İnsan neye programlandı ise, onu işaret eden eğilimler
daha çocukluktan itibaren kendini göstermeye başlıyor.
İlgiler, hobiler, oyun tarzı ve ilk davranışlar dünya
vadisinden ahiret ovasına koşarken üstleneceğimiz misyon
ve vizyonun şifrelerini saklıyor.
Teknik konularda yoğunlaşanların sosyal ve edebiyat
yönünden; edebiyat, sanat ve sosyalliğe yönelenlerin
teknik bakıştan biraz uzak kaldığı hepimizin malumu. Her
iki alanı da kendinde birleştirebilenler çok ender
çıkıyor.
Matematik, fizik, formüller, her şeyin bir hesabı olduğu
yönündeki açıklamalar küçüklüğümden beri beni hiç
sarmadı. Uzayı, gizemi, araştırmayı sevdim, ama iş
formülasyona dökülünce biraz yaklaştığım alandan buz
gibi soğudum. Hele bir de bu açıklamalar dini alanda
yapılıyor ise; maneviyatı basitleştirmek (!), sırrı
hafife almak (!) gibi geldi uzun süre.
Esmaların açılması, seyir ufkumuzun genişlemesi büyük
ölçüde bize ters gelenlere de hoş görü ve yargısız
yaklaşmakla mümkün. Sevmediğiniz, uzak durduğunuz,
çekindiğiniz, beni açmaz dediğiniz oluşumlar varsa bilin
ki; henüz farkına tam varamadığınız bir kısıtlanmışlık
ve kilitlenmişlik içindesiniz.
Tasavvufa gönül vermek, bakış açısını açmayı niyete
almaktır.
Nasıl açılacak peki?.. Kabullenemediğiniz oluşumların,
size ters gelenlerin bir bir önünüze çıkışıyla!..
Önceleri diyeceksiniz, “Ya Huuu nerede bir aksilik varsa
beni buluyor, Allah aşkına bunları yaşamak zorunda
mıyım?”
Zaman içinde fark edeceksiniz ki; aksi, ters, zıt
gördükleriniz hakikaten çok sevildiğiniz için önünüze
geliyor. Sizi seviyorlar ki bir yerlerde (…),
sıkıştığınız dar açıdan ferahlığa çıkmanız isteniyor…
Kendimi kısıtladığım alanlar üstüme üstüme geldikçe bu
içsel sorgulamaları fazlaca yapar oldum.
Önce, Kuantum boyutunun Bâtın dediğimiz boyutun taa
kendisi olduğu yönünde açıklamalar, sonra Kalp
Nöronlarının gündeme düşmesi ve peşinden Einstein’in öne
sürdüğü ama henüz teorem safhasında bulunan Paralel
Evrenler!.. Gün be gün akan bilgiler bunlarla da
ilgilenmem gerektiğini sürekli yüksek sesle haykırıyor
sanki. Ne yapalım, eğileceğiz artık.
Madde ile mananın, içle dışın ayrı olmadığını
dillendirip duruyorsak bunları da araştıracağız.
Niçin?.. Önce bilgimiz, sonra gönlümüz, sonra kabulümüz
ve hoş görümüz genişlesin diye. Hakk’ın muhtelif
esmaları arasında fark görme şirkinden çıkalım diye…
Ama yorgunum. Zihnim yeniye alışmakta güçlük çekiyor.
Fakat hiç olmazsa eskisi gibi değilim. Artık kabul
ediyorum. Kabul etmişsem idraki ve hazmı da kolaylaşır
inşaAllah.
KENDİME YOLCULUK
Henüz halk içinde Hakk’ı seyredecek durumda değilim.
Kendi iç dünyama dönmek için biraz insanlardan uzak
kalmaya ihtiyacım var.
Hafta sonu şöyle mûtenâ bir beldede sakin bir ortamda
tek başıma iki gün geçirsem belki iyi olur. Dostlardan
birinin şehre uzak da olsa dere ve denizin birleştiği
bir köyde bağ evi olduğu hatırıma düşüyor. Henüz tatil
dönemine girilmediği için boş. Durumu kendisine
açtığımda hay
hay diyor:
-
Kamp çadırı, mangal, av malzemeleri de var! İstersen
dereden orman içlerine yürü, bir yerde çadır kur,
sessizliğin sesini dinleyerek değişik bir gece geçir.
Nasıl istersen, işte anahtar.
Cumartesi sabah erkenden yola çıkıyorum. Yaklaşık yüz
kilometre yolum var. Macera işte. Çoğunluk topluca
piknik yapmayı, beraberce eğlenmeyi seçerken ben
yalnızlığa koşuyorum.
Yalnızlık, belki de kendime doğru açılan kapının eşiği.
Uzlet vakitlerinde kendimi buluyorum. Beden ve
karakter örtüsü ile kafeslediğim gönül kuşu, yalnızlık
vakitlerinde özgürlüğe kanatlanıyor. Kayıtlar,
şartlanmışlıklar, kaygılar, yargılar düşüyor bir bir.
Ayaklar yerden kesiliyor ve tüy kadar hafiflediğimi
hissediyorum…
Beton istilasıyla boğazı sıkılan kentten uzaklaştıkça
bol virajlı orman yolunda nefes almanın ne büyük saadet
olduğunu hücrelerime kadar hissedip bir kez daha
şükrediyorum. Ufukta Karadeniz sahilleri belirdiğinde
sağlı sollu köy tabelaları çoğalıyor.
İlkbahar güneşi ortalığı yavaş yavaş ısıtmaya başlarken
köye ulaşıyorum. Dere kıyısında, küçücük bahçesi olan
ahşap bir ev burası. Satın alacak değilim, çok da
genişlik gerekmiyor, bir oda bile yeter bana. Sadece
kendimi dinleyecek, sadeliğin, doğallığın, samimiyetin
henüz kaybolmadığı bir atmosferde, kendime doğru
yolculuğa çıkacağım.
İçeri girip sağı solu kolaçan ettikten sonra küçük
valizimi bir kenara fırlatarak kendimi yatağa
bırakıyorum. Ne gürültü, ne yoğunluk, ne keşmekeş, ne
kaos! Dünya varmış!.. Öğle ezanına daha çok var. Az
kestirsem mi?..
BATAKLIK, VADİ VE ZOR GEÇİT
Tam derin bir uykuya dalmak üzere idim ki kapı
vuruluyor. Hayrola!.. Buralarda beni kimse tanımaz,
gelen kim ola ki?.. Hafif aralık bıraktığım pencereden
başımı uzatıyorum. Yağız köy delikanlılarından biri.
Elinde kapaklı bakır sahan. Belli ki henüz komşu
hakkının unutulmadığı bu iklimde, misafiriz diye bir
şeyler ikram edecek!
Kapıya çıkıyorum. Selamlaşıyoruz. İçeri buyur ediyorum.
Aslında hiç kalsın istemiyorum, sahanı bırakıp gitse
doğrusu, işime gelir.
Hani öyleyizdir, bazen içimizden gelmediği halde hoş
teklifler yaparız insanlara. Mesela gecenin bir yarısı
bizi aracıyla eve bırakan arkadaşa, “Yukarı buyur, bir
kahve içelim” demek gibi. Ne bunu diyen, nede muhatap
olan, bunun samimi olmadığını bilir aslında. Gece yarısı
eve mi çıkılır?.. Yine de nezaket gösteririz. Karşıdaki
de nazikçe “Geç oldu, başka zamana, alacağımız olsun”
der, gider. Samimiyetsizlik mi yoksa sevimli bir insani
hal mi, karar vermiş değilim.
Bizimki içeri giriyor. Biraz şaşırsam da mademki buyur
ettim tabii gelecek deyip hemen toparlanıyorum. Fazla
kalmayacağını söylüyor. Köy şivesiyle konuşan bu gencin
adı VELİ.
İsme bak!.. Biraz bu çevreyi, görülecek yerleri
soruyorum Veli’ye. Bütün detayları ile anlattıktan sonra
önerisini açıklıyor:
- Ağabey! Herkes ya sahile iner ya derede balık peşinde
koşar. Bence sen zirveye
doğru yürüyüş yap. En sağlıklısı bu!
-
İyi ama Veli, yakında dağ filan gözüktüğü yok. Ben de
iki günlüğüne buraya geldim.
Biraz yorucu olmaz mı, diyorum.
Veli köyün epey ilerisindeki dağdan, oraya nasıl
ulaşacağımdan, geçitlerden söz açıyor:
-
Buradan doğruca yürü abi. Dosdoğru gidecek
sağa sola sapmayacaksın. Kararlı olacaksın.
Yolun uzunluğu falan gözünü korkutmayacak. Epeyce
gittikten sonra karşına geniş bir bataklık çıkacak!
Yok, artık eminim bana rahat yok. Şunun şurasında
dinlenmeye geldik, tavsiyeye bakar mısınız?.. Biraz
gerildim ama belli etmemeliyim. Nasılsa az sonra kalkar,
gider. Hem bir sahan dolusu halis kaymak getirmiş,
insanlık bilmiş, misafir demiş, ayıp olmasın. Ama biraz
da ne istediğimi belli etmeliyim:
-
Veli kardeş, biz dinlenmeye geldik, sen sefere çık
diyorsun!
-Abi hayat bir sefer
değil mi?..
Dünya dinlenecek yer değil, burası yolcunun mola yeri,
sakın uyuklamayasın, otobüs kaçar sonra!..
Tamam, ben burada da buldum birini. Hep derim ya, bana
normali çıkmadı. Köylü dediğim genç şimdi de tasavvuf
dersi veriyor. Neyse dinleyelim bakalım:
-
Ben kesmeyeyim sözünü Veli, sen devam et.
-
Sağol abi… Nur olasın…
-
Sen de sağol.
Ayağa kalkıp pencereden görülen araziyi işaret ederek
tarife başlıyor:
-
Ne diyordum abi?
-
Buradan dümdüz yürü, sağa sola sapma, epey bir gidince
karşına geniş bir bataklık çıkacak!
-
Hayy ömrüne bereket. Tamam. Epey gideceksin. Pes etmek
yok ama. Kupkuru, çöle benzeyen arazinin bitiminde
karşına büyük bir bataklık çıkacak. Bizim buralarda o
bataklığa EMMARE deyiveriyorlar. Sazlıkları,
böğürtlenleri, kuş üzümleri çoktur oranın. Sakın
aldanma. Çiçeğine, meyvesine aldananlar dibi boyladılar.
Bir daha da çıkmaları mümkün olmadı.
-
Niye biri gelip çıkaramaz mı?
-
EMMARE bataklığında çırpınana yaklaşırsan muhtemelen
seni de yanına çeker abi! Onun için pek kurtarmaya gelen
olmaz…
-
Eeee sonra?
-
Bataklığın çiçeğine, meyvesine iltifat etme. Kıyıdan,
dikkatle, taşların üzerinden üzerinden yürü… Bir süre
sonra karşına bir vadi gelecek.
-
Niyet hayır, akibet hayır
abi. Niyetini hiç bozmayacaksın bu yolda.
-
Vadinin adı var mı?
-
Olmaz mı? Köylük yerler buralar. Hepimizin lakabı olduğu
gibi arazimizin de adı hep vardır. LEVVAME vadisi
orası. Orası biraz ürkütücüdür.
-
Ne gibi?..
-
Kâh su şırıltıları duyarsın, kâh kurt ulumaları. Kâh
içinde ümitler belirir, kâh karamsarlığa düşersin. Hatta
bırakıp eve dönesin de gelir.
-
Yok o kadar yol teptikten sonra dönmem Allah’ın izni
ile.
“Aslan abim” diyor. “Aslan; Galatasaray” diye espriyi
patlatıyorum. Yaşasın deyip zıplıyor Veli. Meğer
Galatasaraylı imiş. Sonrasını anlatıyor kısa kısa.
-
Senin de vaktini almayayım abim. LEVVAME vadisinden
sonra MÜLHİME geçidi gelecek önüne. Bu geçit çok
sarptır, kayalıkları, uçurumları çoktur. İçinden gürül
gürül ırmak akar. Ama onun da coşkusu pek fazla. Benim
diyen adam içinde duramaz.
-
Nasıl yani?
-
Hani rafting falan deyiveriyorsunuz ya siz. Onu bilenler
eğleniyor oralarda. Bir de alabalık almak isteyen usta
avcılar. Ama girdapları çoktur.
-
Orayı geçmek zor mu?..
-Zorluk yok abi. İçinde
inanç ve istek
olduktan sonra zor da neymiş?..
-
Kolay geçmek için ne yapmak lazım?..
-
Oraya geldiğinde biraz soluklan abi. Cennet gibi
güzelliklerin buğusunu kokla, kuş cıvıltıları yükselen
uzak bahçeleri seyret bir süre. Bazen Levvameden
ulumalar da duyacaksın, ama bülbül seslerine, su
şırıltısına kendini verirsen duymaz olursun.
Bir süre susuyor Veli. Uzun uzun ufka dalıyor. Sanki
kolay yolu söyleyecek de kabul etmeyecekmişim gibi bir
kaygı sezinliyorum güneş yanığı simasında. Havayı
dağıtmak için soruyorum:
-
İyi de Veli Mülhime geçidinden sonra zirveye veya sahili
selamete daha çok var mı?
-
Sen ne diyorsun abi, yolun yarısı bile değil Mülhime.
-
Nasıl geçileceğini demedin.
-
Ha deyiverem abim. Demin nehir kıyısında balık tutanlar
göreceksin dedim ya,
-
Evet dedin.
-
Onların içinde çok olgun gördüklerinden birine yanaş ve
“Beni ustaya götür” de! Biraz naz ederler.
Samimiyetini, niyetini, gayretini okumak için yok filan
derlerse de ısrar et. Onlar yukarıdaki ustaların
adamları. Seni onlardan birine götürürlerse yaşadın!
-
Veli yukarısı dediğin yer nere? Yukarıdakiler de kim?..
-
Yukarısı MUTMAİNNE yaylası abi. Çok geniş bir
düzlük orası. Bataklığı aşan, vadileri geçen, geçitlerde
pes etmeyenlerin otağı. Gerçek huzura erenlerin yazlık
köşkleri var orada.
-
Yazlık dedin, esas ikametgahları ora değil mi?.
-
Değil abi. Onlardan kimi zirvenin RADİYE
tarafında, kimi MARDIYYE semtinde, kimi sislerden
bizim göremediğimiz SAFİYE tepesinde oturur.
Asıl ikamet yerleri Mutmainne değil yani. Bahar
aylarında oralara gelirler.
-
Niye geliyorlar?
-
Kurban olduğumun abisi, onlara soru sorulmaz ki?
Sorulmaz ama ben gördüğümü deyiverem gene sana!
-
Evet, lütfen!
-
Mülhime geçidine kadar kimler gelmiş, yukarıya doğru
kimleri çekebilirler, bunu tespit için gelirler. Balık
tutmaya yolladıkları adamları nadiren birkaç kişiyi
taşır onlara.
-
Oralar dağ başı ise onlar için tehlike, korku filan yok
mu?
-
Ne diyon sen abi? Tehlike, korku, hüzün yok onlara.
Daimi huzur diyorum daimi huzur. Hep huzurda
onlar, korku, hüzün niye olsun?
-
İyi de onların adamları bizi yukarı çıkarırlar mı? Bunca
zorlu çabayla gelinen yere herkesi almazlar herhalde?
Veli biraz manalı biraz da alaycı edada gülümsüyor:
- Herkesin kaç kişi abi?.. Ne herkesi? Sen
kendine varmak istemiyor muydun? Sen sanal
kalabalıklardan gerçek Teke erişmek niyetinde değil
miydin?.. Herkesin olamaz senin. Bataklığı göl
sanıp aldanmaz, vadide oyalanmaz da geçide gelir,
balıkçıyı da görürsen, nasibin var demektir…
…
… …
… … …
Veli; derin bir genç. Ne amaçla yola çıktım, önüme ne
geldi?.. Allah’ın işine akıl mı erer?.. Daha öteyi,
MUTMAİNNE yaylasından yukarı zirvelerin halini sormak
istiyorum. Kesiyor:
-
Mülhime geçidinde debelenen, kâh Levvameye kâh Emmareye
düşen bizler için daha yukarıyı konuşmak havanda su
dövmekten farksız. Balıkçı seni alıp köşklerden birine
götürürse şükret.
-
Kim var köşkte?..
-
Onu gidince görürsün. Daha zirveleri de, olacakları da,
sana oradaki zat anlatır. Haydi bana müsaade abi..
Avlu kapısından seri adımlarla çıkarken ardından
sesleniyorum:
-
Veliiiiiii, dinlenip sabah erken yola çıksam olur mu?
-
Bana kalırsa şimdi çık abi! Günler de uzadı. Zor geçide
akşam ezanından önce ulaşırsın inşallah…
Bedenim ve duygularım isyanlarda. Şehrin yoğunluğundan
kaç, dinlenmek için onca yol gel, karşına yeni bir
yolculuk çıksın. Olacak şey değil. Ama direniyorum.
İşte bu anlarda içimdeki üç sesin bitmeyen kavgası
yeniden alevleniyor:
Nefsim:
“Yat aşağı, köylü gencin aklıyla mı hareket edeceksin,
okumuş adamsın, bakma sen onlara” diyor.
Aklım:
“Belki yeni göreceğin değişik şeyler olabilir, yorgunluk
gibi görünenler zihin açıcı, gönül genişletici neden
olmasın? Bir dene istersen, ama istersen dinlen, sen
bilirsin!” diye söze giriyor.
Derinlerden, fısıltı ile seslenen, nefis ve aklın
gürültüsü arasında sesini duyurmaya çalışan Vicdanıma
kulak veriyorum:
-
Vardır bir hikmeti! Durma, çık yola!
Kamp çadırı, uyku tulumu, biraz azık alarak evden
çıkıyorum.
Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler!...