DÎBÂCE-İ

15.Bölüm


Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyrulur: ....................... (Nisâ, 4/145).

/ İmdi mâdemki Hak Teâlâ nefsini "Zâhir" ve "Bâtın" olmakla vasfetti (vasıflandırdı) ve ism-i Zâhir'in mazharı (zahir isminin çıktığı mahal) olmak üzere âlem-i şehâdeti (içinde bulunduğumuz âlem) ve ism-i Bâtın'ın mazharı (batın isminin çıktığı mahal) olmak için dahi âlem-i gaybı (gizli, görünmeyen alemleri) yarattı ve mâdemki insan şehâdeti, ya'nî cismâniyyeti ile zâhiri; (meydanda olanı) ve gaybı ya'nî rûhâniyyeti ile bâtını (gizli, görülmeyeni) idrâk ediyor; şu halde cesed-i müsevvâ (ceset hükmünde) olan âlem (evren) "şehâdet", ve bu cesed-i müsevvânın (ceset durumunda olanın) rûhu olan ve Âdem'den (İnsandan) ibâret olan halîfe  "gayb"dır. (Gizli, görülmeyendir.) Zîrâ ma'nâ sûret perdesi arkasında muhtefîdir. (gizlenmiştir.) Nitekim, bu ma'nâya işâreten cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) buyurur:

Beyt:

(Îzâhan tercüme) Âdem'in sûret-i cismânîsi (madde bedeni) olan bu heykel,  bu kalıb bir nikâb (örtü) ve perdeden ibârettir. Bu sûrete taalluk eden (ait olan) ma'nâ ki, hakîkat-i insâniyyeden (insanın hakikâtinden) ibârettir ve bu hakîkat ise, sûret-i İlâhiyye’den (İlâhi sûretlerden, manâlardan) ibâret ve "Allah" ism-i câmi'inin mazharıdır (bütün isimleri kendinde topladığı mahaldir). Ka'be-i muazzama ( yüce, ulû kâbe) mazhar-ı ism-i Zât (Zât’ın görüldüğü yer, mahal) olmak i'tibâriyle, nasıl ki bi'l-cümle (bütün) secdelerin kıblesi olmuş ise, mazhar-ı ism-i Zât (Zât’ın görüldüğü yer, mahal ) olan bizim hakîkatimiz dahi öylece secdelerin kıblesidir. Ve bu ma'nâya işâreten Ebu'l-Hasan Harkânî (r.a.): ....................... ya'nî "Eğer benim hakîkatimi ârif olaydınız, (bilseydiniz) bana secde ederdiniz" buyurmuştur.

İşte bu sırdan dolayı, selâtîn-i sûriyye (sultan olan sûret) kendi teb'asiyle (kendisinde kendine tâbî olanlarla) dâimâ ihtilât etmeyip (karışmayıp) kendi sarayında ihticâb eder (oturur, gizlenir).  Hadd-i zâtında Sultan,  sûreti i'tibâriyle (sûretinden dolayı), efrâd-ı reâyâdan (idaresi altında bulunanlardan) mümtâz (ayrılmış) değildir. Fakat onda îcâb-ı saltanat (saltanatının gereği) olarak; bir izzet ve azamet ma'nâları vardır ki, bu i'tibârla teb'asından (kendisine tâbî olanlar gerekçesiyle) mümtâzdır (ayrılmıştır) .  Bu ma'nâlar ise "gayb"dır (bilinmezler). Ve gayb (bilinmeyen, görülmeyen) ihticâbı iktizâ eder (gizli, saklı olandır). Sûret ma'nâdan münfekk (ayrılmış) olmadığı için, sultânın sûreti manâsına tebean (uyarak) ihticâb eyler (gizlenir).

Ve Hak Teâlâ Hazretleri, kendi nefsini hucüb-i zulmâniyye (zûlüm perdeleri) ile vasfeyledi (sıfatlandırdı) ki, onlar, mâddiyyûnun (maddecilerin) "madde" ta'bîr eyledikleri (dedikleri) ecsâm-ı tâbîiyyeden (tabiata mensûp cisimlerden) ibârettir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz buyururlar: ................................................ ya'nî "Muhakkak Allah Teâlâ'nın nûrdan ve zulmetten yetmiş bin hicâbı (perdesi) vardır" / Ve kezâ Hak Teâlâ nefsini hucüb-i nûrâniyye (nûr perdeleri) ile vasf etti (vasıflandırdı) ki, onlar da ervâh-ı latîfedir (şeffaf olan rûhlardır). Şu halde hakîkat-i vücûdu (vücûdun hakikâtini) madde vâsıtasıyla arayan maddiyyûn (maddeciler), vücûd-i hakîkînin (evrenin) perdesine (madde yapısına) ve nikâbına (örtüsüne) yapışmış kalmışlardır. Ve mertebe-i rûhâniyyette arayan ve ezvâk-ı rûhâniyyeye (rûhûn zevkine) dalan mü'minîn dahi ayn-ı hâl (kendi hali) içinde hayrete düşmüşlerdir. Böyle olunca âlem, (evren) kesîf (yoğunlaşmış madde) ile latîf (şeffaf, nûr) arasında vâkı' (var) olmuştur. Ya'nî ma'nâsı i'tibâriyle latîf (şeffaf) ve sûreti (madde yapısı) i'tibâriyle kesîftir (maddedir) .  Gerek latîf ve gerek kesîf (madde) olan sûretlerde müteayyin olan (görülen) vücûd-i mutlak-ı Hak'tır (Hakk’ın vücûdudur) ki, akl-ı kesîfin (rûha göre kesif olan aklın) idrâk edemeyeceği mertebede eltaftır (en lâtif olan boyuttur, mertebedir).  Ve âlem-i sûret (evrenin madde yapısı) ma'nâya ve âlem-i ma'nâ (evrenin ruhu) da âlem-i sûrete (evrenin madde yapısına) hicabdır (perdedir).  Ta'bîr-i dîğerle (bir başka anlatımla) kesîf, latîfin (madde, ruhun) ve latîf (manâlar) dahi kesîfin (maddenin) hicâbıdır (perdesidir).  Binâenaleyh (nitekim) âlemin sûret-i kesîfesi (âlemin madde sûreti), sûret-i latifesi (manâları) olan kendi zâtına ve hakîkatine ayn-i hicâbdır (kendisi perdedir) . Ve âlem (evren) mâdemki kendi hakîkatine ayn-ı hicâb (kendisi perde) oluyor, şu halde Hakk'ın kendi zâtını idrâk ettiği gibi, âlemin (evrenin) Hakk'ı idrâk edememesi pek tabii bir hâl olur. Vâkıâ âlem (evren), vücûdda kendi mûcidine (yaratıcısına) müftekır (muhtaç) olduğunu ve binâenaleyh (nitekim) ondan mütemeyyiz (başka, ayrı) bulunduğunu bilir. Fakat onun bu bilişi, kendini hicâbdan (perdeden) kurtarmaz. Bu hâle bizim zevkimiz şâhiddir. Bu adem-i idrâk (insan anlayışı), vücûd-i Hak'tan (Hakk’ın vücûdundan) ibâret olan vücûd-i Zâtî’nin vücûbunda, (gerekli, vacip vücûd olan Zât’ta) âlemin (evrenin) hazzı (zevki) olmamasındandır. Vücûd-i Zâtî’nin vücûbunda (Zât’ın kendi vücûdunda) âlemin (evrenin) hazzı ve zevki olmayınca, vâcibü'l-vücûdu (Allah’ın varlığını) ebeden idrâk edemez. İşte vücûd-i Zâtînin vücûbunda (Zât’ın kendi vücûdunda) âlemin (evrenin) hazzı (zevki) olmaması haysiyyetiyle (bakımından) ;  Hak Teâlâ ilm-i zevk (ilim yoluyla, zevkiyle) ve şuhûd (görmek) ile gayr-i ma'lûm (bilinmez) olmaktan  ebeden  zâil (yok) olmaz. Zîrâ âlem hâdistir (evren yaratılmıştır). Ve hâdisin (yaratılmışın) vücûb-i zâtî (Zât) mertebesine adım atabilmesi kâbil (mümkün) değildir. Eğer vücûb-i Zâtî (Zât) mertebesine kadem (ayak) bâsmış olsa, buz gibi eriyip taayyünü (varlığı) kalmaz. Ve sıfat-ı hudûs (sonradan yaratılmış olan sıfatları) kendisinden zâil (yok) olur. Ve o vakit "müdrik" (idrak eden) ve "müdrek" (idrak edilen) ve "idrâk" nisbetleri (sıfatları) şey-i vâhid (tek şey) olup vücûb-i Zâtî (Zât) mertebesinde muzmahil (yok) olur. Nitekim hadîs-i şerîfte bu hakîkate işâret buyurulur......................................... İşte "Rabb'ini görüyor musun?" suâline cevâben Cibrîl (a.s.) Rabb'isi ile kendi arasında hicâb-i zulmânî (zulûm perdeleri) olduğunu beyân buyurup (açıklayıp) yetmiş bin hicâb-ı  nûrânî (nûr perdeleri) olduğunu ve bu hicâbât-ı nûrâniyye (nûr perdeleri) kalkmış olsa, kendi taayyün-i nûrânîsinin (nur olan oluşumunun) muzmahil (yok) olacağını ifâde eylemiştir. Zîrâ cenâb-ı Cibrîl dahi hâdistir (yaratılmıştır) . Ve hâdisin (yaratılmışın) vücûb-i Zâtîye (vacip olan Zât’a) bir adım atabilmesi mümkin değildir. İmdi Hak Teâlâ Hazretleri, ancak teşrîf (şereflendirme) ve ta'zim (saygı) için, Âdem`i, (evrensel boyuttaki İnsan’ı)  "iki el" ile ta'bîr buyurduğu (anlattığı) sıfât-ı mütekâbilesi (zıt sıfatlar) arasında cem' (toplayıcı) etti. Ve Âdem (evrensel boyuttaki İnsan) bu sebeple mazhar-ı Celâl ve Cemâl (Celâl ve Cemâl sıfatlarının açığa çıktığı yer) oldu. Zîrâ Âdem'in (evrensel boyuttaki İnsan) sûret-i İlâhiyye (Allah’ın sureti) üzere olan hakîkati mir'ât-ı (hakiki aynası) Cemâl-i İlâhîdir. (Allah’ın Cemâl sıfatıdır) Ve cismâniyyetinden ibâret olan sûret-i kevniyyesi (madde boyutu olan evren ise) , bu mir'âtın (aynanın) perdesi ve hicâbı (örtüsü) olduğundan, mazhar-ı Celâl'dir (celâl sıfatını açığa çıktığı mahaldir)

Ve işte bunun için Hak Teâlâ İblîs'e: "İki elimle halk ettiğim şeye ser-fürû etmekten seni men' eden şey nedir?" buyurdu. Halbuki o; sûret-i âlem ile sûret-i Hak'tan ibâret olan iki sûret arasında ancak onun ayn-i cem'idir: Ve onlar da Hak Teâlâ'nın yedidir. Ve İblîs âlemden bir cüz'dür. Onun için bu cem'iyyet hâsıl olmadı. Ve bundan dolayı Âdem halîfe oldu: İmdi eğer onu istihlâf ettiği şeyde, onu istihlâf edenin sûretiyle zâhir ­olmaya idi, halîfe olmaz idi. Ve eğer onda, üzerlerine istihlâf olunduğu reâyânın taleb ettiği şeyin kâffesi mevcûd olmasaydı, onlar üzerine halîfe olmaz idi. Zîrâ onların  istinâdı onadır. Böyle olunca muhtâcün-ileyh olan şeyin kâffesi ile kâim olması lâ-büddür. Ve yoksa onların üzerine halîfe değildir. Bu takdirde hilâfet ancak İnsân-ı kârail için sahîh oldu. İmdi onun sûret-i zâhiresini hakâyık-ı âlemden ve onun sûretinden inşâ eyledi. Ve sûret-i bâtınesini de Allah Teâlâ kendi sûreti üzere inşâ etti: Ve bunun için onun hakkında: "Ben onun sem'i ve basarı olurum" dedi. Ve onun "ayn"ı ve "üzn"ü olurum demedi Şu halde iki sûret arasını tefrîk etti (17).

Ya'nî Âdem cem'iyyet-i ilâhiyye (bütün ilâhileri kendinde toplaması) ile müşerref olduğu için, Hak Teâlâ İblîs'e: "İki elimle, ya'nî sıfât ve esmâ-i Celâliyye (Celâl) ve Cemâliyye’mle (Cemâl sıfatlarımla) halk eylediğim (yarattığım) Âdem'e secde ye ser-fürû (itâat) etmekten seni men' eden şey nedir?" diye hitâb (konuştu) ve itâb eyledi (tersledi). Halbuki o "iki el" ile Âdem'i halk etmek (yaratmak), birisi âlemin (evrenin madde yapısı), diğeri Hakk'ın sûreti (evrenin ruhu) olmak üzere iki sûret arasında, ancak Âdem'i cem' etmenin (toplamanın) aynıdır. Zîrâ Hakk'ın sûreti, esmâ-i İlâhiyye (İlâhi isimler) ve sıfât-ı Rabbâniyye (Rabbani sıfatların) hey'et-i mecmûasının (hepsinin toplamının) sûretidir. Ve bu esmâ ve sıfât müessir (tesir edici, etken) ve fa'âl (çalışır) olduğu cihetle (yönüyle) Hakk'ın "veren eli"dir; ve âlemin sûreti (evrenin madde bedeni) ise, âlem-i kevnde (evrenin madde boyutunda) ne kadar sûretler var ise hepsinin hey'et-i mecmûasıdır (hepsinin toplamıdır). Ve suver-i kevniyye (evrenin madde yapısı) müteesir (tesiri kabul eden, edilgen) ve münfail (pasif) olduğu cihetle, Hakk'ın "alan eli"dir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:...................................... (Tevbe, 9/104) Ve İblîs eczâ-yı âlemden (evrenin parçalarından) bir cüz' (parça) olduğu cihetle (yönüyle), Âdem'deki (İnsandaki) cem'iyyet (toplayıcılık) onda yoktur. Zîrâ İblîs'in bâtını olan "Mudill" ismi esmâ-i Celâliyye’den (Celâl esmasından) olduğu gibi, zâhiri (dış görünüşü) olan neş'et-i unsuriyyesi (meydana getiren unsurlar) dahi havâdan ibâret olan müvellidü'l-humûza (oksijen) ile tekevvün eden (oluşan) nârdır (ateştir).  Binâenaleyh (nitekim) onun eczâ-yı unsuriyyesi (madde yapısı) nâr (ateş) ile havâdır. Ve onun cüz'-i a'zamı (büyük bir parçası) olan nâr (ateş) ise, mezâhir-i Celâliyye’ dendir. (Celâl’in çıktığı mahaldir) Şu halde İblîs zâhiren (bedenen) ve bâtınen (rûhen) mazhar-ı Celâl (Celâl’in görüldüğü yer) olduğundan yed-i şimâl (sol el) olan Sıfat-ı Celâliyye ile (Celâl sıfatıyla meydana gelmiş) mahlûktur. Bu sebeple İblîs'in hakîkati olan ism-i Mudill ıdlâl (şaşırtma), hîle, küfür, cühûd (inkâr), hıkd (kin) ve hâsed gibi sıfâtı hâizdir (sahiptir). Ve neş'et-i unsuriyyesi (kendisini meydana getiren unsûrlar) olan nâr (ateş) dahi isti'lâ (üstün gelme), kibir, tasallut (sataşma) ve ceberût (kibir) gibi sıfât-ı kahriyyeyi (kahredici sıfatları) iktizâ eder (gerektirir). Âdem'e (İnsan’a) gelince onun bâtını (rûhû) "Allah" ism-i şerîfi olduğu ve bu ism-i a'zam Celâl'i ve Cemâl'i bi'l-cümle esmâyı (Celâl ve Cemâl bütün esmayı) câmi' bulunduğu (kendinde topladığı) gibi, onun zâhiri (bedeni) olan neş'et-i unsuriyyesi (kendisini meydana getiren unsurlar) dahi mezâhir-i Celâliyye’den (Celâl sıfatının göründüğü yer) olan nâr (ateş) ile havâdan ve mezâhir-i Cemâliyye’den (Cemâl sıfatının göründüğü yer) olan mâ' (su) ile türâbdan (topraktan) mürekkebdir (birleşiktir).  Binâenaleyh (nitekim), onun hakîkati olan "Allah" isminde ism-i Mudill (delâlete sevk eden) ve zâhirinde nâr (ateş) mündemic olduğu (bulunduğu) cihetle (yönüyle),  bâlâda (yukarda) zikr olunan sıfât-ı mezmûmeyi (beğenilmeyen sıfatlara) hâvî (sahip) olduğu gibi, "Hâdî" (doğru yolu gösteren) ism-i şerîfinin muktezâsı (gereği) olan hidâyet, istikâmet, îmân, ikrâr (tasdik etme), kabûl, teveddüd (sevgi, dostluk) ve hayır-hâhlık (hayırseverlik) gibi sıfâtı ve neş'et-i unsuriyyesinin (meydana getiren unsurlar) cüz'-i a'zamı (büyük bir parçası) olan mâ' (su) ile türâbın (toprağın) muktezâsı (gereği) olan tezellül (kendini hor ve hakîr gösterme), tevâzu', adem-i tasallut (sataşmanın olmaması) ve hilim (yumuşaklık) gibi sıfât-ı hamîdeyi (beğenilen sıfatları) şâmildir (kapsamına almıştır).  Eğer Âdem'de yed-i şimâlin (sol elin) ahkâmı (hükümleri) olan sıfât-ı İblîsiyye (İblîs’e ait sıfatlar) gâlib (üstün) olursa, kendisi ashâb-ı şimâlden (sol tarafın sahipleri) olup "el-cinsü maa'l-cins" îcâbınca mahall-i Celâl (celâl yeri) olan cehenneme ve eğer yed-i yemînin (sağ elin) ahkâmı (hükümleri) olan sıfât gâlib (üstün) olursa mahall-i Cemâl (Cemâl yeri) olan cennete dâhil olur (girer). Nitekim âyet-i kerîmede işâret buyurulur: ............................................  (Şûrâ, 42/7), /

Beyt:

(Tercüme) "Eğer senin evsâf (sıfatların) ve ahlâkın iyi olursa, ey iyi huylu, sekiz cennet sensin. Ve eğer sıfât-ı zemîmenin (beğenilmeyen sıfatlara) giriftârı (düşkün) oldun ise, cehennem de sensin, azâb-ı ebedî de sensin. Cihanda her kimin ahlâk-ı hamîdesi (beğenilen huyları) varsa, o kimsenin cânı esrâr-ı Hakk'ın mahzeni olur. Cehennemin mayası nedir? Kötü ahlâktır. Kötü ahlâk râh-ı Hakk'ın (Hak yolunun) seddi (engel) ve mâni'idir. Ey oğul, ahlâk ve evsâfın kâffesi (sıfatların hepsi) , her zaman birtakım sûretlerde temessül eder (şekle, sûrete girer).  Onlar, sana ba'zan nâr (ateş) ve ba'zen nûr; ba'zan da cehennem ve ba'zan cennetler ve hûrîler sûretinde görünür. Eğer ayne'l-yakîn sâhibi isen benim bu söylediğim şeylerin istidlâl (akıl yürüterek) ve taklîd tarîkından (taklit etme yoluyla) değil, belki keşif cihetinden (Allah’ın bildirmesiyle) olduğunu anlarsın."

İşte İblîs Âdem'de, (insanda) böyle bir cem'iyyet (toplayıcılığa) hâsıl (sahip) olduğunu ve kendisinde bu cem'iyyetin (toplayıcılığın) bulunmadığını bilmedi. Âdem'i (insanı) dahi kendi hâline kıyâs edip (kendisiyle karşılaştırıp) secde ve ser-fürû (itâat) ile emr olundukda, bâtınının (rûhûnun) ve zâhirinin (bedeninin) iktizâsına tebean (gereğine uymaya) istikbâr etti (kendini büyük gördü).  Ve kendi taayyünü (oluşumu) ile Âdem'in (insanın) hakîkatinden mahcûb (perdeli) olduğu için, Hak Teâlâ onu verâ-yı hicâba (huzurundan) tard etti (kovdu) .  Zîrâ / İblîs'in muktezâsı (İblis’e lazım olan) bu idi. Hak Teâlâ Hazretleri hakîm-i mutlaktır; hükmünü mahalline vaz' eder (yerine getirir) ve hükmünde aslâ kimseye zulm (eziyet) etmez.

Şu hakîkat ma'lûm olsun (bilinsin) ki, bâlâda (yukarıda) birçok mahallerde (yerlerde) dahi îzâh olunduğu (açıklandığı) üzere, kisve-i taayyüne (oluşum elbisesine) bürünen vücûd-i vâhid-i Hak'tan (tek vücûd sahibi olan Hak’tan) gayrisi (başkası) değildir. Bu taayyün (meydana gelen beden) dediğimiz perde, müteayyîn olan (meydana çıkan) vücûd-i Hak üzere (Hakk’ın vücûdundan) istilâ edip (kendini üstün görerek) onu setr eder. (örter) Maahâzâ (bununla beraber), bu taayyün (oluşum) perdesinin sebâtı (kalıcılığı) yoktur.  ............................. (Kasas, 28/88) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu vech (yönü) ile vücûd-i Hakk'ın nûru, ânen-fe-ânen (git gide) bu perdeleri yırtar. Şu halde taayyün  (meydana gelen beden) Zât-ı Hakk'a nazaran (göre) "mel'ûn" (lânetlenmiş) ve "matrûd" (kovulmuş) olur. Ey tâlib-i irfân (irfanı isteyenler), eğer sen bu taayyün (oluşum) perdesinin arkâsında Hakk-ı müteayyini (meydana çıkanı Hakk’ı) müşâhede edersen (görürsen), hakîkati hicâbda (Hakk’ı perde arkasından) müşâhede etmiş (görmüş) olursun. Ve seni "ben, ben" demeğe sevk eden şey, ancâk taayyününden (oluşumundan, beden olmandan)  ibârettir.

Gülşen-i Râz'dan beyt:

(Tercüme) "O hakîkat ki, taayyün (meydana gelmesi) ile muayyen (belli) oldu, sen o hakîkate,  esnâ-yı tekellümünde (konuşma esnasında) "ben" dedin."

İmdi bu perdenin sebât üzere (kalıcı) olmadığını yakînen bildin ise, artık "ben, ben" diyecek mecâlin (gücün) kalmaz. Ve eğer bu taayyün (beden) perdesinin arkasında vücûd-i müteayyin (oluşmuş, beden olmuş) olan Hakk'ı müşâhede etmezsen (görmezsen),  taayyün (bedenin) ile hicâba düşersin (perdelenirsin). Ve kendi taayyünün (oluşumun) kendi nefsine hicâb (perde) olur.

Gülşen-i Râz'dan beyt:

(Tercüme)"Âlemin taayyünleri (evrendeki oluşumlar) senin üzerine târîdir (sende görülür) .  İşte bundan dolayı şeytan gibi; "Benim gibi kim vardır?” dersin.

Ve böyle olan kimse, bu taayyünle (oluşumuyla, bedenle) Zât-ı Hak'tan mel'ûn (lânetlenmiş) ve matrûd, (kovulmuş) olup müteayyin (açık) ve muhtecib (örtülü) olan ayn-ı vâhideyi (kendindeki tekliği) ebeden (asla) müşâhede edemez (göremez).  A'mâl-i hasenesi (yaptığı iyilikler) sebebiyle cennete dâhil olsa bile, taayyünât-ı cinâniyye (cennetlik oluşumu, yaratılması) ile Hak'tan mahcûb (perdeli) olup, bunlarla meşgûl olur:

Devam Edecek>

Derleyen : Asliye Tavşan
http://sufizmveinsan.com

30.10.2001

 


Üst Ana sayfa e-mail