Yeni Bilgi
Meryem Irmak
 

Yeni bilgiler insanları daima şaşırtmıştır. O yeni bilgi, uyandırdığı hayret ve olağanüstülük duygusuyla bir süre oyalıyor çoğumuzu. Akıl da sever zaten oyunları... Bu oyun/oyalanma süreci o bilgiyi eser, hatta eserin bir bölümü olarak görmemize engel olur. Adeta “kerameti kendinden menkul” gibi algılanmasına sebep olur o şeyin veya bilginin.  Bir gizli perdelenmeye sebep olur. Yenileniyorum diye perdelenir de insan, ruhu duymaz!

Bilginin hayırlısı odur ki kişi onunla Hakk’ı bilir.

Okumaktan mana ne

Kişi Hakk’ı bilmektir

Çün okudun bilemedin

Ha bir kuru emektir.

Yunus

Dünyanın döndüğü bilgisi o devrin insanları için ne kadar şaşırtıcı, bir o kadar saçma, korkunç, belki de günahtı. O tarihten bu tarihe insanlar artık dünyanın dönüyor olduğu gerçeğini “nefes alıyorum” gerçeği gibi doğal karşılamaya, şaşırmamaya, günah saymamaya başladılar! Dünyadaki Museviler, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Budistler, Ateistler ve diğer inançlara sahip tüm Allah kulları dünyanın döndüğünü sonunda bildiler. Ve yine aynen Musevi, Müslüman, Budist vs olarak yaşayıp gittiler...

Yeni ve şaşırtıcı bilgi, insana eser sahibini hatırlatıyor ve eser sahibine götürüyorsa, ne âlâ!

Hikmeti kendinden menkul imiş gibi insanı eser noktasında kilitliyor, hayret esere yoğunlaşıyorsa, ne fayda! İnsan dünyanın bütün bilgilerini bilse ama Hakk’ı bilmese o bilgi onun ne işine yaramıştır? Sadece faydasız ilim olmuştur. Kişi o bilgiyle o kadar perdelenmiş yani cehalette kalmıştır ki bildiğinin faydasız olduğunu bile bilememiştir.

“Dünya dönüyor” demek, o fiili dünyaya isnat etmektir. Bu bilimdir. Hakikat ilmi ise dönene değil, döndürene bakmayı öğretir. Bu bakımdan halkla değil, Hakk’la ilgilidir. Halktaki Hakk’la. Ehli hakikat, dünyanın döndüğünü bilir; ama buna şaşırmaz! Döndürenin ilminde bir katre bile değildir dönen. Zaten hepsi hepsi bir nokta değil mi, bütün şu kâinat dediğimiz? Noktadan bir nokta, mesela 400 küsur milyar yıldızlı Samanyolu’nun nesi şaşırtıcı ki? Ey Âlemi Kübra! Başparmağının tırnağıyla uğraşmayı bırak !...

“Bilmeklik” Allah’ın ne güzel yaratmasıdır! Allah bilmekliği dilemeseydi bilmekten bihaber olurduk! “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu sabit kılardı....” (25/45) Her “bilen” bilmeklik mazharıdır.

“Kûn” ile su, su olmuştur; cin, cin olmuştur. Suyun moleküler yapısını bilmekle insan “su” olmaz. Sadece suyun özelliklerini bilmiş olur. Bunun gibi, eşyayı tanımakla insan kendini tanımış olmaz. Kendini tanımanın yolu, yöntemi başkadır. Kendini kendinle bilirsin, suyu su ile tanırsın.  Su olmayı ancak su bilir. Sen de ancak sen olmayı bilebilirsin, “olmak” düzeyinde. Onun için ne ararsan kendinde ara, kendini tanı demişler. Üstelik senin bir farkın var: Sen âlemlerin toplamısın. Kendini bildin mi, âlemleri de bilirsin! Onun için ne “ol”duğunu bilmekten önemli bir şey yok şu dünyada!

Âlem âdem âdem âlem olmadadır haşr-ü-neşr
Haşr ile neşr olmadan bir dem cihan bulmaz rehâ

...

Buyurdu Hak Ta'âla külli şey'im ben hakîkatde
Ki her şey halikının zâtını ilân eder bir bir

Gehi âdem olur âlem gehi âlem olur âdem
Bu tertib üzre âlemde Hak hükmünü sürer bir bir

Ne âdemsiz olur âlem ne âlemsiz olur âdem
Çıkar âlemden âdem âlem âdemden çıkar bir bir

Sıfât ü zâtına masdar olupdur âlem ü âdem
Bu minval üzre âlem âdem olur devr eder bir bir

Bu bağın gülleri bülbülleridir evliyâ'ullâh
Gelip bu âlem-i mülke konar bir bir göçer bir bir

Koyup varlıkların bunlar geçip dünyâ vü ukbâdan
Bular mevt oldular ölüp yine dirildiler bir bir

Bu nazmın vasf edip âdem dediği bil ki Ahmed'dir
Anın ruhundan istimdâd ederler ruhlar bir bir

Cihânın müstakil kendi vücudiyle vücudu yok
Mümâsildir serabı su sanurlar teşneler bir bir

Düzülmüşdür surahi ney saf olmuş muntazır nağme
Nefes urdukça neyzen zâhir olur nağmeler bir bir

Nefes neyden göründü âşikâr etdi makamatın
Neva uşşak acem nevruz murabba' oldular bir bir

Hazret-i Gaybi Baba (K.S.)

Kendini bilmenin temel metodu soyut bilgiye değil, fiile dayanır. Zaten insan da Hakk’ın bir fiilidir. Bir “ol” un karşılığıdır. Allahu Teâlâ, Resulu (sav) ile insana kendini tanımanın yöntemini bildirmiştir. Eşyayı tanımanın yöntemi bilimsel de denilen metodla, akla ve ispata dayalı; kendini tanımanın yöntemi ise dinde başlıca ibadet denilen can’a dayalı metodladır. Az fizik bilenle çok fizik bilen, 15. yy.’da yaşayanla 21. yy’da yaşayan, uzaya gidenle gitmeyen arasında bir haksızlık yoktur. Hepsi de canlıdır! Uygun metodla dileyen eşyayı, dileyen kendini, dileyen hem eşyayı hem kendini tanır...

Velilerin eğitimine baktığımız zaman da hep “fiiller” görürüz. Ayinesi iştir kişinin misali lafla değil, fiil ile terbiye ederler talebelerini. Mesela Aziz Mahmud Hüdai’nin (k.s) sakalı ile helâ temizlemesi kendini bilme yolunda fiilin ne kadar elzem olduğunu, arif olmanın asla bir köşede bilgi biriktirmek olmadığını, bu dünyanın da ne yaman bir “er meydanı” olduğunu göstermez mi? Bu arada insan elbetteki o fiilleri tefekkür eder. Eder amma tefekkür icraat üzerindendir. Yoksa bir köşede oturup teorik fizik ile Ay’da koloni kurmanın hesaplarını yaparak sanıyorum ki hiç kimse nefsinin kibir ve kıskançlık duygularından arınanmamıştır bugüne değin. Hatta bildiği bilgi ile iyice “bilgiç” olup, daha da kurumlanıp, kibir ve enaniyetine hizmet ededurmuştur da, ruhu duymamıştır! Bu huyları atmadan, nefsin emrinden çıkmadan kendimizi tanıyamayız. Yıldızlar hakkında ne kadar çok bilgimiz olursa olsun. İsterse kahin olalım....

“Bilmekliği bilmek”  bilmenin zirvesi midir? Harfin kırıldığı yer midir? Suyu mesela “su” olup da bilmek midir?

                                                ***

Bizler Hz. İbrahim veya Hz Musa kıssalarını, Semud ve Ad kavimlerinin başına gelenleri bir kitabede okumadık. Allah Resulu’nden (sav) öğrendik. Bir kitabeden okuyup öğrenseydik, o bilgi “bilim” olurdu. Bilginin kaynağı insan olunca, edinilen bilgi “bilim” olmuyor. Çünkü bildiren, insan. Taşta yazmıyor! İnsana inanmak taşa inanmaktan zordur ve iman gerektirir! Taşta yazan zahiri bilgi bilim, insanın batınından sadır olan bilgi ise ilim, hakikat ilmidir.

İblis “Adem”’i göremedi. Sadece toprağı görüyordu... Ama marifet toprağı değil Adem’i görmek! Adem’i gören Batın’ı gördü. Yani Halkta Hakk’ı gördü. Zahir Batın cem idi. Cem etmeyen, örttü...

Böylece bir kez daha açık oluyor ki Zahir ile Batın, eş anlamlı kelimeler/manalar değildir. Duyan ve gören olmak aynı varlığın özellikleri olmak bakımından TEK ve TEK’e ait olsa da, duymaktan “görmek” diye bahsedemeyiz. Çünkü duymak duymaktır, görmek de görmektir.  Ama duyan da gören de tek bir yapıdır. Vücudum bir bütün diye ayağıma baş diyemem. Bunun gibi zahir zahirdir, batın da batındır. Zahir Zahirle, batın Batınla bilinir

 “Sınırlı müşahedede, müşahede edilecek mahalde verilecek isim, "halk" ismi olur!... Sınırsız müşahede söz konusu ise, bu defa müşahede edilene verilecek isim "Hak" olur. Zâhir gözüyle, "Hak"kı görmek muhaldir! Çünkü zâhir gözü, mutlak olarak sınırlı görür! Zâhir gözü mutlak olarak sınırlı gördüğü için, zâhir gözüyle gördüğüne "Hak" diyemezsin, "halk" demek mecburiyetindesin!... Çünkü, sınırlı olarak müşahede ettiğin her şey terkiptir ve "halk" ismine bağlanır!... Allah'ı, ancak bâtın gözü ile müşahede edebilirsin.” Ahmed Hulusi / İnsan ve Sırları

Vücûdun bâtını vahdet olupdur zâhiri kesret
Vasıl vahdet fasıl kesret olupdur ey püser bir bir

Vücûdun zâhiri vü bâtını cem'idürür âdem
Bu cem'iyyet butûnundan zuhûrunu sürer bir bir

İki kaşın kemânı kab-e kavseynin nişânıdır
Ene'l- Hakdır gözün merdümleri kiprik kapar bir bir

Hazret-i Gaybi Baba (K.S.)

Şeyh Şazeli şöyle buyuruyor:

“Bizim yolumuz Ruhbanlık yolu değildir. Ve hattâ ne arpa ekmeği yiyerek geçinmek ve ne de hurma ile doymak... Tuttuğumuz yol: Aradığımızı bulabilmek için Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına sabırla devam etmekdir.”

Emir ve yasaklar hep birer fiildir... Kendini bilmek soyut bilgi ile değil, fiilledir. Neticede bizden çıkan her fiil bir isme/sıfata dayanır. Boş boş oturmakla, dedikodu yapmakla, hayır işleyerek, yani her yaptığıyla, bir sıfat sergiler fail. Ya da bir sıfatın fiil hali olur, diyelim. Terbiye tabandan yani fiilden başlar. Böylece her fiil ile aslında kendimizi sıfat düzeyinde inşa etmiş oluruz. Fiillerimiz değişmeden sıfatlarımız değişmez ve “Allah ahlakıyla” ahlaklanamayız. Cimrilik ederek cömert sıfatı kazanılmaz. Her durumda bir şey yaparız ve bizden çıkan o fiille sıfatlanırız. Bitkisel hayatta bile olsak nefes alıyor olmamız hasebiyle “canlı” sıfatına mazhar oluruz. Bir şey yapmamamıza imkan yok! “O her an yeni bir şandadır!”

Kendini bilmenin temel metodu soyut bilgiye değil, fiile dayanır. İnsan pi sayısını bilmekle nefsinin cimriliğinden kurtulmaz. Yaşam amelidir. “Olmak”tır. Bilmenin en üstü: Olmak... Bilmek, soyut bilgiyi bilmek değil, bizatihi “olmak”. Öyleyse “yaşam” hakkel yakindir. Allah bizi “olmak”la yaratmış. En üst bilgi düzeyi ile. Olmaktan üstü, ilerisi yok! “Ne kadar da az şükrediyorsunuz”, diyor ya ayet... Ne kadar da az şükrediyoruz! Neyi arıyoruz? Hay, aldığımız her nefestir ve her nefes Hay’dır. Bizler ölü idik: Hak bizi ilmel yakin bilmekte idi. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”  “Bela!.” Sonra “aynel” olduk ve aynen geldik dünyaya... Olmakla olduk... Hakkel yakin olduk... Hak ile... Onun için bu dünya hayatı nasıl da kıymetli! Ne kadar esfelse dünya, o kadar da ulvi!

Âlem-i ulvî denen hep âlem-i süflidedir
Âlem-i süflî hakikat âlem-i a'le-l-ulâ

İster isen âleme bak kudretini gör anın
İster isen âdeme bak zâtına kıl iktidâ

Sanma anı kim tecellisinde tekrâr eyliye
Nevbenev her neş'eden eyler tecelli dâimâ

Mâhasal bu neş'enin kadrin bil ey kadrin senin
Bir dahi bu sûret üzre sana yokdur kahkara

Dahi mülk-ü saltanatdır serbeser âlem sana
Başına urmuş hilâfet tâcını ol pâdişâ

Ma'rifetden hisse alıp kendini bildin ise
Ehl-i cennetsin senindir cümle-i zevk-u-safa

Cehl ile kalıp özünden olmadınsa ger habîr
Duzahîsin çek azâb-ı cehl ile kahr-u-eza

Hizmet eyle cân-u-dilden ma'rifet erbâbına
Kim şefâat mazharıdır evliya vü enbiyâ

Hazret-i Gaybi Baba (K.S.)                 

Şu da muhakkak ki sıfatımız neyse fiilimiz o oluyor! Ayan-ı sabite. Özümüzde ne varsa onu saçıyoruz fiiliyat aleminde.  Olarak...  “Ol”, “Ol”, “Ol” saçıyoruz. Böylece her an yeni bir şan vuku buluyor.

Ne güzel şey yaşamak, yani  “ol”mak, değil mi?

Yâ Hay!

***

Yeni bilgi demişken son DNA çalışmalarıyla ilgili okuduğum bir ropörtajda (http://www.rense.com/general53/dna.htm) aklıma Cüneydi Bağdadi’nin asırlar öncesinden şu uyarısı geldi: “Bir adamın havada bağdaş kurup oturduğunu görseniz bile, Allah'ın emir ve yasakları karşısında nasıl davrandığını tespit etmedikçe onun peşinden gitmeyiniz”. Röportajı okuduktan sonra böyle şeyler görmenin şu an yaşayanlar için büyük ihtimalle çok uzak olmadığına kanaat getirdim! Sözkonusu ropörtajda tıpkı iklimler gibi DNA’mızın da değişmekte olduğu, müthiş bir değişim sürecinden geçmekte olduğumuz, yeni bir jenerasyona ramak kaldığı, beynimizle eşyaları hareket ettireceğimiz günlere doğru gittiğimiz, hatta şu anda ellerinde sadece “bakarak” sürahiye su dolduran üç adet çocuk mevcut olduğu anlatılıyordu. Bu yeni bilgiler ilk etapta kulağa hoş veya ürkütücü gelebilir. Tıpkı dünyanın döndüğünü ilk defa duyan bir insan gibi de tepki verebiliriz. Birileri bilim adına sevinebilir de. Ama ben yine diyorum ki: Hakk’ı bilmedikten sonra beyniyle bardağa su doldurmak marifet değildir. Olsa olsa nefse zulümdür. Yeni bilgi ve beceriler bizi Rahman olan Allah’a yönelttiği ölçüde faydalıdır. Bunun aksi faydasız da değil, bilakis zararlıdır, zulmettir.

Sanıyorum eşyaları düşünerek beyniyle hareket ettirmek çok eğlencelidir. Lakin bu dünya hayatı oyun ve eğlence değildir. Beyniyle su dolduranların “Enel Hak” demesi de muhtemelen bir hayli güç olacaktır zannına kapılsam da ilkin, değişen fazlaca bir şey olmayacağını düşündüm sonradan. Çünkü insan ülfet sebebiyle her şeyi normal karşılıyor bir zaman sonra. Bizim için elimizle su doldurmak ne kadar normalse, onlar için de beyinleriyle su doldurmak o kadar normal olacaktır. Ve bizim için elimizle su doldururken Enel Hak demek ne kadar zorsa, onlar için de beyinleriyle su doldururken Enel Hak demek o denli zor olacaktır! Görüldüğü gibi özde değişen bir şey yok! Esere değil müyessere şaşırmalı!

Ropörtajda dikkatimi çeken hususlardan biri de bu değişimin neticesinde ortaya çıkacak olan yeni jenerasyonun sahip olacağı nimetlerden birisinin de bir çeşit “ölümsüzlük” olması idi. Hastalık olmayacağı için ölmeye de gerek kalmayacakmış. İnsanoğlunun “sudan çıktığı günden beri” ölümsüzlük gibi bir hayali olsa da böyle bir şeye inanmak en azından ahireti inkardır: “Bugün mülk kiminmiş? ‘Lillahil vahidül Kahhar’”.

2012 yılına kadar sözkonusu değişim prosesi tamamlanacakmış. Okuduklarım aklıma nedense deccali getirdi! Deccaliyet başlasın veya başlamasın; bizim asla unutmamamız gereken husus şudur: Allah her şeye kadirdir. Kudreti beyinden bilmek, bazı yeni bilgileri ve oluşları kendinden menkul sanmak insanı helaka sürükler. La havle vela kuvvete illa billah. Deccalin birçok olağanüstülük sergileyeceği, hatta Hz. Hızır’ı öldürüp dirilteceği söylenir. Bunlar olur veya olmaz. Böyle birşeyi, ölüp dirilmeyi gözümüzle görsek bile söylememiz gereken şudur: “La ilahe illallah Muhammeden Resulullah”.

Biri sizi öldürüp diriltse bile “Allah” diyebilir misiniz? Cevabınız evetse, mesele yok! Deccal sizden korksun!

Cenab-ı Hakk ümmeti Muhammed’i tüm ahir zaman fitnelerinden korusun, Resul’un (sav) sancağı dibinde haşretsin. Amin.

 

 
 
İstanbul - 06.05.2008
meryemirmak@gmail.com
http://sufizmveinsan.com