Yollar kalbe çıkarken

Mehmet Doğramacı
 

İnsan neye programlandı ise, onu işaret eden eğilimler daha çocukluktan itibaren kendini göstermeye başlıyor. İlgiler, hobiler, oyun tarzı ve ilk davranışlar dünya vadisinden ahiret ovasına koşarken üstleneceğimiz misyon ve vizyonun şifrelerini saklıyor.

Teknik konularda yoğunlaşanların sosyal ve edebiyat yönünden; edebiyat, sanat ve sosyalliğe yönelenlerin teknik bakıştan biraz uzak kaldığı hepimizin malumu. Her iki alanı da kendinde birleştirebilenler çok ender çıkıyor.

Matematik, fizik, formüller, her şeyin bir hesabı olduğu yönündeki açıklamalar küçüklüğümden beri beni hiç sarmadı. Uzayı, gizemi, araştırmayı sevdim, ama iş formülasyona dökülünce biraz yaklaştığım alandan buz gibi soğudum. Hele bir de bu açıklamalar dini alanda yapılıyor ise; maneviyatı basitleştirmek (!), sırrı hafife almak (!) gibi geldi uzun süre.

Esmaların açılması, seyir ufkumuzun genişlemesi büyük ölçüde bize ters gelenlere de hoş görü ve yargısız yaklaşmakla mümkün. Sevmediğiniz, uzak durduğunuz, çekindiğiniz, beni açmaz dediğiniz oluşumlar varsa bilin ki; henüz farkına tam varamadığınız bir kısıtlanmışlık ve kilitlenmişlik içindesiniz.

Tasavvufa gönül vermek, bakış açısını açmayı niyete almaktır. Nasıl açılacak peki?.. Kabullenemediğiniz oluşumların, size ters gelenlerin bir bir önünüze çıkışıyla!.. Önceleri diyeceksiniz, “Ya Huuu nerede bir aksilik varsa beni buluyor, Allah aşkına bunları yaşamak zorunda mıyım?”

Zaman içinde fark edeceksiniz ki; aksi, ters, zıt gördükleriniz hakikaten çok sevildiğiniz için önünüze geliyor. Sizi seviyorlar ki bir yerlerde (…), sıkıştığınız dar açıdan ferahlığa çıkmanız isteniyor…

Kendimi kısıtladığım alanlar üstüme üstüme geldikçe bu içsel sorgulamaları fazlaca yapar oldum.

Önce, Kuantum boyutunun Bâtın dediğimiz boyutun taa kendisi olduğu yönünde açıklamalar, sonra Kalp Nöronlarının gündeme düşmesi ve peşinden Einstein’in öne sürdüğü ama henüz teorem safhasında bulunan Paralel Evrenler!.. Gün be gün akan bilgiler bunlarla da ilgilenmem gerektiğini sürekli yüksek sesle haykırıyor sanki. Ne yapalım, eğileceğiz artık.

Madde ile mananın, içle dışın ayrı olmadığını dillendirip duruyorsak bunları da araştıracağız. Niçin?.. Önce bilgimiz, sonra gönlümüz, sonra kabulümüz ve hoş görümüz genişlesin diye. Hakk’ın muhtelif esmaları arasında fark görme şirkinden çıkalım diye…

Ama yorgunum. Zihnim yeniye alışmakta güçlük çekiyor. Fakat hiç olmazsa eskisi gibi değilim. Artık kabul ediyorum. Kabul etmişsem idraki ve hazmı da kolaylaşır inşaAllah.

KENDİME YOLCULUK

Henüz halk içinde Hakk’ı seyredecek durumda değilim. Kendi iç dünyama dönmek için biraz insanlardan uzak kalmaya ihtiyacım var.

Hafta sonu şöyle mûtenâ bir beldede sakin bir ortamda tek başıma iki gün geçirsem belki iyi olur. Dostlardan birinin şehre uzak da olsa dere ve denizin birleştiği bir köyde bağ evi olduğu hatırıma düşüyor. Henüz tatil dönemine girilmediği için boş. Durumu kendisine açtığımda hay

hay diyor:

-          Kamp çadırı, mangal, av malzemeleri de var! İstersen dereden orman içlerine yürü, bir yerde çadır kur, sessizliğin sesini dinleyerek değişik bir gece geçir. Nasıl istersen, işte anahtar.

Cumartesi sabah erkenden yola çıkıyorum. Yaklaşık yüz kilometre yolum var. Macera işte. Çoğunluk topluca piknik yapmayı, beraberce eğlenmeyi seçerken ben yalnızlığa koşuyorum.

Yalnızlık, belki de kendime doğru açılan kapının eşiği. Uzlet vakitlerinde kendimi buluyorum. Beden ve karakter örtüsü ile kafeslediğim gönül kuşu, yalnızlık vakitlerinde özgürlüğe kanatlanıyor. Kayıtlar, şartlanmışlıklar, kaygılar, yargılar düşüyor bir bir. Ayaklar yerden kesiliyor ve tüy kadar hafiflediğimi hissediyorum…

Beton istilasıyla boğazı sıkılan kentten uzaklaştıkça bol virajlı orman yolunda nefes almanın ne büyük saadet olduğunu hücrelerime kadar hissedip bir kez daha şükrediyorum. Ufukta Karadeniz sahilleri belirdiğinde sağlı sollu köy tabelaları çoğalıyor.

İlkbahar güneşi ortalığı yavaş yavaş ısıtmaya başlarken köye ulaşıyorum. Dere kıyısında, küçücük bahçesi olan ahşap bir ev burası. Satın alacak değilim, çok da genişlik gerekmiyor, bir oda bile yeter bana. Sadece kendimi dinleyecek, sadeliğin, doğallığın, samimiyetin henüz kaybolmadığı bir atmosferde, kendime doğru yolculuğa çıkacağım.

İçeri girip sağı solu kolaçan ettikten sonra küçük valizimi bir kenara fırlatarak kendimi yatağa bırakıyorum. Ne gürültü, ne yoğunluk, ne keşmekeş, ne kaos! Dünya varmış!.. Öğle ezanına daha çok var. Az kestirsem mi?..

BATAKLIK, VADİ VE ZOR GEÇİT

Tam derin bir uykuya dalmak üzere idim ki kapı vuruluyor. Hayrola!.. Buralarda beni kimse tanımaz, gelen kim ola ki?.. Hafif aralık bıraktığım pencereden başımı uzatıyorum. Yağız köy delikanlılarından biri. Elinde kapaklı bakır sahan. Belli ki henüz komşu hakkının unutulmadığı bu iklimde, misafiriz diye bir şeyler ikram edecek!

Kapıya çıkıyorum. Selamlaşıyoruz. İçeri buyur ediyorum. Aslında hiç kalsın istemiyorum, sahanı bırakıp gitse doğrusu, işime gelir.

Hani öyleyizdir, bazen içimizden gelmediği halde hoş teklifler yaparız insanlara. Mesela gecenin bir yarısı bizi aracıyla eve bırakan arkadaşa, “Yukarı buyur, bir kahve içelim” demek gibi. Ne bunu diyen, nede muhatap olan, bunun samimi olmadığını bilir aslında. Gece yarısı eve mi çıkılır?.. Yine de nezaket gösteririz. Karşıdaki de nazikçe “Geç oldu, başka zamana, alacağımız olsun” der, gider. Samimiyetsizlik mi yoksa sevimli bir insani hal mi, karar vermiş değilim.

Bizimki içeri giriyor. Biraz şaşırsam da mademki buyur ettim tabii gelecek deyip hemen toparlanıyorum. Fazla kalmayacağını söylüyor. Köy şivesiyle konuşan bu gencin adı VELİ.

İsme bak!.. Biraz bu çevreyi, görülecek yerleri soruyorum Veli’ye. Bütün detayları ile anlattıktan sonra önerisini açıklıyor:

-  Ağabey! Herkes ya sahile iner ya derede balık peşinde koşar. Bence sen zirveye

doğru yürüyüş yap. En sağlıklısı bu!

-          İyi ama Veli, yakında dağ filan gözüktüğü yok. Ben de iki günlüğüne buraya geldim.

Biraz yorucu olmaz mı, diyorum.

Veli köyün epey ilerisindeki dağdan, oraya nasıl ulaşacağımdan, geçitlerden söz açıyor:

-          Buradan doğruca yürü abi. Dosdoğru gidecek sağa sola sapmayacaksın. Kararlı olacaksın. Yolun uzunluğu falan gözünü korkutmayacak. Epeyce gittikten sonra karşına geniş bir bataklık çıkacak!

Yok, artık eminim bana rahat yok. Şunun şurasında dinlenmeye geldik, tavsiyeye bakar mısınız?..  Biraz gerildim ama belli etmemeliyim. Nasılsa az sonra kalkar, gider. Hem bir sahan dolusu halis kaymak getirmiş, insanlık bilmiş, misafir demiş, ayıp olmasın. Ama biraz da ne istediğimi belli etmeliyim:

-          Veli kardeş, biz dinlenmeye geldik, sen sefere çık diyorsun!

-          Abi hayat bir sefer değil mi?.. Dünya dinlenecek yer değil, burası yolcunun mola yeri, sakın uyuklamayasın, otobüs kaçar sonra!..

Tamam, ben burada da buldum birini. Hep derim ya, bana normali çıkmadı. Köylü dediğim genç şimdi de tasavvuf dersi veriyor. Neyse dinleyelim bakalım:

-          Ben kesmeyeyim sözünü Veli, sen devam et.

-          Sağol abi… Nur olasın…

-          Sen de sağol.

Ayağa kalkıp pencereden görülen araziyi işaret ederek tarife başlıyor:

-          Ne diyordum abi?

-          Buradan dümdüz yürü, sağa sola sapma, epey bir gidince karşına geniş bir bataklık çıkacak!

-          Hayy ömrüne bereket. Tamam. Epey gideceksin. Pes etmek yok ama. Kupkuru, çöle benzeyen arazinin bitiminde karşına büyük bir bataklık çıkacak. Bizim buralarda o bataklığa EMMARE deyiveriyorlar. Sazlıkları, böğürtlenleri, kuş üzümleri çoktur oranın. Sakın aldanma. Çiçeğine, meyvesine aldananlar dibi boyladılar. Bir daha da çıkmaları mümkün olmadı.

-          Niye biri gelip çıkaramaz mı?

-          EMMARE bataklığında çırpınana yaklaşırsan muhtemelen seni de yanına çeker abi! Onun için pek kurtarmaya gelen olmaz…

-          Eeee sonra?

-          Bataklığın çiçeğine, meyvesine iltifat etme. Kıyıdan, dikkatle, taşların üzerinden üzerinden yürü… Bir süre sonra karşına bir vadi gelecek.

Bataklık, vadi, çiçekler, engebeli yollar… Sonu hayrolsun bakalım. Neye niyet neye kısmet!

-          Niyet hayır, akibet hayır abi. Niyetini hiç bozmayacaksın bu yolda.

-          Vadinin adı var mı?

-          Olmaz mı? Köylük yerler buralar. Hepimizin lakabı olduğu gibi arazimizin de adı hep vardır. LEVVAME vadisi orası. Orası biraz ürkütücüdür.

-          Ne gibi?..

-          Kâh su şırıltıları duyarsın, kâh kurt ulumaları. Kâh içinde ümitler belirir, kâh karamsarlığa düşersin. Hatta bırakıp eve dönesin de gelir.

-          Yok o kadar yol teptikten sonra dönmem Allah’ın izni ile.

“Aslan abim” diyor. “Aslan; Galatasaray” diye espriyi patlatıyorum. Yaşasın deyip zıplıyor Veli. Meğer Galatasaraylı imiş. Sonrasını anlatıyor kısa kısa.

-          Senin de vaktini almayayım abim. LEVVAME vadisinden sonra MÜLHİME geçidi gelecek önüne. Bu geçit çok sarptır, kayalıkları, uçurumları çoktur. İçinden gürül gürül ırmak akar. Ama onun da coşkusu pek fazla. Benim diyen adam içinde duramaz.

-          Nasıl yani?

-          Hani rafting falan deyiveriyorsunuz ya siz. Onu bilenler eğleniyor oralarda. Bir de alabalık almak isteyen usta avcılar. Ama girdapları çoktur.

-          Orayı geçmek zor mu?..

-          Zorluk yok abi. İçinde inanç ve istek olduktan sonra zor da neymiş?..

-          Kolay geçmek için ne yapmak lazım?..

-          Oraya geldiğinde biraz soluklan abi. Cennet gibi güzelliklerin buğusunu kokla, kuş cıvıltıları yükselen uzak bahçeleri seyret bir süre. Bazen Levvameden ulumalar da duyacaksın, ama bülbül seslerine, su şırıltısına kendini verirsen duymaz olursun.

Bir süre susuyor Veli. Uzun uzun ufka dalıyor. Sanki kolay yolu söyleyecek de kabul etmeyecekmişim gibi bir kaygı sezinliyorum güneş yanığı simasında. Havayı dağıtmak için soruyorum:

-          İyi de Veli Mülhime geçidinden sonra zirveye veya sahili selamete daha çok var mı?

-          Sen ne diyorsun abi, yolun yarısı bile değil Mülhime.

-          Nasıl geçileceğini demedin.

-          Ha deyiverem abim. Demin nehir kıyısında balık tutanlar göreceksin dedim ya,

-          Evet dedin.

-          Onların içinde çok olgun gördüklerinden birine yanaş ve “Beni ustaya götür” de! Biraz naz ederler. Samimiyetini, niyetini, gayretini okumak için yok filan derlerse de ısrar et. Onlar yukarıdaki ustaların adamları. Seni onlardan birine götürürlerse yaşadın!

-          Veli yukarısı dediğin yer nere? Yukarıdakiler de kim?..

-          Yukarısı MUTMAİNNE yaylası abi. Çok geniş bir düzlük orası. Bataklığı aşan, vadileri geçen, geçitlerde pes etmeyenlerin otağı. Gerçek huzura erenlerin yazlık köşkleri var orada.

-          Yazlık dedin, esas ikametgahları ora değil mi?.

-          Değil abi. Onlardan kimi zirvenin RADİYE tarafında, kimi MARDIYYE semtinde, kimi sislerden bizim göremediğimiz SAFİYE  tepesinde oturur. Asıl ikamet yerleri Mutmainne değil yani. Bahar aylarında oralara gelirler.

-          Niye geliyorlar?

-          Kurban olduğumun abisi, onlara soru sorulmaz ki? Sorulmaz ama ben gördüğümü deyiverem gene sana!

-          Evet, lütfen!

-          Mülhime geçidine kadar kimler gelmiş, yukarıya doğru kimleri çekebilirler, bunu tespit için gelirler. Balık tutmaya yolladıkları adamları nadiren birkaç kişiyi taşır onlara.

-          Oralar dağ başı ise onlar için tehlike, korku filan yok mu?

-          Ne diyon sen abi? Tehlike, korku, hüzün yok onlara. Daimi huzur diyorum daimi huzur. Hep huzurda onlar, korku, hüzün niye olsun?

-          İyi de onların adamları bizi yukarı çıkarırlar mı? Bunca zorlu çabayla gelinen yere herkesi almazlar herhalde?

Veli biraz manalı biraz da alaycı edada gülümsüyor:

- Herkesin kaç kişi abi?.. Ne herkesi? Sen kendine varmak istemiyor muydun? Sen sanal kalabalıklardan gerçek Teke erişmek niyetinde değil miydin?.. Herkesin olamaz senin. Bataklığı göl sanıp aldanmaz, vadide oyalanmaz da geçide gelir, balıkçıyı da görürsen, nasibin var demektir…

… …

… … …

Veli; derin bir genç. Ne amaçla yola çıktım, önüme ne geldi?.. Allah’ın işine akıl mı erer?.. Daha öteyi, MUTMAİNNE yaylasından yukarı zirvelerin halini sormak istiyorum. Kesiyor:

-          Mülhime geçidinde debelenen, kâh Levvameye kâh Emmareye düşen bizler için daha yukarıyı konuşmak havanda su dövmekten farksız. Balıkçı seni alıp köşklerden birine götürürse şükret.

-          Kim var köşkte?..

-          Onu gidince görürsün. Daha zirveleri de, olacakları da, sana oradaki zat anlatır. Haydi bana müsaade abi..

Avlu kapısından seri adımlarla çıkarken ardından sesleniyorum:

-          Veliiiiiii, dinlenip sabah erken yola çıksam olur mu?

-          Bana kalırsa şimdi çık abi! Günler de uzadı. Zor geçide akşam ezanından önce ulaşırsın inşallah…

Bedenim ve duygularım isyanlarda. Şehrin yoğunluğundan kaç, dinlenmek için onca yol gel, karşına yeni bir yolculuk çıksın. Olacak şey değil. Ama direniyorum.  İşte bu anlarda içimdeki üç sesin bitmeyen kavgası yeniden alevleniyor:

Nefsim: “Yat aşağı, köylü gencin aklıyla mı hareket edeceksin, okumuş adamsın, bakma sen onlara” diyor.

Aklım: “Belki yeni göreceğin değişik şeyler olabilir, yorgunluk gibi görünenler zihin açıcı, gönül genişletici neden olmasın? Bir dene istersen, ama istersen dinlen, sen bilirsin!” diye söze giriyor.

Derinlerden, fısıltı ile seslenen, nefis ve aklın gürültüsü arasında sesini duyurmaya çalışan Vicdanıma kulak veriyorum:

-          Vardır bir hikmeti! Durma, çık yola!

Kamp çadırı, uyku tulumu, biraz azık alarak evden çıkıyorum.
Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler!...

(Sürecek)

 

 

 
 
İstanbul -13.05.2008
m_dogramaci@yahoo.com
 http://sufizmveinsan.com
www.blogcu.com/siratimustakim