2.Bölüm


ADEM

Mefhûm-ı adem, (yokluk kavramı) zihinde hâsıl olan (zihinde meydana gelen) bir ma’nâ-yı küllî-i zulmânîdir; (karanlık manâ bütünüdür) ve ma’nâ-yı küllî-i nûrânî (nurani manâ bütünü) olan vücûdun zıddı ve mukabilidir. (karşılığıdır) Vücûdu,  “ademü’l-adem”  (yokluğun yokluğu) diye ta’rif ettiğimiz gibi, ademi de (yokluğu da)  “ademü’l- vücûd”  (varlığın yokluğu) diye ta’rîf ederiz. Adem (yokluk) öyle bir zulmet-i ezeli ve ebedîdir (evveli ve sonu olmayan karanlıktır) ki, ondan ezelen ve ebeden  bir şey çıkmaz ve öyle bir sükûn-ı ezelî ve ebedîdir (evveli ve sonu olmayan sükûnettir) ki, ondan ezelen ve ebeden bir hareket zâhir olmaz. (meydana gelmez) Vücûd nâmütenâhî (sonsuz, sınırsız) olup bir hadde (sınır ile) müntehî olmadığı (sınırlanmadığı) için, ademin (yokluğun) tahakkuk edebileceği (gerçekleşebileceği) bir sâha mevcûd değildir; binâenaleyh (nitekim) adem (yokluk) lâ-şey’-i mahzdır. (mutlak surette  varlığı olmayan şeydir) Vücûd dâimâ vâhid (tek) olup, kendi hakîkat-ı hakîkiyyesi üzerinde bilâ-tağayyür (değişikliğe uğramaksızın) ve bilâ-tebdîl bâkîdir. (başkalaşmaksızın devamlıdır) Ve adem (yokluk) dahi kezâlik ademiyyeti (böylece yokluğu) üzerinde sâbittir. Vücûd aslâ adem (yok) olmaz ve mevcûd (var olan) ma’dûm (yok) olmaz ve ma’dûm (yok olan) dahi mevcûd olmaz. Zîrâ kalb-i hakayık muhaldir. (çünkü kalbe gelen hakikatler olanaksızdır)  İmdi  “vücûd”  hak, (gerçek olandır) ve  “adem”  bâtıldır. (gerçek dışıdır) Muhakkîkîn-i sûfiyye (tahkîk ehlileri) bu ma’nâya âtîdeki (aşağıdaki) ıstılâhât (manâ) ile işâret ederler:

adem-i hakîkî       adem-i mahz       adem-i mutlak

bâtıl-ı mutlak        adem-i sırf       ademü’l vücûd       bâtıl-ı hakîkî

Adem iki nevîdir: Birisi bu zikr olunandır; (adı geçen) diğeri de;

adem-i izâfî           adem-i i’tibârî          ve         adem-i mukayyed

Dedikleridir ki, bu adem çekirdeğin içindeki ağaçın ve sulb-i pederde (babanın menisinde) olan veledin (çocuğun) sûretleri gibidir. Ya’nî bi’l-kuvve (güç, kuvvet, potansiyel olarak)  mevcûd ve bi’l-fiil (fiil olarak) ma’dûm (yok) olan eşyâ (hakikâtler) adem-i izâfîdedir. Adem-i izâfî, vücûd-i mahz ile adem-i mahz arasında bir berzahtan (geçişten) ibârettir.

                                            ÜÇÜNCÜ FASIL

VÜCÛD-İ   İZÂFÎ

Vücûd-i izâfî bir asl-ı hakîkîye (kökü bir hakikâte) müstenid (dayanmış) olup, ondan neş’et eden (meydana gelen) bir varlıktır ki ona, 

vücûd-ı  zıllî     vücûd-ı  mukayyed       vücûd-ı  mümkin  de denir.

Vücûd-i izâfî (kayıtlı varlık) vücûd-i mahz (saf, katıksız varlık) ile adem-i mahz (saf, katıksız yokluk) arasında vâki’dir (vardır). Zîrâ, bir  yüzü  ademe,  (yokluğa) bir  yüzü de  vücûda  (varlığa) nâzırdır.  (dönüktür)   Binâenaleyh (nitekim), “mefhûm-i mahz”dır. (saf, katıksız kavramdır) Hakîkatte vücûd-ı müstâkılli (kendine ait bağımsız bir vücûdu) yoktur. Belki vücûd-ı mahz-ı latîfin (Zat’ın varlığının) sıfât-ı ârızası (sıfâtının gereği) olan mertebe-i kesâfetten (mertebesinin koyuluğundan) ibârettir. Meselâ buhar mevcût olduğu halde, kemâl-i letâfetinden, (şeffâflığından dolayı) basar-ı hissî (görme duyusu) ile idrâk olunmaz. Mertebe mertebe (boyut boyut) tekâsüf ettikçe (kesîfleştikçe, yoğunlaştıkça) mahsüs (hissedilebilir) olur. İlk tekâsüfte (yoğunlaşmada) bulut olup basar-ı hissî (görme duyusu) idrâk eyler; fakat göz kapanıp bulut içinde mürûr edilse (geçilse), temâs (dokunma duyusu) ile hissolunmaz. Bulut tekâsüf edip (yoğunlaşıp) su oldukta, mecmû’-i havâss (bütün duyu organları) ile idrâk olunur. Su incimâd edip (donup) buz oldukta, kemâl-i kesâfetinden (koyuluğunun kemâlinden) azhar (en aşikâr) olur. Eğer buharı vücûd-i hakîkî farz (kabûl) edecek olur isek, onun bulut, su ve buz sûretleri, sıfât-ı ârızasından ibâret (sıfâtlarından dolayı) olur. Ve sıfât-ı ârızada (sıfâtlarında) asl (asıl) olan  adem (yokluk) olduğundan, onlara vücûd-i hakîkî (kendisi vücût) sâhibidir denemez. Vücûd-i hakîkî (asıl vücût),  ancak buhar olup, bu sûretlerin sebeb-i kıyâmı (var olma sebebi) olmuş olur. Ve tagayyürât (değişiklikler) ve istihâlât-ı mütevâliye (değişmelerin birbiri ardınca gelmesi) vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) değil, belki sıfât-ı ârızâsındandır. (sonradan olan sıfâtlarından dolayıdır) Zîrâ vücûd-i hakîkî (asıl vücût) tagayyürât (başkalaşımlardan) ve istihâlâttan (değişmelerden) münezzehdir (beri, temizdir). İşte bu misâle mutâbık (uygun) ve

muvâfık (yerinde) olarak senin ve benim bi’l-cümle (bütün) eşyâ-yı kesîfenin (madde şeylerin) ve suver-i hayâliyye (hayâli sûretlerin) ve cevâhir-i mücerredenin (karışık olmayan, katıksız, saf cevherlerin) vücûdları, hep / vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) sıfât-ı ârızasının istihâlâtından (sıfâtlarından ileri gelen değişmelerden) başka bir şey değildirler. Onun için mevcûdâd-ı kevniyyeye (mevcûd olan varlıklara)  “suver-i hayâliyye”  (hayâli sûretler) ve  “nüfûs-ı vehmiyye”  (vehmi nefis) de derler. Bu mevcûdâd-ı zılliyye (gölge varlıklar) ve izâfiyye, (varlığı Hakk’a bağlı olan varlıklar) vücûdu hakîkînin edillesi (işaretleri,delilleri) ve alâmâtıdır. (belirtileridir) Nitekim bir yerde bir buz parçası görsek, suyun vücûduna ve kezâ önümüzde bir gölge görsek, arkamızda gölge sâhibinin vücûduna istidlâl eyleriz (yorumlarız). Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri:  “ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhi mâ min dâbbeh ve hüve alâ cemıhim izâ şâu kadir”  (Şûra, 42/29)  âyet-i kerîmesinin semâvât (gökler) ve arz (dünya) ile, onlarda mebsûs (yayılmış) olan devâbbın alâmât-ı (hayvanlık işaretlerinin)   vücûddan olduğunu beyân buyurmuş ve bizlere bu îzâh olunan (açıklanan) hakîkati duyurmuştur.

                                           DÖRDÜNCÜ FASIL

TECELLİYYÂT-I   VÜCÛD

Ma’lûm olsun ki, vücûdun merâtib-i muhtelifeye (çeşitli mertebelere) tenezzül  (iniş) sûretiyle tecellîsi, (oluşumu) ancak zuhûra (açığa çıkmaya)  “meyl”  (yönelmesi) ile mümkindir ve “meyl” (yönelme) dahi meşiyyetten (istemekten) ibârettir. Halbûki meşiyyet (istemek), bir sıfât ve nisbet (isim) olduğundan, cemî’-i niseb (bütün isimlerden) ve sıfâttan muarrâ (soyutlanmış) ve münezzeh (arı, temiz) olan vücût bu sıfât-ı meşiyyetten (istemek vasfından) dahi münezzehdir (berî, temizdir). Zîrâ vücûd-i mutlak cemâl-i zâtîsinde (kendi cemâlinde, zatında) müstağraktır; (boğulmuş) ve istiğrakta  (yok olmuş, gömülmüşlükte) meşiyyet (istemek) olmaz. Binâenaleyh (nitekim) vücûdun mertebe-i vahdete, ya’nî mertebe-i ulûhiyyette tenezzülü (inişi) istiğrâk-ı cemâl-i zâtîsinde (kendi zâtında olan gömülmüşlüğünden) mertebe-i âgâhîye (bilinç boyutuna) gelmesi demektir ki, bu da meşiyyet (istemek) ile değil, belki onun iktizâ-yı zâtîsidir (zâtının gereğidir). İktizâ-yı Zâtîde (Zat’ının gereği) ise sebeb ve illet (etki) mevzû’-i bahs (söz konusu) olamaz. Vücûdun merâtib-i tecelliyyâtı (vücûdun oluşum mertebeleri) yedidir:

Lâ-taayyün

Taayyün-i evvel

Taayyün-i sânî

Mertebe-i ervâh

Mertebe-i misâl

Mertebe-i şehâde

Mertebe-i insan

Bu tertîb, külliyyât (bütünlük) i’tibâriyledir; cüz’iyyât (kısımları) i’tibâriyle merâtib-i vücûdu (vücûdun mertebelerini) haşr (bir çerçeve içine almak) ve ta’dâd (saymak) kabil değildir (imkânsızdır). İmdi bu merâtib (mertebeler) keşfî ve aklîdir; (akıl yönündendir) zamânî ve hakîkî değildir. Ya’nî vücûd bir zamanda tecellî etmemiş (oluşmamış) ve o an içinde/ kendi cemâlinde istiğrâkı (gömülmüşlüğü) hasebiyle cemî’-i esmâ (bütün isimleri) ve sıfâtı kendisinde müstehlek (helâk) ve muzmahil (çökmüş, yok) olmuş idi; sonra bir zaman geldi ki, bu istiğrâktan (gömülmüşlükten) ayılıp kendisine geldi ve kendindeki sıfâta şuûru (şuur sıfatı) hâsıl oldu; (çıktı) ve bu zaman dahi geçtikten sonra düşünüp dedi ki,  “Bende bu kadar sıfât var; bunların âsârını (eserlerini) izhâr edeyim (açığa çıkarayım) ; falan şeyi böyle yapayım ve falan şeyi de şöyle yapayım”;  ba’dehû (ondan sonra) bu teemmülü (etraflıca düşünmesinin) müteâkıb (arkasından), eşyâyı icât etmeye (yaratmaya) başladı ve cümlesini yoktan var etti. Bu kat’â (asla) böyle değildir. Bu merâtib (mertebeler), keşfe ve akla göredir; yoksa zaman ile aslâ münâsebetleri (ilişkileri) yoktur. Zîrâ vücûdun tenezzülâtı (inişi) ve tecelliyyâtı (oluşumları) vücûd ile berâber kadîmdir (vardır) .  Hudûs, (sonradan peydâ olma) ancak suver-i kesîre-i avâlimin (evrendeki sûretlerin çeşitliliği) efrâdına (fertlere) nazarandır (göredir) .  Ve âlem (evren) bizim âlemimizden (evrenimizden) ibâret değildir. Fezâ-yı lâ- yetenâhîde (sonsuz evrende) avâlim-i bî- nihâye (sonsuz evrenler) mevcûd olup, peyderpey (arkası arkasına) tekevvün (oluşmakta) ve tefessüd etmektedir (bozulmaktadır) . Bu tekevvün (oluşmak) ve tefessüdün (bozulmanın) ne evveli ne de âhîri (sonrası) vardır. Zîrâ keyfiyyet-i halk (keyfi yaratış) ezelî (evveli olmayan) ve ebedî (sonsuz) olup, ne evveli ne de âhîri (sonu) vardır. Evveliyyet ve âhiriyyet, ancak efrâd-ı mahlûkata (yaratılmış olan beşere) nazarandır (göredir).

BEŞİNCİ FASIL

MERTEBE-İ  LÂ-TAAYYÜN,    MERTEBE-İ  AHADİYYET

Bu mertebe vücûdun mertebe-i ıtlâkı olup, (mertebelerden soyunduğu, kurtulduğu) cemî’-i nuût (bütün sıfâtlardan) ve sıfât izâfesinden (sıfâtların dahil edilmesinden) münezzeh (temiz) ve her kayıddan, (alâkalılıktan, bağlılıktan) hattâ kayd-ı ıtlâktan (kayıtlılıktan kurtulmaktan) dahi mukaddestir (temizdir) . Bu mertebe Hak Teâlâ Hazretlerinin künhü (bütünü) olup, onun fevkinde (üstünde) başka bir mertebe yoktur. Vücûdun bu mertebesi hakkındaki tafsîlât (açıklama) , birinci ve dördüncü fasıllarda (bölümlerde) zikrolunduğundan burada tekrârı zâiddir (lüzûmsuzdur).

ALTINCI FASIL

MERTEBE-İ  VAHDET,   TAAYYÜN-İ  EVVEL MERTEBESİ

Bu mertebe zât-ı bahtın istiğrâk-ı cemâlîsinden, (zâtın kendi cemâlisinde gömülmüşlüğün) mertebe-i âgâhîye (bilinç mertebesine) tenezzülünden (inişinden) ibârettir. Bu tenezzül (iniş) vücûdun iktizâ-i zâtîsidir. (zâtının gereğidir, zatındandır) Onun bu mertebe-i âgâhîsine (bilinç mertebesine)  “mertebe-i ulûhiyyet”  denir. Vücûd bu mertebede kendisindeki sıfât ve esmâyı alâ-tarîkı’l-ihâta (kuşatma, ihâta süretiyle) mücmelen (toplu olarak) bilir. Ve sıfât bu mertebede kendisinin aynı/ olduğundan bu ilim, kendi zâtına olan ilminden ibârettir. Binâenaleyh (nitekim), vücûd bu mertebede cemî’-i (bütün) esmâ ve sıfât ile müsemmâ (isimlenmiş) ve mevsûf (vasıflanmış) ve nuût (sıfât) ile men’ût (sıfâtlanmış) olduğundan  “ALLAH”  ism-i câmi’inin (isimlerin toplu olduğu) mertebesidir ve bu isim ile müsemmâdır (isimlenmiştir). Bu mertebe, Zât-ı lâ-taayyünün, (Zat’ın) taayyün sûretiyle (oluşum sûretiyle) zuhûr ettiği (meydana çıktığı) evvelki mertebe-i tenezzülüdür. (önceki mertebeye inişidir) Buna  “taayyün-i evvel”  ve  “ilm-i mutlak”  da derler. Zîrâ bu mertebede zâtın şuûru ve vicdânı Ma’lûm (bilinir) ve gayrîyyet kaydı (ayrılık, başkalık kaydı) olmaksızın mutlaktır. Buna  “vahdet-i hakîk mertebesi de derler. Zîrâ bu nefs-i  “taayyün-i evvel”in  ismidir ki, ......................................... Ya’nî  “vâhidden ancak vâhid sudûr eder”  (tekten ancak tek meydana gelir) demektir. Bu mertebede ta’dîd (çoğaltma) ve a’dâd (adet) ve kesret (çokluk) ve efrâd (fertler) yoktur. Beyne’n- nefy ve’l-isbât  (yok ile var arasında) müsâviyü’t-tarefeyndir (eşittir).

“Felek-i velâyetü’l-mutlak”  derler. Zîrâ  “cevher-i evvel”  den  ibâret olan taayyün-i evvelin zâhiri (dış vücûdu) ve bâtını (iç, rûhu) vardır. Onun bâtınına (rûhuna)  “velâyet-i mutlaka”  derler.  “hünâlikel ve lâyetü lillâhil hakka” (Kehf, 18/44) bu velâyetten kinâyedir. (Velâyeti dolayısıyla söylenmiştir) Ve onun zâhirine (dış, vücûduna) “Nübüvvet-i mutlaka” derler. Zîrâ o, vücûd-i ahadiyyet (zat) ile vâhidiyyet (esmalar) arasında berzahtır (geçittir).Mevvâc-ı (çok dalgalı, esma mertebesi) ahadiyyetten feyz-i akdesi (en mukaddes feyzi “etkiyi” Zat’tan) bî-vâsıta (vasıtasız) kabûl eder ki, nâmı (ismi)  “velâyet-i mutlaka”dır.  Ve vâhidiyyet mevvâcı (vahidiyyet, esma dalgaları)  ile feyz-i mukaddesi (en mukaddes feyz “etkiyi”) ahz edip (alıp) halka (yaratılmışlara) eriştirir; nâmına (ismine) “Nübüvvet-i Mutlaka”  derler. ................................ bu, Nübüvvete (Peygamberlik görevine) işârettir. Cemî’-i Velâyet-i Evliyâ (bütün velâyet sahibi evliyâlar) ve Nübüvvet-i Enbiyâ (peygamberlik görevi ile gönderilen peygamberler) ondan neş’et ve zuhûr ederler (ondan vücûda gelir ve meydana çıkarlar). Bundan nâşî (dolayı) ona  “felek-i sâbitât”  ta’bîri (sözü) ile kinâye ederler (dolaysıyla söylerler) ki, cümle seyyârât (bütün gezegenler) ve sâbitât (yıldızlar) nasıl eflâkta vâki’ (galâkside nasıl gerçek) iseler, Enbiyâ ve Evliyânın Nübüvvet (Peygamberlik görevleri) ve Velâyet-i Külliyye (velâyetin bütünlüğü) ve cüz’iyyeleri de (kısımları da) öylece  “Velâyet-i Mutlaka”da  vâki’dirler. (gerçektirler) Buna “tecellî-i evvel”  de derler; Zîrâ o, lâ-taayyünden evvelen zuhûr etti; (meydana çıktı) ve mertebe-i hafâdan (gizlilik mertebesinden) evvelen münevver oldu.

“Kabiliyyet-i evvel”  de derler; zîrâ o cümle mahlûkat ve mevcûdâtın maddesidir; ve cemî’-i kabiliyyât (bütün kabiliyetler) ondan zâhir oldu (meydana çıktı).

“Makam-ı ev edn┠ da derler ki, bu mertebenin fevkinde, (üstünde) Zât-ı Sırf mertebesinden gayri(başka)  bir mertebe yoktur.

“Berzahu’l-berâzih”  derler; zîrâ o, taayyün (esma mertebesi) ile lâ- taayyün (Zat) arasında hâildir (ikisinin arasındadır) ve cemî’-i berâzihi câmi’dir. (bütün geçişleri kendinde toplamıştır)

“Berzah-ı kübr┠ da derler; zîrâ ahadiyyet ve vâhîdiyyeten ibâret olan iki mertebe-i a’zamı hâmildir (en büyük iki mertebe ile yüklüdür).

“Ahadiyyetü’l-cem”  de derler; zîrâ bî-i’tibâr-ı ıskat (bütün nisbetler hükümsüzdür) ve isbât, (kanıtlamak) min-haysü-hiye, (O (kendisi) olmak bakımından) Zât’ın i’tibârıdır. (takdiridir)

“Ma’den-i kesret”  de derler; zîrâ cevâhir-i esmâ ve sıfât bu ma’denden zuhûr ettiler (meydana çıktılar).

“Menşe’ü’s-siv┠ da derler; zîrâ cemî’-i mümkinât (bütün olabilecek varlıklar) bu mertebeden zuhûr etti (meydana çıktı).

“Kabiliyyet-i kesret”  de derler; zîrâ bütün keserât-ı esmâiyye-i külliyye-i ilâhiyye ve esmâ-i kevniyye-i külliyye bu masdardan zuhûr etti.

“Felekü’l- hayât”  da derler; zîrâ medâr-ı hayât-ı âlem (âlemlerin  hayâtı) bu mertebeye menûttur (bağlıdır). Bu mertebe âlem-i ervâh (rûhlar alemi) ve ecsâmın hakayıkını mutazammındır (maddenin hakikâtidir). Her bir mertebeyi bir ism-i ilâhi (esma) terbiye eder. Her bir  mertebe-i  kiyâniyye (kâinâtla ilgili, var oluşa ait her bir mertebe) hayât-ı  hakîkiyyeyi    ondan  iktisâb  eyler (hayâtını, yaşamını  ondan elde eder).  Ve “felek”  ta’bîri (denilmesi) onun ulüvv-i (yüksek) mertebesinden kinâyedir (dolayıdır). Bu mertebenin birçok isimleri daha vardır ki, onlar da şunlardır:

Allah     mertebe-i vahdet     mertebe-i ulûhiyyet    felekü’l Hayât

akl-ı  evvel       kalem-i  evvel        ümmü’l  kitâb        rûh-i  a’zam

âdem-i  hakîkî     hakîkat-ı  muhammediyye       nûr-ı  muhammedî

cem’u’l-cem        mertebe-i  rahmet        arş-ı  mecîd             lâhût

levh-i  mahfûz         ism-i  a’zam           rûhu’l-kuds         akl-ı  küll

makam-ı  ev  ednâ     aşk-ı  ekber     felek-i  sâbitât     halk-ı  evvel

kalem-i  a’lâ     taayyün-i  evvel     ilm-i  mutlak      mertebe-i  ûlâ

hakîkatü’l-hakayık  zuhûr-ı  evvel    mevcûd-i  evvel   nişân-ı  evvel

vahdet-i  sırf     vahdet-i  hakîkî      hakîkat-ı  âdem     vâsıta-i  ûlâ

kenzü’l-künûz     hakîkat-ı  mechûl      Zıll-i  evvel     vücûd-i  evvel

berzah-ı  evvel   mebde’-i  evvel  sebeb-i  evvel   kabiliyyet-i  evvel

tecelli-i  evvel      cevher-i  evvel       âlem-i  rumûz     âlem-i  sıfât

âlem-i  icmâl       âlem-i  ma’nâ     âlem-i  vahdet      kenzü’s  sıfât

kabe  kavseyn     mahlûk-ı  evvel    dürretü’l-beyzâ     nûru’l-envâr

vücûd-i  icmâlî    levh-i  kazâ     berzah-ı  câmi’     madde-i  mutlak

hazret-i  icmâl      ebu’l-ervâh    makam-ı  şuhûd-ı     feyz-ı   akdes

ma’den-i  kesret  menşeü’s-sivâ  berzah-ı kübrâ  velâyet-i  mutlaka

ma’den-i  kesret            berzahu’l-berâzih           kabiliyyet-i kesret

felek-i  velâyetü’l-mutlak    nübüvvet-i  mutlaka   ahadiyyetü’l-cem

Bu mertebenin ismi cemî’-i sıfât ve esmâyı (bütün esmâ ve sıfâtları) ve isti’dâd-ı fıtriyye (fıtrattan gelen istidatları) ve kabiliyyâtı câmi’ (kabiliyetleri kendinde toplamış) olan “ALLAH”tır./ Bu sıfât ve esmânın âsârı (eserleri) kendisinde zâhir (görülür) olsa da olmasa da yine “ALLAH”tır.  “İnnallâhe leganiyyun anil âlemîn”  (Ankabût, 29/6) bu mertebeye işârettir.

MİSÂL: Hâl-i istiğrâkta (boğulmuş, gömülmüş bir durumda) bulunan bir âdemden (insanda) hiçbir eser ve tecellî (oluşum) zâhir olmaz ve bu hal içinde onda ne ilim, ne sem’, (işitme) ne basar, (görme) ne irâde, ne de kudret zâhir (görünür) değildir. Bunların cümlesi (hepsi), o kimsenin vücûdunda müstehlek (yok, helâk) ve mütelâşîdir (mahf olmuştur). Bu hâl-i istiğrâktan (gömülmüşlük halinden) hâl-i âgâhîye geldikte, (bilinçli duruma geldiğinde) bu ta’dâd olunan (sayılan) sıfâtlarıyla muttasıf (vasıflanmış) olur. Ve onun hâl-i istiğrâktan (gömülmüşlük halinden) hâl-i âgâhîye (bilinç düzeyine) gelişi, kendi zâtının ve vücûdunun iktizâsıdır (gereğidir). Yoksa kendi meşiyyeti (istemesi) ile değildir. Ve hâl-i âgâhîye geldikte, (bilinçlendiğinde) bütün şuûnât (fiilleri) ve sıfâtı kendisinde müttehid (birleşmiş, bir olmuş, bütün) bir haldedir. Ve kendinin bi’l-cümle (bütün hep) esmâsını ve sıfâtını câmi’ (toplamış) olan bu âdem, (insan) bunların âsârını (eserlerini) izhâr (açık) etse de, etmese de  yine âdemdir (insandır). Âdemin sübût-ı âdemiyyeti (insanlığını açığa çıkarmak) için âsâr (eserleri) ile zuhurûna (açığa çıkıp, görünmesine) ihtiyaç yoktur. O bundan ganîdir. (onun buna ihtiyacı yoktur)

<Devam Edecek>

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com

http://gulizk.com
14.03.2001

 


Üst Ana sayfa e-mail