DÎBÂCE-İ

2.Bölüm


Suâl:  Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a) Fütûhât-ı Mekkiyye’nin yüz doksan sekizinci bâbında (bölümünde) buyururlar ki;  “Kelâm ve kavl (söz), Allah Teâlâ için iki na’ttir(niteliktir): “Kavl”  (söz) ile ma’dûma (mevcût olmayana) ismâ eder (duyurur) . Ve o da O’nun ................... (Nahl, 16/40) kavlidir (sözüdür) . Ve  “kelâm”  ile mevcûda ismâ’ eder (duyurur) .  O dahi O’nun: ............................... (Nisâ, 4/164) kavlidir (sözüdür) .   “Halbuki burada cenâb-ı Şeyh (r.a.)  “kıyl” (söz)  kelimesini isti’mâl  buyurdu (kullandı) ;  “kelâm”  buyurması (demesi) îcâb ederdi. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz, âlem-i unsurîde (madde âleminde) , lisân ile irşâd buyurdu (sözlerle doğru yolu gösterdi) ve mevcûda ismâ’ eyledi (duyurdu).

Cevap: Ma’lûm olsun (bilinsin) ki, hakîkât-ı Muhammediyye, Zât ile Esmâ ve hakayık-ı vücûdiyye (hakikâtlerin vücût bulması) ile suver-i kevniyye (kevnî, kainatla ilgili sûretler) arasında berzah-ı câmi’dir (arasını içine alır) .  Ve bu hakîkat (S.a.v.) Efendimiz’in Zât-ı şerîfinde müteayyin olmuştur (meydana çıkmıştır).  Binâenaleyh (nitekim), O’nun Zât-ı şerîfi, (O’nun mübârek zâtı)  Zât-ı İlâhiyye’nin (İlâhî Zât’ın) mazhar-ı ekmeli (en mükemmeli) ve Hakk’ın bi’l-cümle (bütün) sıfâtının ve esmâsının ve ef’âlinin (fiillerinin) meclâ-yı eşmelidir (içine aldığı bir aynadır) . Hak Teâlâ onun zâtında / ve kuvâ (meleki güçlerinde) ve a’zâsında (uzuvlarında) sereyân-ı (yayılması) zâtî ile sârî (yayılmış) olup ................. (Tevbe, 9/6) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu (açıklandığı) üzere, kurb-i ferâiz (yakınlık) makamında o hazretin lisânı üzere nutuk eyledi (konuştu) . İmdi bir kimse bir kemâlin husûlü (meydana gelmesi) veyâ kendi Rabb-i hâssı olan ismin (terkibindeki ağırlıklı ismin) hazînesinden bir atânın vusûlü (istidâdın meydana gelmesi) için sarf-ı himmet ettikte (istek arzu duydukça) ,  o ma’dûm (yok) olan atâ-yı İlâhî (istidâd) veyâhut Rabb-i hâssı olan (terkibde bulunan ağırlıklı) ismin hazînesindeki kemâl-i matlûb (arzulanan kemâl) için (S.a.v.) Efendimiz’in hakîkat-i câmia-i berzahiyyesi  (kapsamı alanına aldığı hakikâti) “kün”!”  (ol) kavli (sözü) ile kail (söyleyen) olur. Ve o şahsın himmetine (yardımına)   “kün!”  (ol) kavli (sözü) ile imdâd eder (yetişir) . Ve bu kavl (söz), Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinden vâkı’ olan (gerçekleşen) Hakk’ın kavlidir. (sözüdür)

Resûlullah Efendimiz, âlem-i unsurîde (madde âleminde) vücûd-i müteayyinleri (madde bedenleri) lisâniyle söyledikleri vakit, ümmetine  “kıyl-i akvem”  (en doğru söz) ile imdâd ederler (yardım ederler) . Zîrâ  “kıyl-i akvem”  (doğru söz) kelâmı ve lisân-ı zâhir (konuşmak) ile irşâdı (doğru yolu göstermesi) iktizâ eder (gerekir). Çünkü, kavl-i Hakk’ı, (Hakk’ın sözü) a’del (en adil) ve ahsen (en güzel) sûrette kurb-i  nevâfil (yakîn elde edilen nafileler) makamından lisân-ı Hak’la (Hakk’ın diliyle) mevcûda isma’ eyler (söyler) . İmdi, fahr-i âlem Efendimiz’in gerek bâtını (ruhu) ve gerek zâhiri ile (bedeninden) söylediği kavil (söz),  Hakk’ın kavlidir (Hakk’ın sözüdür). Ve onun bâtını (ruhu) ve zâhiri (bedeni) Hakk’ın birer mertebesidir. Binâenaleyh (nitekim), kavl-i bâtınî (batınından, söylenmemiş söz) ile ma’dûma (yokluğuna) ve  “kıyl-i akvem”  (doğru söz) olan kavl-i zâhiri (konuşmak) ile mevcûda (var olduğunu) isma’ eder (anlatılır). Ve onun zâhiri (görüleni, bedeni) ve bâtını (görülmeyeni, ruhu) Hak olunca,  “kavl” (söz) ile  “kıyl-i akvem”, ya’nî  “kelâm”,  Hakk’ın her iki mertebesine göre iki na’t-i ilâhî (iki ilâhi sıfât) olmuş olur.

“Âl”  (şeref sahibi) inde’l-arab (arablara göre),  bilhassa  “ehl-i beyt”e  değil, azîmü’l-kadr (şerefli, ulû) olan bir kimsenin dâire-i husûsiyyetine (yakın çevresine) dâhil olanlara ıtlâk olunur (denir).  Nitekim Kur’ân-ı Kerîmde: ..................... (Mü’min, 40/46) buyrulmuştur. Zîrâ Fir’avn, hayât-ı dünyeviyyede (dünyadayken) bir pâdişâh-i azîmü’l-kadr (büyük bir padişah) olduğu için, onun avene-i hâssasına  (kendisinin özel yardımcılarına) “âl”  ta’bîr buyruldu (denildi).  Binâenaleyh (nitekim),  “âl” ta’bîrinden Resûl (a.s.)’ın bilhassa ehl-i beyti (yakınları) murâd olunduğu (kastedildiği) tahayyül olunmamalıdır (düşünülmemelidir).  Şu halde azîmü’l-kadr (büyük, ulû) olan zevâtın (kişilerin) avene-i hâssasına (yakınlarına)  “âl”  ve azîmü’l-kadr (büyük) olmayan kesânın (kişilerin) avene-i hâssasına (yakınlarına) dahi  “ehl”  lafzı izâfe olunur (kelimesi kullanılır). İmdi Resûl (a.s.)’a karâbet, (yakınlık) ya yalnız sûreten (sûret bakımından) olur; bu da ya dînen veyâ tıyneten (akrabalıktan) olur. Tıyneten (akrabâlıktan) olan karâbet şürefâ (Hz. Hasan soyundan gelenler) ve sâdâtın (Hz. Hüseyin soyundan gelenler) ve dînen olan karâbet (yakınlık) dahi müctehidînden (âyet ve hâdislerden şer’î hükümler çıkaranlardan) ehl-i zâhirin (zâhir ilimlerle uğraşanların) ve sâir ulemâ-i zâhirenin (diğer şerîât âlimlerinin) ve sulehânın (günah işlemeyen kimselerin) ve bi’l-cümle mü’minlerin karâbetleridir (yakınlığıdır).

Veyâhut yalnız ma’nen (rûhen, kalben) olur. Bu da umûmen (her) Evliyâullâh’ın karâbetidir (yakınlığıdır).  Nitekim, Selmân (r.a.) aslen İrânî (İranlı) olduğu halde, (S.a.v.) Efendimiz “Selmân bizdendir”  buyurdu.
Veyâ hem sûreten ve hem de ma’nen olur. Bu sûrette, bu zevât (zâtlar) Resûl (a.s.)’ın makamına kâim olan (duran) halîfe ve imamdırlar. Bunlar da evvel gelen ekâbir-i Enbiyâ (büyük Enbiya) ile, sonra gelen Evliyâ-i kâmilînin (kâmil Evliyânın) karâbet-i mu’tebere-i tâmme (tam yakınlık) evvelen (ilki) sûret ve ma’nâyı câmi’ olan karâbettir (sûret ve manânın birlikte olduğu  yakınlıktır). Sâniyen (ikinci olarak), karâbet-i ma’neviyye-i rûhiyye (manevî yakınlık), sâlisen (üçüncü olarak) karâbet-i sûretiyye-i dînîyye (dini yakınlık), râbian (dördüncü olarak) karâbet-i sûriyye-i  tıyniyyedir (genetik yakınlıktır).

“Ve sellim”.  Allah tarafından  “teslîm”,  Hak Teâlâ’nın mûcib-i naks (noksanlık gereği) olan her bir şeyden selâmeti (korkusuzluğu, eminliği ) îcâb eden (lâzım gelen) ism-i Selâm hazretinden vâkı’ olan (selâm ismi ile gerçekleşen) tecellîsidir (oluşumudur). Mü’minîn tarafından kavlen (söz ile) duâ ve fiilen dahi kerhen (zorla) olmayıp, tav’an  inkıyâd (kendi isteği ile teslim olması) ve istislâmdır (boyun eğmesidir)./

Bundan sonrasına gelince, muhakkak ben mübeşşirede Resûlallah (a.s.)’ı gördüm. O bana 627 senesi Muharrem’inin aşr-i âhirinde, mahrûse-i Dimeşk’ta irâe olundu. Halbuki (S.a.v.)’in yedinde bir kitap var idi. Bana buyurdu ki:  “Bu Fusûsu’l-Hikem  kitâbıdır. Bunu al ve nâsâ ihrâç et! Bununla intifâ’ etsinler! “ (3)

Ya’nî besmeleden ve hamd ü senâdan (şükran duygusundan) ve salât ü selâmdan sonraki beyânâta (açıklamaya) gelince, ben rü’yâ-yı sâdıkada (gerçek, doğru rüyâda) Resûlullah (a.s.)’ı rü’yet ettim (gördüm).  “Rü’yet”  mahsüs (beş duyu ile hissedilebilen) ve mütehayyel (hayâl edilen) ve mümessel (temsîl ve misâl edilen) ve ma’kul olan (akılla bilinen) şeyleri müşâhede etmek (görmek) ma’nâsınadır. Ve  “ibsâr”  (görmek) yalnız mahsüs olan (beş duyu ile hissedilebilen) eşyâyı görmekten ibârettir. Şu halde  “rü’yet”, “ibsâr”dan (beş duyu ile hissetmeden)  eammdır (daha genel, daha geniştir).  Ya’nî her rü’yet ibsârdır (beş duyu ile görülebilir) ve her ibsâr (beş duyu ile görülebilen) ise rü’yet değildir. Binâenaleyh (nitekim) rü’yet çeşm-i zâhir (görme duyusu) ile mukayyed (bağlı) değildir. Belki basîret ve ilim ve akıl ve hayâl ve kalb gözleriyle vâkı’ olan (gerçekleşen) müşâhedeye ıtlâk olunur (görmeye denir).

“Mübeşşire”,  rü’ya-yı sâdıka ve sâliha (gerçek ve doğru rüyâ) demektir. Ma’nâ-yı lügavîsi (lûgat manâsı)  “muğayyire”dir (‘değiştiren’dir). Zîrâ müjde, hüznü (kederi) sürûra (sevince) tahvil eder (değiştirir). Rü’ya-yı sâliha (doğru rüyâ) Nübüvvet’in (peygamberlik görevinin)  kırk altı cüz’ünden (parçasından) bir cüz’dür (parçadır).  Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz’e altı ay rü’ya-yı sâlihada (doğru rüya ile) vayholundu. Nüzûl-i vahy (vahy’ın inme) müddeti yirmi üç sene idi. Altı ay ise yirmi üç senenin kırk altı cüz’ünden (parçasından) bir cüz’dür (parçadır). Onun için (S.a.v.) Efendimiz: ............................ / ya’nî  “Nübüvvet (Peygamberlik görevi) gitti, rü’ya-yı sâliha (doğru rüya) kaldı”  buyurdular. Velâkin, ehl-i hakîkat indinde (gerçeği bilenlerin yanında) mübeşşirenin (gerçek rüyânın) mutlaka rü’yâ olması lâzım gelmez. Zîrâ Allah Teâlâ Hazretleri Evliyâsını beyne’n-nevm ve’l-yakaza (uyku ve uyanıklık arasında) veyâhut hâl-i yakazada (uyanık iken) ilka (ilham) ve i’lâm (bildirme) ve tecellî (belirme) ve vârid-i rûhânî (rûha gelen ilhâmlar) ile tebşîr eder (müjdeler).  Binâenaleyh (nitekim), Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (R.A.), basar-ı basîreti (kalp gözü) ile (S.a.v.) Efendimiz’in sûret-i hakîkatini ve çeşm-i rûhu (rûh gözü) ile sûret-i rûhâniyyesini (rûh sûretini) ve dîde-i hayâli (hayâl gözü) ile sûret-i misâliyyesini (misâl alemindeki sûretini) gördü. Ve câiz (olur) ki, âlem-i histe (his âleminde) sûret-i mahsüselerini müşâhede etti (gördü). Zîrâ (S.A.V.) Efendimiz, cemî’-i merâtib-i İlâhiyye’yi câmi’dir (ilâhi mertebelerin hepsini kendinde toplamıştır). Ve hiçbir mertebe ile mukayyed (kayıtlı) değildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz dahi, onların vâris-i ekmeli (mirâsçılarının en mükemmeli) olduğu cihetle (yönüyle) onlar da bir mertebenin hükmü ile mukayyed (kayıtlı) ve mahbûs (hapis) değildir. Resûl-i Ekrem’i herhangi bir mertebede müşâhede etmiş (görmüş) ise, o rü’yet (görüş) kendileri için mübeşşire (gerçek ve doğru) olur.

İmdi, âmme-i mü’minîn (müminlerin çoğu) için Resûl (a.s.)’ın rü’yâda rü’yeti (görmesi) iki vech (şekilde) ile olur:

Birincisi:  Hâl-i hayâtındaki (hayattaki hali) şekil (beden yapısı) ve şemâil-i (ahlâkı, huyları) risâlet-penâhîlerine muvâfık (Resûllüğüne uygun) olarak görülür.

İkincisi:  Âlem-i şehâdetteki (madde âlemindeki) hilye-i şerîflerine (Peygamberimizin şekil ve vasıfları) kısmen muvâfık (uygun) ve kısmen muhâlif (aykırı) veyâhut külliyyen muhâlif (bütünüyle aykırı) olarak görülür. Her iki, sûrette de râî (gören) Resûl (a.s.)’ı görmüş olur. Zîrâ hadîs-i şerîfte ........................ya’nî   “Beni gören kimse, muhakkak beni görür. Zîrâ şeytan benim sûretimle mütemessil olmaz” (benim sûretime giremez)  buyrulmuştur. Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz  “Hâdî”  (hidâyete erdiren) ism-i şerîfinin ve şeytan ise  “mudill”  (delâlete düşüren, doğru yoldan saptıran) ism-i şerîfinin mazhar-ı etemmidir (tam olarak göründüğü yerdir). Binâenaleyh (nitekim) şeytan ism-i Hâdî’nin mazhar-ı etemmiyle mütemessil olup (Hâdî isminin tam eksiksiz olarak çıktığı sûrete girip) nâs’ı (insanları) ıdlâl edemez (şaşırtamaz). Râînin (görenin) Resûl-i Ekrem Efendimiz’i hilye-i saâdetlerine (şekil ve vasıflarına) muhâlif (aykırı) olarak görmesi, kendinin şerîat-i Muhammediyye’ye (Muhammed’in getirdiği hükümlere) nisbetinin sûretidir (bağlılık derecesindendir).  Binâenaleyh (nitekim) o râînin (görenin) i’tikadında (inancında) veyâ ilminde veyâ hâl ve makamında bir noksan vardır. Bu muhâlefet (aykırılık) bunlara işârettir. Rü’yâya müteallık tafsîlât (rüya ile ilgili malûmat) Fass-ı İshâkî ile Fass-ı Yûsufî’de gelecektir.

Ma’lûm olsun ki, bi’l-cümle Enbiyâ (a.s.) ve Evliyâ (kaddes’ Allahü esrârahum) hazaratı (bütün Peygamber ve Evliyâ Hazretleri) kâffe-i ulûm ve hikemi (ilim ve hikmetlerin hepsini) / velâyet-i hâssa-i Muhammediyye (Peygamberimizin batını) olan mişkât-ı hâtem-i Velâyet’ten (Velâyetin en son halkasından) alırlar. Ve (Peygamberimizin batını olan Velâyet) (s.a.v.) Efendimiz’in nübüvvetinin (Peygamberlik görevinin) bâtınıdır. Bu bahsin tafsîli dahi, Fass-ı Şîşî’de gelecektir. Binâenaleyh (nitekim) Enbiyâ (a.s.)’ın ezvâk (lezzetler) ve ulûm (ilimler) ve hikmetlerini câmi’ (toplamış) olan bu Fusûsu’l-Hikem kitâb-ı Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye’den (Peygamberimizin batınından), CVenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimize verildi. Ve Hazret-i Şeyh, bu verilen ulûm (ilimleri) ve hikemi (hikmetleri) bilâ-ziyâde (ne fazla) ve lâ-noksan (ne de eksik), nâsın (insanların) müstaidlerine (istidâdlarına) teblîğa me’mûr buyruldu (haberdar etmekle görevlendirildi).  Şu halde, bu kitâba i’tirâz, tamâmiyle hâtem-i Enbiyâya (Peygambere) i’tirâz olduğundan her bir mü’mine bundan kat’iyyen ictinâb (kesin kaçınması) lâzımdır. Bu ulûm (ilim) ve hikemi (hikmetleri) anlamayanlar, kendi isti’dâdlarına kusûr bulmalıdır.

<Devam Edecek>

Derleyen : Asliye Tavşan
http://sufizmveinsan.com

31.07.2001

 


Üst Ana sayfa e-mail