DÎBÂCE-İ

1.Bölüm


Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismi ile başlarım. Her ne kadar ihtilâf-ı ümemden nâşî edyân ve mezâhib muhtelif ise de, hikmetleri, müstakîm olan tarîkın ahadiyyeti ile makam-ı akdemden kelimelerin kalbleri üzerine inzâl eden Allâh’a hamd olsun  (1).

Ya’nî rahmet-i imtinân (rahmet ihsân etme) ile bi’l-cümle eşyâya vücûd veren ve rahmet-i vücûb (rahmetinin gereği) ile ba’zı ibâdına (kullarına) mütecellî (tecelli) olan cemî’-i kemâlâtın (cümle kemâllerin) sâhibi bulunan Allahü zü’l- Celâl Hazretlerinin ism-i şerîfiyle bu Fusûsu’l-Hikem’i tahrîre (yazmaya) başlarım demek olur.  “Rahmet-i imtinân” ile (rahmet ihsân etmekle) “rahmet-i vücûb”un (rahmet gereği)  tafsîli (açıklama) Fass-ı Süleymânî’de gelecektir.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a), .... hadîs-i şerîfine ittibâan (uyarak) kitâba Besmele-i Şerîfe ile başladıktan sonra, hamd ü senâ (takdir etme, övme) kemâlâta müterretteb (ait) olduğu ve halbuki bi’l-cümle kemâlât / Allahü zü’l-Celâl Hazretlerine mahsûs (özel) bulunduğu için Besmele-i Şerîfe’den sonra hamdi zikretti ki, kâffe-i hamd (bütün hamd’lar) Allâh’a mahsûstur demek olur. Ve hamdde üç vecih vardır (hamd üç türlüdür):

Birincisi, Hak’tan halka (yaratılmışlara) olan hamddır (övmedir) ki, bunun delîli ...................................... (Ahzâb, 33/56) ve ................................ (Ahzâb, 33/43) âyet-i kerîmeleridir. Bu sûrette Hak hâmid (öven) ve halk (yaratılmış) mahmûddur (övülendir).

İkincisi, halktan (yaratılmıştan) Hakk’a hamddir (övmedir) ki, bunun delîli de ......................... (İsrâ, 39/75) ve .....................................................................  (Zümmer, 39/75) ve emsâl-i âyât-i Kur’âniyye’dir. Bu sûrette Hak mahmûd (övülen) ve halk (yaratılmış) hâmid (öven) olur. Ve bu vecihte üç sûret vardır (bu da üç şekildedir): Kavlî, fiilî, hâlî (söz ile, fiil ile, hal ile).

1) Hamd-i kavlî (söz ile hamd etme) :  Enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)’ın lisânı üzere Hakk’ın kendi nefsine senâ ettiği (övdüğü) şeyle abdin (kulun) lisânen hamdidir.

2) Hamd-i fiilî (fiil ile hamd) :  Vech-i İlâhî’yi taleben (Allah’ı görmeği istemek) ve onun cenâb-ı kerîmine teveccühen (yönelerek) abdin (kulun) hayrât (hayırlar) ve ibâdâttan (ibadetlerden) birtakım a’mâl-i bedeniyye (birtakım bedeni işler) îfâ etmesidir (yapmasıdır) .  Bu sûrette abd (kul) , her bir uzvunu, ne için yaratılmış ise, Hakk’a ibâdet kasdıyla (amacıyla) vech-i meşrû’ üzere (uygun bir şekilde) isti’mâl eder (kullanır) . Ve bu husûsta nefsinin huzûzunu (zevklerini) düşünmez.

3) Hamd-i hâlî (hâl ile hamd) :  Rûh ve kalb hasebiyle (yönüyle) vâkı’ olur (gerçekleşir) .  O da abdin (kulun) kemâlât-ı ilmiyye  (ilminin kemâli) ve ameliyye (yaptığı işler) ile ittisâfı (vasıflanması ve hâl haline gelmesi) ve ahlâk-ı İlâhiyye (Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanması) ile tahallukudur (alâkalıdır).

Üçüncüsü, halktan (yaratılmıştan) halka (yaratılmışa) olan hamddir (övmedir). Bu sûrette hâmid (öven) ve mahmud (övülen) halk (yaratılmış olan) olur. Fass-ı İbrâhîmî’de tafsîl olunduğu (açıklandığı) üzere, bu nevi’ (çeşit) hamdin (övmenin) Allah için olmasının vechi (şekli) budur ki, Hak taayyün cihetiyle (meydana çıkması, esmâları yönünden) hâmidin sûretinde zâhirdir (medheden, öven biçimde meydana çıkar) ve hamd (övme) ile kendi kemâlâtını ızhâr eder (gösterir) .  Ve her mahmûd olan (övülen) halkın (yaratılmışın) sıfatı bulunan senâ (övüş) dahi, mahmûd sûretinde (övgüye değer bir şekilde) kemâl ile mütecellî olan (beliren) Hakk’ın  “ayn”ıdır  ki, mahmûd (övülen) o kemâl sebebiyle hamde müstehakk (hamd’i hak etmiş) olur. Binâenâleyh (nitekim) hamd, (medh etme, övme) Hakk’ın kemâlâtından (kemâllerinden) bir kemâlin sıfatıdır ki, Hakk’ın hakîkatında sudûr eder (çıkar) .  Şu halde mahmûdun (övülenin) mazharında (görüldüğü mahalde) zâhir olan (meydana çıkan) kemâle karşı, hâmidin (övenin) mazharından (görüldüğü mahalden) sâdır olan (çıkan) hamd (övme) dahi Hakk’ka râci’ (rica eden, yalvaran) olur. Ve hamd sâdır olduğu (çıktığı) mahal i’tibâriyle kâmil ve nâkıs (noksan) olur. Binâenaleyh (nitekim), kâmilden sudûr edince (çıkınca) kâmil ve nâkıstan (noksandan) sudûr ettikde (çıkınca) nâkıs (noksan) olur. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hâtem-i velâyet (en son velâyet) makamında müteayyin (zahir) olduğundan onun hamdi (senâsı, övmesi) , kendisi gibi cemî’-i mehâmidin ecma’ıdır (övülen her şeyi birleştiricidir). Hatem-i Evliyâ hakkındaki îzâhât Fass-ı Şîşî’ de gelecektir.

“Münzil”  (gökten indiren),  “inzâl”  (gökten indirilen) masdarından veyâhut “tenzîl”  (indirme, aşağı düşürme) masdarından ism-i fâildir (işi, o fiili yapandır). Her iki ma’nâ dahi variddir (doğrudur). Zîrâ,  “inzâl”  bir şeyi def’a-i vâhidde (bir defada) indirmek ma’nâsınadır. Ve enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)’ın a’yân-ı sâbiteleri (esma terkipleri), rahme-i rahîmiyye ile merhûm (rahim’in rahmeti isabet etmiş) olup, mazhar (görünen mahâll) oldukları ism-i hâs iktizâsınca (tasarrufunda olduğu kendisindeki isim gereğince), mertebe-i Ahadiyyet’in mâ-dûnu (aşağısında) olan mertebe-i Vâhidiyyette, a’tıyyât-ı İlâhiyye (İlâhi ihsanlar) kendilerine def’aten nâzil olur (bir defada iner).  Çünkü isti’dâdât-ı gayr-i mec’ûllerinin iktizâsı (kendisindeki potansiyelin, istidâdının gereği) budur. Ve mertebe-i şehâdette (madde âlemde) zuhûr ettikleri hînde (meydana çıktıklarında) , ism-i hâsları hazînesinde meknûz (kendisinde tasarruf eden isimlerde mevcût, gizli hazineler) olan hikem (hikmetler) isti’dâd-ı mec’ûlleri (gizli kalmış istidâtları) inkişâf ettikçe, (geliştikçe) peyderpey (birbirinin ardı sıra) ve tedrîcen (aşama, aşama) nâzil olur (iner) . Nitekim Hak Teâlâ buyurur: .............. (Hicr, 15/21) İşte bu âyet-i kerîmede / tedrîcen nüzûl (aşama aşama inme) ma’nâsına  “tenzîl”  masdarı isti’mâl buyrulmuş (kullanılmış) ve hazret-i şehâdette her bir şeyin tedrîcen nüzûlüne (yavaş yavaş, aşamalı olarak inmesine) işâret olunmuştur.

“Hikem”  “hikmet”in  cem’idir (çoğuludur) . Ve hikmet, hakayık-ı eşyâya (varlıkların hakikâtine) gereği gibi ilim ve o ilim muktezâsınca (gereğince) amelden (fiillerden) ibârettir. Bunun için hikmet, ikiye inkısâm etti (ayrıldı) . Birisine  “hikmet-i ilmiyye” (ilmin hikmeti) , diğerine  “hikmet-i ameliyye”  (yapılan işlerin hikmeti) tesmiye olundu (olarak adlandırıldı).  Halbuki  “ma’rifet”  hikmet gibi değildir. O, yalnız hakayıkı (hakikâtleri) gereği gibi idrâktir (anlamaktır) . Ve  “ilim”  ise hakayıkı (hakikâtleri) ve onların levâzımını (gerektirdiklerini) idrâkten ibârettir. Bu sebeple tasdîka (doğrulanmış, onaylanmış olana)  “ilim”  ve tasavvura (zihinde şekillendirmeye, hâyal etmeye)  “ma’rifet”  tesmiye olundu (adı verildi) . İşte bundan dolayı cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.)  “münzilü’l-maârif”  (indirilen marifetler) vey⠓münzilü’l-ulûm”  (indirilen ilimler) demeyip  “münzilü’l-hikem”  (indirilen hikmetler) buyurdu.

“Kulûb”  “kalb”in  cem’idir (çoğuludur) .  Ve  “kalb”,  sıfât-ı ilâhiyye (ilâhi sıfatlar) ile hassâis-ı kevniyye (varlıkla ilgili, kozmik özelliklerin) beynini câmi’ (toplamı arasında) olan bir hakikâtten ibârettir. Ve bu hakikâtin kalb-i sanevberîye (çam fıstığı kozalağı şeklindeki kalbe) taalluku (ilgisi)  ve taaşşuku (sevmesi, âşık olması, muhabbeti) vardır. Ve ona  “kalb”  tesmiyesi (denilmesi), mevcûdâtın  “lübb”ü (özü)  olduğundan nâşîdir (dolayıdır) .  Zîrâ bir şeyin  “lübb’ü,  (özü) onun kalbidir. Veyahut esmâ ve sıfâtın deverânı (dönüşümü) hasebiyle, kesîrü’l-inkılâb (çok değişme) olmasından dolayıdır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz, .................................. ya’nî  “Kalb, Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasındadır; onu dilediği vech ile (tarafa, yöne)  döndürür”  hadîs-i şerîfiyle buna işâret buyurmuş; ve iki parmakla Hak Teâlâ Hazretlerinin  “Celâl”  ve   “Cemâl”  sıfatlarını murâd etmiştir.

“Kelim” “kelime”nin  cem’idir (çoğuludur) .  Ve  “kelime”den  murâd  “her bir mevcûdun ayn”ıdır (kendisidir).  Zirâ onlar, nefes-i Rahmânî (Rahman’ın nefes vermesi, nefsi) ile zuhur etmiştir (meydana çıkmıştır). Nitekim, insanın hîn-i tekellümünde, (konuşmasındaki) kelimât, nefes-i insânî (insanın nefesi) ile zâhir olur (meydana gelir) . Ve cenâb-ı Şeyh (r.a.), Fütûhât-ı Mekkiyye’nin yüz doksan sekizinci bâbında (bölümünde) buyururlar ki: “Mevcûdâd bitmek tükenmek bilmeyen kelimâttır. Allah Teâlâ vücûd-i İsâ (a.s.) hakkında ......................... (Nisâ, 4/171) buyurdu. Ve o İsâ (a.s.)’dır. Ve mevcûdâtın kelimât olduğuna Hak Teâlâ Hazretlerinin ........................... (Kehf, 18/ 109) kavl-i şerîfi delîldir. Ve Şeyh-i Ekber (R.a.) Efendimizin burada  “kelim”den  murâd-ı âlîsi, (anlatmak istedikleri) atyeb-i kelimât-ı ilâhiyye (en güzel ilâhi kelimeler) olan Enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)’ın zevât-ı şerîfeleridir. (Peygamberlerin temiz, şerefli zatlarıdır) Ve  “hikem”  (hikmetler) onların kulûb-i şerîflerine (kalblerine) , ya’nî hakîkâtlerine mertebe-i ilimde def’aten (bir defada) ve mertebe-i şehâdette tedrîcen (aşamalı) nâzil olur.

“Emem”  hemzenin fethiyle  “akreb ve müstakîm”  (kısa ve doğru) ma’nâsınadır. Ve tarîkın akreb (yolun kısası) ve müstakîmi (doğru olanı) dîn-i İslâm’dır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: .......................(âl-i İmrân, 3/ 19) ya’nî  “Muhakkak Allah’ın indinde dîn İslâm’dır. Ve kitâp verilen kimseler ihtilâf etmediler. (karşı çıkmadılar) ”  Ve âyet-i kerîmeden dahi anlaşıldığı vech (yönü) ile dîn-i İslâm, yalnız dîn-i Muhammedî değildir. Kendilerine kitâp verilen Enbiyâ (a.s.)’ın  getirdikleri edyânın kâffesi (dinlerin hepsi) dîn-i İslâm’dır. Zirâ İslâm  “inkıyâd”  (teslim olma) ma’nâsınadır. Bu bahsin tafsîli Fass-ı Ya’kübî’de gelecektir. Binâenaleyh (nitekim) hadd-i zâtında dinde ihtilâf (anlaşmazlık, aykırılık) yoktur. Tarîk-ı müstakîm (doğru yol) Ahadiyyet (teklik) üzeredir. Rûy-i zemînde (yeryüzünde) dîn sebebiyle vâkı’ olan ihtılâf, (anlaşmazlık) her dîn ulemâsının (din bilgininin) ağrâz-ı şahsiyyelerinden (şahsi maksadından) tevellüd etmiştir. (doğmuştur) Nitekim âyet-i kerîmenin mâ-ba’di (sonrası) olan ................................................ ya’nî  “Onlar ancak kendilerine ilim geldikten sonra beynlerinde hased (aralarında çekemezlik) ve hubb-i riyâset (baş olma sevgisi) ve menâfi’-i dünyeviyye (dünya menfaâtleri) gibi ağrâz-ı nefsâniyyeden (nefislerinin isteklerinden) dolayı ihtilâf ettiler (anlaşmazlığa düştüler) ”   kavli (sözü) şahiddir. Çünkü Enbiyâ (a.s.)’ın getirdikleri  edyânın kâffesi (dinlerin hepsi) tevhîde (bir’lemeye) da’vetten ibârettir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ............................................ (âl-i İmrân,3/ 64)

Ya’nî  “Ey Habîbim de ki: Ey ehli kitâb bizimle sizin aranızda müsâvî (eşit) olan kelimeye geliniz ki, o da Allah’ın gayrisine tapmamaktır.”  Şu halde hangi Nebî’nin ümmeti olursa olsun, onun zamânında nâzil olan (inen) kitâbın ahkâmına (hükümlerine) inkıyâd (teslim olup) ve itâat ile amel ederse Hakk’a vâsıl olur (Allah’a erer) .  Zirâ, bu dîn tarîkın akrebi (yolun kısası) ve müstakîmidir (doğru olanıdır) .   Fakat ondan sonra gelen Resûl’ün getirdiği kitâba îmân ve onun dîni ile amel etmeyen kimselerin tevessül ettikleri (inandıkları) dîn-i atîk (eski din) tarîk-ı baîd (uzun yol) olacağından, Hakk’a îsâl (Allah’a ulaşma) husûsunda fâidesi kalmaz. Zîrâ o kimse, Enbiyâ beynini tefrîk etti (Peygamber’den ayrıldı) ve tarîkın ahadiyyetini (yolun tekliğini) idrâk edemedi. Halbuki dîn-i Muhammedî’ye tevessül edenler (inananlar): .................................. (Bakara, 2/285) dediler.

“Makam-ı akdem”den (ilk makamdan) murâd  “makâm-ı akdes”tir (en kudsi, en mukaddes makamdır) ki, Ahadiyyet-i Zâtiyye (Ahad ve Zât) mertebesidir. Ve hazret-i ilmiyyede (ilim mertebesinde) sâbit olan a’yân (ilmi sûretler) ve onların isti’dâdâtı (istidâtları),  evvelen (ilk önce) bu Ahadiyyet-i Zâtiyye menba’ından (Ahad olan Zât kaynağından) feyezân eder (taşar). Ondan sonra ruhâniyyet (rûhlar mertebesine) ve cismâniyyet mertebelerine nâzil olurlar (inerler) .  Onun için Ahadiyyet-i Zâtiyye mertebesine  “makam-ı akdem” (ilk makam)  ta’bîr buyuruldu (denildi).  Gerçi hadd-i zâtında cemî’-i merâtib (bütün mertebeler) vücûd-i mutlak-ı Hakk’ın (mutlak vücût sahibi olan Hakk’ın) esmâ ve sıfâtı hasebiyle vâkı’ olan (gerçekleşen) tenezzülâtından (inmelerinden) ibâret olduğu cihetle (yönüyle) o vücûd, kıdem (evveli olmamak) ve hudûsten (sonradan meydana gelmekten) münezzehtir (temiz, arıdır).  Ve merâtibin kâffesi (mertebelerin hepsi) müsâvîdir (eşittir).  Velâkin, i’tibârât-ı akliyye (akıl zan etmesiyle) kıdem (evveli olmama, evveli olmayacak kadar eskilik, kadim olma) ve hudûs (sonradan meydana gelmek) ile muttasıftır (sıfatlanmıştır). Nitekim aklın indinde (akla göre)  “Mürîd”  olmak için evvelen  “Âlim”  olmak lâzımdır. / Ve âlim olmak ise, ancak  “Hayy”  olduktan sonra mümkün olur. Ve bi’l-cümle (bütün) Esmâ ve Sıfât, Zât’ın sübût-i vücûdundan (vücûdunun meydana gelmesinden) sonra sâbit (var) olur. Akıl indinde (akla göre) hüküm böyledir. Binâenaleyh (nitekim) nâzil olan (inen)  “hikem”  (hikmetler) dahi bu  “makam-ı akdem”den  (Ahadiyyet mertebesinden) zuhûr eder.

“Milel”  “millet”in  cem’idir, (çoğuludur) ve  “millet”   “dîn”  ma’nâsınadır.

“Nihal”  “nihle”nin  cem’i (çoğulu) olup  “mezheb”  ve  “akîde” (iman) ma’nâsına gelir.

İmdi turuk-ı Enbiyâ (a.s.) (Peygamberlerin yolları) aslında vâhiddir (Tektir) . Edyânın (dinlerin) ve şerîatlerin ihtilâfı (anlaşmazlıkları) kendi ümmetlerinin (cemaatlerinin) ihtilâf-ı isti’dâdından (istidâdlarının uyuşmamasından) neş’et eder (çıkar).  Zîrâ her bir asırda yaşayan akvâmın (kavimlerin) idrâk ve isti’dâdları mütefâvittir (birbirinden farklıdır). Ve her bir Nebî’ye verilen ilm-i Risâlet (Risalet ilmi) ümmetinin isti’dâdına (toplulukların kapasitesine) göredir; ondan ne ziyâde (fazla) ve ne de noksandır. Çünkü o ilm-i Risâlet (Risalet ilmi) onların isti’dâdından ziyâde (fazla) olsa, hîn-i teblîğde (ilmi açıklama esnasında) teklif-i mâ-lâ-yutak olur. (güç olur,anlayamazlar) Ve noksan olsa, herkese kendi hakkı verilmemiş olur; bu ise zulümdür. Halbuki Hak Teâlâ Hazretleri hakîmdir; her şeyi güzel tertîb buyurur ve herkese kendi hakkını verir. İşte edyân (dinler) ve mezâhibin (mezheplerin) ihtilâfındaki hikmet (anlaşamamanın sırrı) budur. Ve bu ihtilâf (uyumsuzluk) tarîkın ahadiyyetine (yolun tekliğine) halel (eksiklik) vermez. Zîrâ Enbiyâ (a.s.) şerîatlerini menba’-i vâhidden (tek kaynaktan) ahz ederler (alırlar). Ve cümlesi (hepsi),  câmi’-i cemî’-i esmâ ve sıfât (bütün esmâ ve sıfatları kendinde toplamış) olan  “Allah”a  da’vet ederler. Binâenaleyh (nitekim), kâffesinin (hepsinin) getirdiği dîn, dîn-i haktır (gerçek dindir) .  Şu kadar var ki, bu şerîat onların isti’dâdâtına ve kabiliyyetlerine göredir. Ve bunun sırrı budur ki, Hak Teâlâ Hazretleri, her anda bir şe’n (iş, fiil) ile tecellî buyurur (meydana getirir) ve tecellîde (oluşumlarda) aslâ tekrâr yoktur. Çünkü esmâ ve sıfât-ı İlâhiyye (Allah’ın isimleri ve sıfatları) nâ-mütenâhîdir (sonsuzdur).  Bi’t-tabî’ (tabii olarak) onların mezâhiri (görüldüğü mahaller) dahi o nisbette (ölçüde) olmak lâzım gelir.

Ve Allâh’ın rahmeti ve selâmı, hazâin-i  cûd ve keremden kıyl-ı akvem ile himmetlere imdâd eden Hz. Muhammed ve onun Âl’i üzerine olsun (2).

Ma’lûm olsun ki, “salât” Allah tarafından rahmet ve melâike tarafından istiğfâr (tövbe) ve abd (kul) tarafından duâ (Allah’a yalvarma) ve huzû’dur (alçak gönüllülüktür) . Ve rahmet-i İlâhiyye (Allah’ın rahmeti) her şeyin isti’dâdı ve talebi (isteği) hasebiyle o şeye taalluk eder (alâkalıdır). Binâenaleyh (nitekim) rahmet (koruma),  âsîler ve müznibler (günahkârlar) üzerine cânib-i Hak’tan (Hak tarafından) afv ve mağfiret (af edilme ve günahları bağışlanma) ile tecellîdir (oluşur). Ve afv ve mağfiretten (bağışlanmadan) sonra, abd (kul) cennetle mütena’im (hoşnut, rahat) olur. Mutî’ (müminler) ve sâlihler üzerine cennet ve rızâ ve lika (kavuşmak) haktır ki, bunlar da gözler görmedik ve kulaklar işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik (hatıra gelmedik) niam-ı İlâhiyyedir. (İlâhi nimetlerdir)

Ve ârifîn üzerine olan rahmet ise, bu niam (nimetler) ile berâber ulûm-i yakîniyye (Hakk’a olan yakınlık, ilmel yakîn) ve maârif-i hakîkıyye ifâzasıdır (hakikât bilgisidir).

Ve enbiyâ (a.s.) ile Evliyâdan muhakkıkîn ve kâmilîn ve mükemmilîn (kemâle erenler, erdirenler) üzerine olan rahmet ve tecelliyyât-ı Zâtiyye (Zât’ın oluşumlarında) ve esmâiyye (esmâ) ve sıfâtiyye (sıfat) ve cennât-ı a’mâl (amel cennetleri) ve sıfât ve Zât’tan merâtib-i cinânın (sıfat ve Zât cennetleri mertebelerin) a’lâsıdır.

Ve rahmet (S.a.v.) Efendimiz’in kalb ve rûhuna müteallıktır (ilgilidir). Onun kemâl-i isti’dâdından (istidâdının kemâlinden) ve kuvvet-i talebinden nâşî (şiddetli arzusundan dolayı) ,  Hakîkat-i Muhammediyye tecelliyât-ı Zâtiyye ve esmâiyye  mertebelerinin en a’lâsıdır. Ve onun feyzi bi’l- cümle envârın (bütün rûhların) menba’ı (kaynağı) olan ism-î câmi’-i (isimleri kendinde toplamış olan) ilâhîden vâkı’ olur (gerçekleşir). Ve işte bunun için Hak Teâlâ: .................................  (Ahzâb, 33/56) / buyurur. Ve Hakîkat-ı Muhammediyye bi’l- cümle hakayıkı (bütün hakikatleri) câmi’ olduğundan (topladığından) , rahmet-i İlâhiyye (Allah’ın rahmeti) kâffe-i hakayıka (bütün hakikâtlere) bu makamdan tevzî’ olunur (paylaştırılır) .  Binâenaleyh (nitekim) (S.a.v.) Efendimiz’e getirilen salât, herkesin kendi nefsi için taleb-i rahmeti (rahmeti  istemeyi) mütezammın olur (kapsar) . Zîrâ rahmet-i İlâhiyye (Allah’ın rahmeti) hakîkat-i Muhammediyye’ye nâzil olmadıkça (inmedikçe) , onun cüz’iyyâtı (kısımları) olan hakayıka (hakikâtlere) vâsıl olmaz (ulaşmaz).

Ve melâike  “Allah”  ism-i a’zamının hâdimleri (hizmetkârları) olan esmânın mezâhiridirler (görüldükleri mahaldir).  Ve hâdimin (hizmetçinin) kendi seyyidine (efendisine) mütâbeati (uyması) tabîîdir. Ve (S.a.v.) efendimiz, ise  “Allah”  ism-i câmi’inin mazharı (isimleri kendinde toplamış olan Allah isminin açığa çıktığı yer, mahal) olup, kendi hakîkatinin câmi’ (toplamı) olduğu bi’l-cümle mezâhir (hepsinin görüldüğü mahaller) için istiğfâr (tövbe) buyurduğundan melâike-i kirâm (Allah’a yakın melekler) dahi, o hazrete ittibâan (uyarak) istiğfâr (tövbe) ederler. Şu halde (S.a.v.) Efendimiz her bir  “ayn”ın  (manânın, hakikatin) himmetine (gösterdiği gayrete) imdâd (yardım) eder. Ve a’yânın himemi, (manâların gayretleri) o a’yânın (ilmi sûretlerin) kendi kemâllerine vusûlü (ulaşması) için masrûftur (sarf edilmiştir) .  Bu kemâl tarîk-ı îmanda (iman yolunda) olduğu gibi, tarîk-ı küfürde (küfür yolunda) dahi olabilir. Zîrâ her bir mazhar (tecellinin göründüğü yer) , kendi Rabb-i hâssı (tasarrufu altında olduğu isim) olan ismin tarîk-ı müstakîminde (doğrultusunda) yürür. Ve o ismin nihâyet-i tarîkı (son bulduğu yol),  kendi mazharının (göründüğü mahallin) kemâlidir. Bu bahsin tafsîli Fass-ı İsmâîlî ile Fass-ı Hûdî’ de gelecektir. Ve  “himmet”e  müteallık (alakalı) izâhât da fass-ı Lûtî’ dedir.

“Hazâin”, “hazine”nin  cem’idir (çoğuludur). Ve  “hazîneler”den  murâd, hakayık-ı ilâhiyyedir (İlahi hakikatlerdir) ki, onlara  “esm┠ ve  ”sıfât” ta’bîr olunur (denir).

“Cûd” (karşılıksız ihsan, bağış) istihkaka (hak kazanmaya) ve talebe (istemeğe) hâcet (lüzûm) kalmaksızın vâki’ olan (gerçekleşen) ihsan (bağış) mânâsınadır ki, Hakk’ın sıfât-ı Zâtiyyesidir (Hakk’ın Zâtına ait sıfatıdır). Zîrâ, atâyâ-yı Zâtiyye (istidât) için istihkak (kazanmak) ve taleb (istemek) şart değildir. Bu atâyâ iktizâ-yı Zâtîdir (İstidâdının gereğidir).

“Kerem” bunun aksinedir. Zîrâ kerem (hak kazanmak için yapılan ihsân, bağış) için kabilin (isteklinin) istihkakı (kazanması) ve talebi (istemesi) lâzımdır. Ve kerem (ihsân)  atâyâ-yı esmâiyye (istidâdı meydana getiren esmâların) netîcesidir. Atâyâ-yı Zâtiyye (istidâd) ve esmâiyye (esmâlar) hakkında tafsîlât (açıklama) / Fass-ı Şîşî’de gelecektir. ......................  de  “kıyl”,   “kavl”  (söz, deyiş) manâsınadır.  “Akvem,”  (en doğru)   “asdak”  (en sadık)  ve  “a’del”   (en adil) ve  “müstakîm” (doğru, düz)  ma’nâsına gelir. Ve .................... kelâmı,  “mümidd”e müteallıktır (ilgilidir). Ya’ni (S.a.v), asdak (en sadık) ve a’del (en adil) olan kavl (söz) ile, her bir  “ayn”ın  himmetine imdâd eder (her bir manâya gösterdiği gayretin karşılığını vererek yardım eder) ki, o kavlde vücûhdan (sözler bakımından) bir vech (yön) ile inhirâf  (sapma) ve i’vicâc (eğrilik) yoktur. Zîrâ Hakîkat-i Muhammediyye cemî’-i esmâ ve sıfât-ı İlâhiyye’yi câmi’ (bütün ilâhi esmâ ve sıfâtları kendinde toplamış) olan ve kâffe-i hakayık-ı vücûbiyye (hakikâtlerin hepsine lâzım olan) ve imkâniyyenin (imkânların) me’haz-i feyzi (fışkırdığı kaynak) bulunan mertebe-i İlâhiyye’dir. Binâenaleyh (nitekim) (S.a.v.) Efendimiz, kendi hakîkatinden kendi cüz’iyyâtına (kısımlarına) , her bir mertebede imdâd (yadım) eder.

<Devam Edecek>

Derleyen : Asliye Tavşan
http://sufizmveinsan.com

24.07.2001

 


Üst Ana sayfa e-mail