde , kapıyı bir dost gönül açsa da biraz hakikat sohbeti olsa isterim doğrusu.

Önce bir kurye geliyor. Pusulayı imzalayıp koliyi açıyorum. Efendimizin doğumunu tebrik eden notla birlikte bir düzine gül yağı, birkaç paket kahve! Muhabbet ehli, hatır bilen bir dost, kırk yıl hatırı tükenmeyecek kahve ile selamlamış bizi. Gül yağları da Muhammedî muhabbeti koklamamız, aşkı taa ciğerlerimizde solumamız için. Bir kısmını komşularla paylaşmak üzere çantama alıkoyup, diğerlerini dağıtıyorum arkadaşlara. Salavat ve dualarla kabul ediyorlar bu anlamlı hediyeleri. Atmosferimiz Muhammed kokuyor, kalbimiz Onun aşkıyla çarpıyor!

Yine de başka bir şey istiyorum, bir dost gönül, bir Allah Ehli gelse de sohbetiyle kalbimi fethetse, ruhumu teslim alsa sanki daha bir mutlu olacağım.

Sevgili; duyandır! Vakit, çıkışa doğru yaklaşırken kapı vuruluyor. Girin, dediğimde karşımda onu göreceğim aklımın ucundan geçmezdi. Bizim Vahdet Bey! Yerimden nasıl fırladığımı anlatamam. Böyle bir zat kalkıp ziyaretime gelsin, gözlerime inanamıyorum. Ellerine kapanıyorum. Her zamanki gibi geri çekiyor, öptürmüyor. Ama nasıl kucaklaştık sormayın 

İnsan, zayıf anlarında, daraldığında en sevdiği ile olmak istiyor. Son dönemlerde epeyce gerilime maruz kaldığım için, içimi dökecek dost yürekler çok aradım. Her konu herkese açılmıyor. Anlayacağına emin olmadan birine açıldığınızda inşirah beklerken çöküntüye de itilebiliyorsunuz. Çoğu insan teselliyi, sıkıntıdan çıkaracak açılımlar göstermeyi beceremiyor.

Vahdet Beye büyük bardakla limonlu çayını getiriyorum. O da çocukluğumdan beri pek sevdiğim petibör bisküvilerden çıkarıyor. Çaya batırarak sohbete başlıyoruz:

- Son dönemlerde kabuğuna çekildin! Ne oluyor, biraz bezgin gördüm, bu ne hal ?..

Yüzüme yansıtmamaya çalıştığım ruhî yorgunluğu hemen okuyor. Fark etmemesi imkansız,

çünkü onu Allah için sevmişim. Allah için sevenler; telepatiye parmak ısırtacak derecede

duyar birbirini. Acıyı da duyar, sevinci de. Onlar arasında kilometrenin, zamanın, mekanın tüy kadar değeri yoktur. İçimi döküyorum:

- Yoğun bir sınav dönemi! Üst üste geldi denir ya, öyle olduğu için biraz bitkinim belki de…

- Kim yapıyor sınavı?..

- İşte bir şeyler oldu, insanlar değişik sahneler yaşatıyor etrafına.İnsan insana sınav oluyor.

- İnsan yapıyor öyle mi?Tasavvuf yazan sen, insan insana sınav yaşatıyor diyorsun. Hiç yakıştıramadım hiç!.. Vallahi çok ayıp!..

Aslında daha ağır uyarırdı. Bitkin olmasam o biçim azarlardı. Yorgunum, hafiften alıyor.

-  Faili Hakiki kim?..

-  Şüphesiz Allah!

-  Onun dışında irade eden birileri mi var?..

-  Haaşaa!

-  Neydi ayet, oku!

-  Ve ma teşauune illa en yeşa Allah! Allah Dilemedikçe Siz Dileyemezsiniz! (İnsan-30)

-  Eeeee! İnsan insana nasıl sınav yapar ya Huuuu?.. Kendine gel!

-  Ne bileyim, bazen insan görüyor, üzülüyoruz. Belki, egonun kolayına geliyor böylesi…

-  Kolayına gelmez, işine gelir. Seni azaba çekip bitirmek için öyle yapar!

Çaylarımızı yudumlarken sevecen bir üslupla açılıyor. Hakiki büyükler şefkat ehli ve de mütevazı olurlarmış! Evladı yaşındakini ziyaret edecek kadar müşfik, bildiği halde “Sen buyur, anlat” diyecek kadar mütevazı! Gözlerindeki merhamet ve sevgiyle içiim ısınıyor. Bal damlıyor ağzından:

- Bak Yâr-i Ğarim! (Yâr-i Ğar; Mağara Arkadaşı demek. Efendimizle Hz. Ebubekir’den ilhamla bana Mağara Arkadaşım der hep) Bak güzel dostum! Faili Hakiki Allah demek bile öteleme kokuyor. Ötede birisi bir şeyler yapmıyor. Nerede, ne oluyor farkında mısın?..

- Bende, hepimizde, tüm alemde!

- Ya bırak hepimizi, bırak alemleri biz kendimizden bakalım.

- Buyur baba lütfen devam et!

- Kader; sende kodlanmış senin programın, öyle mi?

- Eyvallah!

- Senden açığa çıkanlar o programın eseri mi?

- Aynen öyle!

- Bir adım daha atalım, yaşadıkların, muhatap oldukların da sendekinin açığa çıkışı!

- Nasıl yani?.

- Hani bazen ego; filanca yaptı, filanca sebep oldu diye vesvese verir ya,

- Evet,

- Filanca yok çocuğum. Filanca dediklerinin hepsi sensin! Hepsi, programının gelişmesi için, sende mevcut ilahi hükümler gereğince önüne geliyor.

- Bu çok değişik geldi. O zaman aleyhime gördüğüm sahneler de programımdan çıkıyor. Havadan gelmiyor.

- Havada biri mi var ki yollasın?

- Yok. İyi ama niye acıtıyor?

- Acıtır, yakar ilk planda. Fark ettiğinde güler geçersin. Hatta zevk edersin.

Gülüşüyoruz. Etrafta gelişen her şeyin benden, bende hükmünü yürüten Rabbimden olduğunu fark etmek; kızacak- küsecek kimse bırakmıyor. Ayrı bir seyre geçiyor insan.

İnce Tel; İstanbul  Sohbet ikinci bardak çaylarla koyulaşırken sözü yazılarıma getiriyor.

- Bizim torun bilgisayardan çıkarıp verdi. İnce tel diye bir şey yazmışsın, pek beğenmiş.

- Gönlüme doğuverdi, ayet- hadislerle bağlantılar kurarak bir şeyler üretmeye çalıştım.

Yazılarımla bu kadar ilgili olduğunu bilmiyordum. Ne zaman yeni bir tespit yapacak olsam lafı ağzıma tıktığından çoğu konuyu açmaya cesaret edemem.

- Yüzüne karşı açıkça demesek de evlat, her hafta, her yazını okuyoruz, bilesin.

Kulaklarıma kadar kızarıyorum. Acayip bir mahcubiyet yayılıyor yüzüme. Bu kadar ilgili olduğunu bilsem, belki yazacak rahatlık ve cesareti bulamazdım.

- Eee anlat, ince tel için ne gibi tepkiler aldın?

- Okurlar farklı buldular. Değişik tefekkürler üretenler de oldu.

- Nasıl mesela?

- Bir genç dost şöyle dedi: “ İstanbul’un niçin bu kadar yoğun enerji taşıdığını, niye bu kadar feyizli olduğunu bu yazı ile anladım.”

- Ne alaka ?..

- Şöyle; “ İnce tel iki denizin, iki akımın birleştiği yerde, İstanbul da Marmara ve Karadeniz’in, Asya ile Avrupa’ nın kucaklaştığı yerde! Onun için feyzi, ilmi bol bir şehir” diye düşünmüş.

Çayından son yudumu alıyor. Uzun süre sükût ediyor. Eyvah diyorum içimden, yoksa baltayı

taşa mı vurduk? Bakalım ne diyecek?..

- Ben sizin kuşak gibi fizikten, enerjiden anlamam! Feyzin kaynağı da sanmıyorum, sadece kara ile deniz buluşması olsun!..

- Ya ne öyleyse?..

Yerinden kalkıyor. Arkadaşlar yavaş yavaş masalarını toplarken müsaade istiyor.

- Baba, feyzin kaynağı?..

- Pazar sabahı Eyüp Sultana gel. Gönlünün pasını silelim. Bir İstanbul turu yapalım da hem rahatla, hem de feyiz kaynaklarını yerinde gör! Akşama kadar muhabbet edelim.

Sevinçten uçuyorum. Onunla bir gün geçirmek ve asırların ihtiyarlatamadığı, medeniyetlerin nazenin gelini İstanbul’u kucaklamak! Ayrılırken masaya ufak bir paket bırakıyor. Onu uğurlayıp paketi açıyorum. Bir paket gül lokumu ve gül tesbihi. Muhammed lezzeti, Muhammed kokusu. Zikredelim, salavat getirelim, ağzımız Muhammed’le tatlansın diye!

Kutup Başları  Pazar sabahı ezanla birlikte Eyüp Sultandayım. Burası bir başka alem. Cami dolmuş, iç avlu dolmuş, cemaat güvercinler ve havuzun bulunduğu bölgeye taşmış. Küçük çocuklar ellerinde mukavvalar satıyor seccade niyetine. Hava serin. Hasır seccademi açıp bir kenara ilişiyorum. Sanki Medine’de sanki Mekke’deyim şu an. Mahşeri bir kalabalık ve insanı büsbütün kuşatan bir huşu!

Selamdan sonra uzunca bir dua yapıyor hoca efendi. Şehrimiz, ülkemiz, İslam Alemi ve bütün insanlık için niyazlar yayılıyor avuçlardan! Sonra türbe önüne gidilip özel dua ediliyor. Duadan sonra şadırvanın orada karşılaşıyoruz Vahdet Beyle. Çorba içmek üzere cami karşısındaki lokantaya geçiyoruz. Sabahın seherinde sıcak çorbalarımıza kaşık sallarken cuma akşamı açmadığı konuya giriyor:

- Bu şehir feyizlidir evlat, dualıdır. Bu şehir başkadır! Niçin?

- Büyüklerimiz daha iyi bilir!

- Sevsinler senin edebini! Sen de çok biliyorsun ya, nuru elektrikle, ampulle açıkladın ya, bu şehirde lamba da çok hani, dedikten sonra basıyor kahkahayı!..

Mübarek illa sataşacak, illa damarıma basacak. Saldırmasa olmaz.

- Bak çocuk! Bu şehir feyizli, çünkü şehri Muhammed’imize bağlayanlar var. Hani sen çift yönlü akım dedin ya,

- Evet,

- Aküdeki (+) (-) uçlara ne deniyordu?

- Kutup!

- Bu şehrin kutupları, bu şehrin trafoları, bu şehrin çevrim santralleri var oğul!

- Baba n’olur aç biraz.

Garsondan sirke ve tuz istiyor. Çorbasına kuru ekmekler doğradıktan sonra devam ediyor:

- Enerji durduk yerde olmaz. Elektrik nereden gelir?..

- Barajdan!

- Bu şehrin enerjisi Muhammed Mustafa’dan gelir, anlıyor musun Muhammed Mustafa’dan!

- Nasıl ?

- Kutup başları ile…Manevi trafolarla… Kemâlât santralleri ile…

Gözleri buğulanıyor. Ne zaman Muhammed dense böyle olur! Salavat okuduktan sonra:

- Bugün sana kutupları, ana trafoları göstereceğim. İstanbul’umuza Muhammedi Nuru pompalayan ilk santraldeyiz; Habibimizin Mihmandarı Eyyub Sultan(ra)ın huzurundayız. Onunla beraber 7 kutbu dolaşacağız bugün.

Niçin Ayak ?.. Çorbalarımızı bitirdiğimizde güneş iyice yükseldi türbe çevresini süsleyen serviler arasından. Açılış saati de geldi. Birlikte Ebu Eyyub El Ensari Hazretlerinin huzuruna giriyoruz. Vahdet bey Yasini, ben Tebarekeyi okuyorum içeride. Fatihalardan sonra içerideki KADEM-İ RASULULLAH (Efendimizin Ayak İzi) önüne geliyoruz. Huşû ile salavatlar yolluyoruz özümüzdeki Rasüle. Çıkışta soruyor:

- Niçin ayak izi de eli, yüzü değil?.. Neden bize ayak izi kaldı?..

- Şeyyy bunu çok sordum kendime ama net bir cevaba ulaşamadım.

- Düşün, haydi sesli düşün, diyor avludan havuza doğru yürürken…

- Bana kalırsa ayak; kudret sembolü…. Ayakların varsa kıyam edersin!

- Devam, başka?

- Ayak; bir de bütün organlarımızın sinir uçlarını barındırıyor. Mesela ayağın belli bölgelerini masajla belli hastalıklar tedavi ediliyor. Ayak bu manada bir şahsın minyatürü gibi. Ayağı gördü mü Efendimi görmüş gibi olurum bu yüzden..

- Başka?

- “Ayaklarına kapanmak”, “ Ayağının tozu olmak”,” İzinden yürümek” kavramları itaat, sevgi, bağlılık ifade ediyor.

- Yani?..

- Onun ayağı; sembolik olarak bize yürünecek yegane izi, yegane rehberi gösteriyor!..

Birden başımı elleriyle kavrıyor ve gözlerimden öpüyor.

- Son dediğine kurban olurum. Allah bizi Onun mübarek izinden ayırmasın!

Amin diyorum dolmuşa binerken. Haliç sahilinden Eminönü istikametine doğru gidiyoruz.

Kabir azabı görmesin ! Unkapanı Tekel binası yakınlarında dolmuştan inip, Zeyrek yokuşuna tırmanıyoruz. Tepeye çıktığımızda karşımızda Galata Kulesi ve Süleymaniye Camii duruyor. Açık bir kabristan burası. Girişteki levhada MEHMED EMİN TOKADİ(KS) yazıyor. Burada medfun zatın biyografisini okuyorum. Bir cümle dikkatimi çekiyor: Hocası M.Emin Tokadi’ye şöyle dua etmiştir: Seni ziyaret edenler kabir azabı çekmesin!..

İçimdeki muzip taraf uyanıyor, Vahdet babaya dönüyorum:

- Kârlıyız baba! Kabir azabından sıyırdık. Bizden iyisi yok!

Vahdet bey pek konuşmuyor. Kabristanın iç kısmına geçip dualar okuyoruz. Çıkışta soruyor:

- Kabir azabını sen nasıl anlıyorsun? Kabir ne?

Kabir ne, dediğine göre farklı bir boyut açacak. Düşünmeliyim. Aklıma gelenleri sıralıyorum:

- Kabir; aslında bu dünya! Kabir; ruhumuzu içine hapseden beden!

- Yani?

- Kabir; beşeri kayıtlarımız!

- O halde kabir azabından kurtulmak ne?

- Beşeri kayıtlardan ve dünya kaygılarından sıyrılmak!

- İşte bu! İstanbul’un 2. kutup başı Tokadi Hazretlerinden de bu feyzi aldık! Bu tespiti de kendinden zannetme! Seni de beni de bu Hazret konuşturdu bilesin!..

Dinin Merkezinde Bir Zat: Taksiye atladığımız gibi soluğu sur dışında Merkez Efendi Hazretlerinde alıyoruz. Türbeye girerken Vahdet Bey Merkez Efendinin hayatını, tahsil ve seyri suluk süreçlerini anlatıyor. Şeriat ilmi ile Hakikat farkındalığını gönlünde yoğurmuş, tıp başta olmak üzere devrinin ilimlerinde yıldızı parlamış bir zat Merkez Efendi. Türbeden sonra indiğimiz çilehanesi beni farklı bir iklime taşıyor. Önü kuyuya bakan bu daracık mekanda hissettiklerimi ifadeye satırlar dayanmaz!..

Çilehaneden yukarı çıktığımızda Kenan Rıfai ve Rufaiyye ileri gelenlerine ait kabirlere uğruyoruz. Kabristanın arka kısmında Niyazi Mısri Hazretlerine atfedilen bir makam da mevcut. Vahdet Bey; Merkez Efendiye bu ismin niçin verildiğini anlatıyor:

- Bir gün Hocası Sümbül Efendi dergahtaki talebelere sorar: Rabbimiz bu alemin idaresini size verse nasıl davranırdınız? Talebelerden biri; herkesi ibadete sevk eder, hiç namaz kılmayan kul bırakmazdım demiş. Sümbül Efendi; Aferin oğlum, din gayreti bunu gerektirir demiş. Diğer talebe; efendim ben de haram yiyen, günah işleyen bırakmazdım demiş. Ona da aferin dedikten sonra Muslıhıddın Efendiye dönmüş: Sen nasıl düşünürdün Muslihiddin deyince şöyle demiş: Rabbimin sünnetullahında bozukluk mu var ki yeni adet tesis edeyim? Bakarım, bir âbid giderse yerine bir âbid, bir zındık giderse yerine bir zındık, bir fâsık giderse yerine bir fâsık, bir velî giderse yerine bir velî getiririm deyince Sümbül Efendi; Şimdi iş merkezine oturdu, bundan sonra dersi sen vereceksin demiş. O gün bugün Muslihiddin Efendinin adı Merkez Efendi kalmış.

- Demek Vahdet hakikatinin özünden, kitabın ortasından konuşmuş hazret!

- Evet, senin tabirinle sistemi okumuş!

Eyvallah baba diyorum. Birlikte camiye geçip iki rekat Tehıyyetul Mescid namazı kılıyoruz.

Bilgi; sadece belge midir? Karşıya, Boğaziçi’nin öbür yakasına geçeceğiz diyor Vahdet bey. Çift vasıta değiştirerek gidecek olmak yorucu geliyor. Nasıl geçeriz diye düşünürken yanımıza yaklaşan gençler Vahdet Beyden dua istiyor. Ayak üstü tanışıyoruz. Ziyaret için Bursa’dan geldiklerini şimdi de karşıya geçeceklerini söylüyorlar. Vahdet Bey:

- Biz de Beykoz’a uzanacaktık. Vasıtanızda yer var mı , deyince gençler,

- Şeref duyarız efendim, tabii ki buyrun diyorlar.

Yolda Bursa’nın ruhaniyetli şehir olduğundan, Emir Sultan, Üftade, Somuncu Baba ve İsmail Hakkı Hazretlerinden bahisle enfes bir sohbet açılıyor. Fatih Sultan Mehmet Köprüsünden geçerken Boğaziçi’nin iki yanını, Kanlıca sırtlarını pembe tülbente çeviren erguvanlara takılıyor gözüm. Nisan, mayıs aylarında açan İstanbul’a özgü bir çiçek erguvan. Ruhumdaki yeri çok başka, çok özel.

Kanlıca’dan Beykoz’a oradan da Yuşa Tepesine tırmanıyoruz. Yeşillikler içinden ormana dalarken, ayaklar altında kalan deniz ve uzak köyler bir başka güzel. Yuşa Tepesine kalabalık gruplar arasından geçerek giriyoruz. Öğle ezanı henüz okunuyor. Abdest tazeledikten sonra camideyiz. Namazdan sonra adet olduğu üzere imam Yuşa (as) hakkında özlü bilgiler veriyor.

Boyu 16 m.yi bulan türbe, Yahya Efendinin keşfi ile bulunmuş. İsrailoğullarına tebliğde bulunan bir nebi Yuşa (as). Kur’anda açıkça adı geçmese de Kehf Suresinin Musa- Hızır buluşmasını anlatan bölümünde (60. ayetten sonrası) Musa’nın genç hizmetçisi olarak geçiyor. Amca oğlu diyen de var! Ziyaretimizi Tarabya’ yı gören çay bahçesinde dinlenerek sürdürüyoruz. Bizimkine soruyorum: Tarihi bilgiler net değil, ne malum burada olduğu?

Soruma soru ile cevap veriyor:

- Senin bilgi kaynakların illa tarih, illa belge mi?..

- Ama bunlar önemli değil mi?..

- Ben gönlümü evliyaya vermişim. Evliya keşfetmişse, Yahya Efendi; Yuşa (as) burada demişse yerim senin tarihini, bilgini tamam mı? Keşif bu keşif, oyuncak değil!

Böylece bir başka bilgi kaynağını daha öğreniyorum: Evliyaya doğan keşifler!.. Keşif; hakikat olmasa asırlardır bunca insan buradaki cazibeye tutulup dua ve niyaza gelmezdi! Yuşa (as), Musa, Hızır ve Kehf’te geçen iki deniz üzerine sohbet ederek caddeye iniyoruz.

Ciğer Kokusu: Bursa’lı kardeşlerle vedalaşıp Üsküdar’a uzanıyoruz. Yuşa’dan sonra İstanbul’un 5. feyiz merkezini ziyaret edeceğiz. PTT yanındaki dik yokuştan dergaha doğru tırmanıyoruz. Aziz Mahmud Hüdai (ks) nin tekkesi ve türbesi burada. Bursa’da kadılık yaparken hakikat yoluna giren, ciğer satmayı göze alan Hak Dostu! Merdivenlerde kedilerin çokluğu gözden kaçmıyor. Vahdet Bey:

- Niye burada kediler çok?..

- Herhalde aşevi var diye.

- Başka yerlerde de aşevi var ama bu kadar kedi yok, burada niye?..

- Bilemedim baba! Yormasan garibi!

- Hüdai ne sattı? Ciğer! Kediler ciğer kokusuna gelirler! “ Kedi sevgisi imandandır “

hadisini, Efendimizin, sırrına yakın olan sahabesine KEDİCİK BABASI; EBU HUREYRE dediğini de unutma! Kedi ve deve; pozitif enerjiyi, feyzi en iyi hisseden hayvanlar. Bu çerçevede düşün!..

Hüdai Hazretlerinin huzurunda bir süre niyaz ediyoruz. Dünyalığa, mala- mülke, makama zerre kadar değer vermeyen bu zatın haline nüfuz etmek istercesine gözlerimi yumuyor, kalbimle seyre dalıyorum Hüdai’nin gönül alemini.

Arzın İmarında Görevli Kıldı: Üsküdar iskelesinden motorla Beşiktaş’a geçiyoruz. Bir başka zatı ziyaret edeceğiz. Yıldız Parkının hemen yanındaki yamaçta, vaktiyle denizcilerin uğrak yeri Yahya Efendi (ks) dergahı burası. Arka tarafından Boğaziçi Köprüsünü seyre doyum olmaz. Mezarlık içinde bir süre dolaştıktan sonra ikindiyi burada eda ediyoruz.

Yahya Efendi Kanuni Sultan Süleyman Hanın süt kardeşi. Ama saraydan ve saltanattan uzak durmuş. Kanuni sıkça gelmek isteyince, uzaklaştırmış. Vahdet beye soruyorum:

- Saltanat ile, dünya ile hakikati beraber yürütmek mümkün değil mi?.. Büyükler niçin kaçmış, yönetim ve siyasetten !?..

- Belki mümkün ama dünya işin içine girince bozuluyor o saflık! Hele siyasetin entrikalı dünyası, hakikat yolu ile bağdaşacak gibi değil.

Haksız değil. Bunu yaşayarak biliyorum. Yahya Efendinin bir ayetten ilhamla çok fazla bina yapımına girişmesi devrin müslümanlarınca kınanıyor. Hazret, medrese, yurt, tekke inşa ettirmeye çok düşkünmüş. Kınayanlara O Sizi Arzın İmarında Görevli Kıldı (Hud-61) ayetini delil getirir, sırf Allah rızası için inşaatlara emek verdiğini söylermiş!..

- Arzı imar ne, diye soruyor Vahdet Bey.

- Arz; beşeri boyutumuz! Benliğimiz, üzerinde hakikate yükseleceğimiz zemin ve altlığımız. Onu Sünnetullah çerçevesinde imar etmek herhalde… Susuyor, bir şey demiyor.

Üç Sahabe:  6. feyiz noktası Yahya Efendiden son noktaya; Karaköy’e geliyoruz. İskelenin hemen arkasındaki Yeraltı Mescidindeyiz. Vahdet Bey cami girişinden sağa dönüyor. Cam muhafazada Mescid-i Haram’ın, Kâbe’nin Osmanlı devrindeki maketi mevcut. Ihlamur ağacından oyma maket; devri aksettirmesi ve sadeliği ile bize kısa bir hac yaşatıyor adeta!..

Akşamı burada eda edeceğiz. Amr b.el, Süfyan b.Uyeyne, Vehb b.Huşeyre adlı sahabeler burada medfun. Cami; eski bir Bizans zindanı! Vahdet Bey sahabe hayatı üzerine beni konuşturuyor. Amr b.el As’ın Arap dahilerinden, büyük bir komutan olduğunu, Mısır’ı fethedip kanalizasyondan imara modern şehirciliğe öncülük ettiğini, Süfyan b.Uyeyne’nin büyük bir alim olduğunu, fıkıh ve hadis alanındaki çalışmalarını anlatıyorum uzun uzun. Vehb b.

Huşeyre hakkında bilgi yok, diyerek geçiyorum. Vahdet bey önümü kesiyor:

- Hakkında bilgi yoksa önemsiz bir zat mı yani?..

- Tövbeee, öyle demedim ama kaynaklarda nakledilen bir şey yok!

- Allah’ın garip, fakir, ama gönlü umman gibi derviş bir kulu olamaz mı?..

- Gayet tabii mümkün.

- O halde hakkında bilgi olmayanları es geçme bir daha! Belki hakikatin özü onlarda! Ne diyor du Mevlana? “ Allah’ı kırık, garip gönüllerde arayın. Zira hazineyi viran yerlere gömerler ki kimse düşünüp, fark edip bulamasın. Ehli olmayan ulaşmasın!.. ”

Ezan okunurken Hz.Mevlana’nın sözü ile çarpılıyorum. Kamet başlayıp tam farza duracakken Vahdet bey fısıldıyor:

- Enerji denizden mi gelirmiş, yoksa Allah Dostlarından mı? Öğrendin değil mi?.. İstanbul’u ayakta tutan bu 7 kutbu unutma! Bilgi kaynağın kitaplar olduğu kadar Allah Dostları da olsun! İşte o zaman gönül ampülün yanar, hem nurlanır, hem de nurlar saçarsın!...

Doğru söze ne denir? ALLAHU EKBER diyerek, hayatın salata dönüşmesi niyetiyle akşam namazına tekbir alıyorum!..