18.Bölüm


[KELİME-İ ŞÎSİYYE'DE MÜNDEMİC "HİKMET-İ
NEFSİYYE"NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR]
(XVIII. Bölüm)

Ve bunun için Nebî (s.a.v.) Hakk'ın ma'rifetini, nefsin ma'rifetine rabt eyledi de:  “Nefsini bilen kimse, muhakkak Rabb'ini bildi". buyurdu. Hak Teâlâ dahi buyurdu ki: "An-karîb biz âyâtımızı onlara âfâkta gösteririz" ve o senden hâriç olan şeydir. "Ve biz âyâtımızı nefislerinde onlara gösteririz"; o da' senin aynındır. "Tâ ki onlara", ya'nî nâzırîne "mütebeyyin olsun, ki, muhakkak o Hak'tır." Sen Hakk'ın sûreti olduğun ve o senin rûhun olduğu haysiyyetle. İmdi, sen onun için sûret-i cismiyye gibisin ve o, senin cesedinin sûreti için rûh-i müdebbir gibidir. Ve hadd senin zâhir ve bâtınına şâmildir. Zîrâ sûret-i bâkıyye, onu müdebbir olan rûh ondan zâil olduğu vakit, insan olarak bâkî kalmaz; fakat onun hakkında "o, insan sûretine müşâbih bir sûrettir" denilir. Binâenaleyh, o sûret ile ağaçtan ve taştan olan sûret-i insâniyye arasında fark yoktur ve o sûrete ism-i insân ıtlâkı hakîkat ile değil, mecâz iledir (8).

Ya'nî nefsin icmâlen (öz olarak) bilinmesi, Hakk'ın icmâlen (öz olarak) bilinmesini müstelzim olduğu (gerektirdiği) için (S.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın ma'rifetini (bilinmesini), nefsin ma'rifetine (bilinmesine) merbût (bağlı) kılıp ................................ " buyurdu. Zîrâ vücûd-ı Mutlak (Hakk’ın vücûdu),  nasıl ki âfâkta (dışarıda) mevcûd ise, enfüste (içte) dahi öylece mevcûttur. Nitekim Hakîm Senâî Hazretleri bu ma'nâya işâreten buyururlar:

(Tercüme) "Kendi nefsini tanıyamayan, bilmeyen kimse, Hâlık'ı (Yaratanı) nerede bilir? Sen kendi nefsinin elinde zebûn (aciz, güçsüz) oluyorsun, nasıl ârif-i Kird-gâr olursun?"(Tanrıyı bilirsin)

İmdi Râbb'ini bilmek için kişi evvelen kendi nefsini bilmek lâzımdır. Nefsini icmâlen (öz olarak) ârif olan (bilen), Rabb'ini de icmâlen (öz olarak) ârif olur (bilir). Çünkü nefs-i insâniyye, (insan nefsi) merâtib-i kevniyye (kevni mertebeleri, meydana gelmiş bütün mertebeleri) ve İlâhiyye’nin cümlesini (hepsini) müştemildir (kavramış, içine almıştır).Ve Hak dahi bu merâtibde (mertebelerde) zuhûru (meydana çıkışı) hasebiyle, onların cümlesini (hepsini) müştemildir (kavra, içine alır). Ve ârif (bilirkişi) Rabb'inin merâtibini (mertebelerini), nasıl ki mücmelen (öz olarak) bilirse, kendi nefsini dahi, gâliben (sağlam bir ihtimale göre) ancak icmâl üzere (öz olarak) bilir. Ve nefsini tafsîlen (geniş olarak) ârif olan (bilen) zât,  ancak kuyûd-ı zâhire (dışla ilgili bağlılıklardan, beden kayıtlılığından) ve taayyünât-ı bâtıneden (içinde, kalbinde belirenlerden) muntalık (kurtulmuş) ve ahkâm-ı vücûbiyye (gerekli olan hükümler) ve imkâniyye (olmuş veya olabilecek şeyler) kendisinde muntabı' olan (görünen, intibâ eden) kimsedir. Binâenaleyh (nitekim) bu zât (kişi), Rabb'ini de tafsîlen (geniş olarak) ârif olur (bilir) ve ma'rifet-i hakîkiyyenin (hakikât bilgilerinin) husûlü (çıkması), ancak suver-i âfâkıyyede (dış sûretlerde, birimlerde) münteşir (dağılmış, yayılmış) olan âyât-ı İlâhiyye (İlâhi âyetler) ile enfüsteki (içte, ruhta bulunan) âyât-ı İlâhiyye (İlâhi âyetler) ma'rifeti beynini (arasını bilmekle) cem' etmekle (toplamakla, birlemekle) olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: "Biz âyâtımızı (âyetlerimizi) an-karîb (yakında) onlara âfâkta (dışında) gösteririz." (Fussılet, 41/53) Ve "âfâk" dediğimiz şey, senden hâriç (senin dışında) olan şeydir; ya'nî taayyünât-ı âfâkıyye (senin dışında meydana gelenler) senin taayyününe (oluşumuna, vücuduna) nisbeten (göre) başka bir taayyündür (oluşumdur, birimdir). Ve Hak her bir taayyünde (meydana gelen birimde) başka başka tecellîler (oluşumlar, belirmeler) ile zâhir oldu (açığa çıktı, görüldü). Ve kezâ, Hak Teâlâ buyurur: "Biz âyâtımızı (âyetlerimizi) onların nefislerinde onlara gösteririz." (Fussılet, 41/53) Ve o "nefis" dahi senin "ayn"ındır (aslın, hakikâtin, zâtındır). Ve Hak, cemî'-i merâtib-i kevniyye  (meydana gelmiş bütün mertebeler) ve İlâhiyye ile kalb-i mü'mine (müminin kalbine) müstevî oldu (istivâ etti, kapladı, kuşattı). Tâ ki onlara, ya'nî nâzır olanlara (bakanlara), mütebeyyin (aşikar) olsun ki, âfâk (dışta) ve enfüste (içte) görünen Hak'tır. Ve Hakk'ın âfâkta (dışında) ve enfüste (içinde) görünmesi, sen Hakk'ın sûreti (bedeni, vücûdu) olduğun ve Hak da senin rûhun olduğu haysiyyetledir. Şu halde sen, / Hakk'ın sûret-i cismiyyesi (madde bedeni) gibisin ve Hak senin cesedinin sûretine, onu idâre eden rûh gibidir. Ya'nî âfâk (insanın kendi dışı) ve enfüste (kendi içinde) meşhûd olan (gözle görülen) mezâhirde  (görüntü yerlerinde, birimlerde) Hakk'ın zâhir olması (meydana çıkması) ve âfâk (dışın) ve enfüsün (için, ruhun) Hak ile kâim (mevcut) bulunması, rûhun cesedde (madde bedende) zuhûru (meydana çıkışı) ve cesedin rûh ile kıyâmı (ayakta durması, mevcut olması) gibidir. Binâenaleyh (nitekim), Hak senin hüviyyetin (Zât’ın) ve bâtının (ruhun) ve sen Hakk'ın sûreti (vücûdu, bedeni) ve zâhirisin (dış görünüşüsün). Maahâzâ (diyelim ki) Hak, rûh değildir; belki rûhun rûhudur. Çünkü vücûd-ı Mutlak’ın (Mutlak vücût sahibi olan Hakk’ın) tenezzülâtı (inişi), merâtibine (mertebelerine) göre âlem-i ervâh (rûhlar mertebesi) üçüncü mertebedir. Ömer Hayyâm buyurur:

(Tercüme) "Hak cihânın (evrenin) cânıdır (hakikâti, ruhudur) ve cihân (evren) hey'et-i mecmûasıyla (bütün hepsiyle bir) bedendir. Ervâh-ı melâike (meleklerin rûhu) dahi bu bedenin havâssidir (duyu organlarıdır). Eflâk (yıldızlar) ve anâsır (unsurlar, hava, su, toprak, ateş) ve mevâlîd (maden, bitki, hayvan) ise bu bedenin a'zâsıdır (organlarıdır). İşte tevhîd (birleme) budur; bunun gayrisi (başkası) hep hicâb-ı kesrettir:"(çokluk perdeleridir).

Ve insanı ta'rîf etmek istediğimiz vakit, onun zâhirini (bedenini) ve bâtınını  (duyularını, ruhunu) nazar-ı i'tibâre (dikkâte) alıp "insan hayvân-ı nâtıktır" (konuşan hayvandır) deriz. Nâtıkıyyet (konuşmak), insanın bâtınına (ruhunu) şâmil olur (içine alır, kapsar). Çünkü rûh, nefs-i nâtıkadır (konuşan nefistir) ve hayvâniyyet ise zâhirine (bedenini) şâmildir (kapsar). Zîrâ "hayvan" dediğimizde nâmî (büyüyüp gelişen) ve hassâs (duygusal) ve müteharrik-bi'l-irâde olan (iradesi ile hareket eden) bir cismi murâd ederiz. İmdi Hak, senin zâhir (madde bedeninden) ve bâtından (ruhundan) mürekkeb (bir araya gelmiş, birleşik) olan sûretine rûh gibidir. Ve insanın ta'rîfinde zâhir (görülen, madde bedenin) ve bâtının (gizlin olan, ruhun) ahz edilmesi (alınması) lâzım geldiğinin delîli budur ki, ruh ile bâki (ebedi) ve kâim (mevcut, ayakta duran, var) olan insanın sûretinden, bu sûreti idâre eden rûh zâil olunca (yok olup gidince),artık o sûrete (madde bedene) insan denilmez. Belki, insan sûretine (bedenine) müşâbih (benzer) bir sûrettir, denilir. Binâenaleyh (nitekim), rûhu zâil olmuş (yok olmuş) olan sûret-i insâniyye (insan bedeni) ile ağaçtan ve taştan masnû' (yapılmış) olan insan heykelleri arasında hiçbir fark yoktur. Eğer o sûrete (bedene) "insan" denirse, / hakîkat değil (doğru değil), belki "evvelce insan idi" demek ma'nâsında kevn-i'sâbık alâkasıyla (önceki oluşu ile ilgili) mecâz olur.

Ve âlemin sûretinden Hakk'ın zevâli aslâ mümkin değildir. Böyle olunca ulûhiyyetin haddi, onun için hakîkat iledir; mecâz ile değildir. Diri olduğu vakit insanın haddi gibi. Ve insanın sûretinin zâhiri, kendisini müdebbir olan rûhuna ve nefsine, kendi lisânı ile, nasıl ızhâr-ı senâ eder ise, kezâlik Allah Teâlâ dahi sûret-i âlemi, Hakk'ın hamdi ile müsebbih kıldı; velâkin biz onların tesbîhini idrâk etmeyiz. Zîrâ biz, âlemde suverden olan şeyleri ihâta edemeyiz.

Ya'nî insanı târif ederken "hayvân-ı nâtıktır" (konuşan hayvandır) deyip, "hayvân" ta'bîriyle onun cesedini, (madde bedenini) zâhirini; (dış görünüşünü) ve "nâtık" (konuşma) tâ'bîriyle hüviyyet-i bâtınesini (gizli olan hakikatini, zâtını) , rûhunu alırız. Ve insanın zâhiri (bedeni) bâtınından (ruhundan) ve bâtını (ruhu) da zâhirinden (bedeninden) zâil olmaz (yok olup gitmez).  Bunun gibi Hak dahi âlemin (evrenin) sûretinin (madde yapısının) bâtını (rûhu) ve âlemin (evrenin) sûreti (madde yapısı), O'nun zâhiridir (bedenidir). Ve Hak bâtınıyyeti (rûhu) cihetiyle (yönünden) sûret-i âlemden (evrenin madde bedeninden) aslâ zâil olmaz (yok olup son bulmaz). Eğer zâil (sona erse, yok) olsa, insanın rûhu cesedinden zâil olduğu (son bulup gittiği) vakit, nasıl fânî (yok) olursa, sûret-i âlem (evrenin madde yapısı) dahi öylece fenâya (yokluğa) gider. İmdi insan, hayatta olduğu vakit nasıl ki, zâhir (beden) ve bâtını (rûhu, duyuları) ile ta'rîf olunursa, Ulûhiyyet dahi öylece zâhir ve bâtın-ı Hak (Hakk’ın batını ve zahiri) alınmak sûretiyle (şekliyle) hadd (sınırı) ve tâ'rîf, olunur (anlatılır). Ve hadd-i Ulûhiyyet (Uluhiyetin sınırı, gerçek değeri) Hak için, mecâzen değil, hakîkaten sâbittir (gerçekten vardır).  Zîrâ me'lûh (İlâh edinen) gibi değildir. Hak, me'lûhun, (İlâh edinenin, kulun) ya'nî suver-i âlemin (evren sûretlerinin) Kayyûm'udur (kudret ve iradesiyle ayakta tutanıdır).  Çünkü İlâh olmayınca, me'lûhun (İlâh edinenin, kulun) kıyâmı (ayakta durması) mutasavver olmaz (düşünülemez).

Ma'lûm olsun ki, / sırası geldikçe diğer faslarda (bölümlerde) dahi îzah olunduğu üzere Hak, Ahadiyyet-i zâtiyye (Ahad olan Zât’ının) mertebesi i'tibâriyle (bakımından) cemî'-i (bütün) sıfât ve esmâdan müstağnîdir (doygundur, zengindir). Binâenaleyh (nitekim) bu mertebeyi îzâh için hiçbir ta'bîr yoktur. Lisân-ı hâdis bu husûsta lâl (dilsiz) ve ebkemdir (söz söylemeye muktedir değildir). Ve bu mertebeyi tefekkür (düşünmek), abesle iştigâldir (boşuna uğraşmaktır). Onun için Peygamberimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz .............................. ya'nî "Zât-ı Hak'ta (Hakk’ın Zâtını) tefekkür etmeyiniz" (düşünmeyiniz) buyurmuşlardır. Ahadiyyet-i Zâtiyye mertebesinde Hakk'ın bi'l-kuvve (güç, kuvvet olarak) mevcûd olan sıfâtı ve bu sıfâtın muktezâları (gerekleri) bulunan esmâsı mahv (yok olmuş) ve müstehlektir (helak olmuştur). "İlâh" denemez, çünkü "me’lûh" (İlâh edinen, kul, yaratılmış) yoktur. "Hâlık (Yaratan) denemez, çünkü "mahlûk (yaratılmış) yoktur". "Musavvir" (sûret meydana getiren) denemez, çünkü "sûret" yoktur. Ve kıs-aleyhi'l-bevâkî (diğerlerini bununla kıyas et). Ve'l-hâsıl hiçbir şeyle tavsîf olunamaz (vasıflandırılamaz, anlatılamaz). Fakat bi'l-kuvve (güç, kuvvet olarak) zâtında mevcûd ve mündemic olan (içinde yerleşmiş bulunan) sıfât ve esmâ, öylece mahbûs (habis) kalamaz; zuhûr etmek (meydana çıkmak) isterler. Nitekim, kendisinde ressâmiyet sıfatı bulunan bir adam, hayâtının nihâyetine (sonuna) kadar bir levha tasvîr etmeye­bilir (çizmeyebilir) mi? İçinde dâimâ o sıfatın takâzâsı (isteği) vardır. Ve o sıfat, bir levha tersîm et (çiz) ki, senin "ressâm" ismin zâhir olsun (meydana çıksın) der durur. Bunun gibi Hakk'ın sı­fat ve esmâ-i bî-nihâyesi (sonsuz esması) dahi kemâllerinin zuhûru (görünmesi) için bu mertebede takâzâ ederler (istekte bulunurlar).İşte bu takâzâya mebnî (isteğe dayalı, bu istekten dolayı),Hak dahi rahmeten-li'l-esmâ, (isimlerine rahmet olarak) mertebe-i Ahadiyyet’ten (Ahadiyet, Zât mertebesinden) mertebe-i vahdete (Uluhiyet mertebesine) tenezzül buyurmuştur (inmiştir).  Binâenaleyh (nitekim) Hak, bu mertebede "Ulûhiyyet" sıfatıyla muttasıf olur (vasıflanır).  Ve Ulûhiyyet, esmâ-i İlâ­hiyye'nin (İlâhi esmanın) suver-i ilmiyye (ilmi sûretler, manâlar) ile taayyünü (meydana gelme, belirme) mertebesi olan mertebe-i vâhidiyyete (manâ boyutuna) tenezzül edince (inince) bu mertebede vücûd-ı vâhid (tek olan vücûd) esmâ ile müteayyin olur (görülür, meydana çıkar). Ve suver-i âlem (evren sûretleri) dahi a'yân-ı gaybiyyenin, ya'nî a'yân-ı sâbitenin (ilmi suretlerin, manâların) sûretleridir. Bu halde suver-i âlem (evren sûretleri) esmâ-i İlâhiyye’nin (İlâhi esmanın) mezâhiri (göründüğü yerler) olur ve eğer bu mezâhir (görüntü yerleri, birimler) olmasa, esmâ müteayyin olmaz (görülmez, meydana gelmez) idi. Binâenaleyh (nitekim), Ulûhiyyet’in zâhirde tahak­kuku (görünüşte, dışta, madde yapıda meydana çıkması), âlemin (evrenin) vücûduna mütevakkıftır (bağlıdır, ancak onunla olabilir).Ve suver-i âlem (evren sûretleri, birimler) zâhir (meydana çıkmış),  esmâ dahi bâtındır (gizlidir). Ve zâhir (aşikâr, meydana çıkmış, madde) olan suver-i âlemin kıyâmı, (evren sûretlerinin ayakta durması, mevcudiyeti) onun bâtını (onda gizli ruhu) olan esmâ iledir. Binâenaleyh (nitekim) insanı ta'rîf ederken zâhirini (madde bedenini) ve bâtınını (rûhunu, onda gizli olan esma) aldığımız gibi, Ulûhiyyet’i ta'rîf ederken, onun zâhiri (dış görünüşü) olan suver-i âlemi (evren sûretlerini, evrenin madde bedenini) ve bâtını (Rûhu) olan esmâyı alırız. / Ve insanın sûretinin zâhiri (madde bedeni), kendisini müdebbir olan (idare eden) rûhuna ve nefsine, lisân-ı zâhir ile (dış haliyle) hâmid (övgüye değer) olduğu gibi, Allah Teâlâ dahi sûret-i âlemi (evrenin suretini, madde bedenini)  kendi nefsine hâmid (övgüye değer) kıldı. Çünkü sûret-i insanın bakâsı (devamlılığı) ve hayâtı ve insanlığı ve kemâlât-ı İlâhiyye tahsîli ye sûret-i İlâhiyye (İlâhi sûret) üzere mahlûk olmasıyla tavsîfi (nitelendirilmesi),  bâtını olan rûh sebebiyledir. Ve kezâ zâhir (görünen, madde beden) ve bâtının (rûhunun) mecmûu (toplamı) olan sûret-i âlemin (evren suretlerinin) bakâsı (devamlılığı) ve kıyâmı (ayakta durması, mevcudiyeti) dahi, kendisinin bâtını (hakikâti) ve rûhu olan Hak'la olduğu için ona hâmiddir (övgüye değerdir).  Velâkin, bizim vücûd-ı mukayyedimiz (Hakk’ın varlığı ile var olan kayıtlı vücûdumuz) ve taayyünümüz (madde bedenimiz) perde olduğundan, onların tesbîhlerini idrâk edemiyoruz. Zîrâ âlemin sûretlerinin ecnâs (cinsleri) ve envâ'ı (çeşitleri) çoktur. Biz o sûretlerin kâffesini (hepsini) ihâta edemeyiz (kavrayamayız). Çünkü her cinsin sûreti, ancak kendi cinsinin lisânı üzere olan hamd ve senâsını anlayabilir. İmdi suver-i âlem (evren suretleri, birimleri) kendilerinin ervâh (rûhlarını) ve esmâsını nakâyıs-ı imkâniyyeden (olmuş ve olacakların, olabilirlerin noksanlıklarından) tenzîh etmeleri hasebiyle müsebbih (tesbih eden) olurlar ve kendilerinden zâhir olan (çıkan) kemâlât hasebiyle de hamd ederler:

Böyle olunca âlemin sûretlerinin hepsi, Hakk'ın lisanları olup Hakk'a senâ ile nâtıktır. Ve işte bunun için ........................................... (Fâtiha, 111) Ya'nî "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsûstur" dedi ki, senânın, âkıbetleri, ona râcidir demek olur: Binâenaleyh, senâ eden ve senâ olunan ancak O'dur (10).

Ma'lûm olsun ki, "Kelâm" Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır. Ve vücûd ancak Hakk'ın vücûdu olduğundan sıfat-ı kelâm (kelâm sıfatı) ile ittisâf (vasıflanması) dahi, ancak o vücûd-i vâhide (tek olan vücûda) mahsûstur. Ve suver-i âlemin (evren sûretlerin) kâffesi (hepsi), vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın (mutlak vücût sahibi olan hakk’ın) bi't-tenezzül; (inerek) bi-hasebi’l-esmâ (sayısız esmalar ile) taayyününden (belirmesinden) ibâret olmakla, bunların hepsinde zâhir olan (görülen) Hak'tır. Ve âlemin sûretleri (evrenin sûretleri) Hakk'ın zâhiridir (dış görünüşüdür).  Binâenaleyh (nitekim) sıfât-ı Hak (Hakk’ın sıfatları) bu mezâhirde (görüntü mahallerinde, birimlerde) / onların ist'idâdları ve taayyünlerinin muktezâsı (belli başlı birim olmanın gerektirdiği) vech  ile zâhir olur (görülür). Ve onlardan kelâmın sudûru (çıkışı) dahi, muktezâ-yı hallerine (hallerinin gereklerine) göredir. Ve bu sûretlerin cümlesinden (bütün hepsinde) mütekellim olan (konuşan) Hak olduğundan, her birisi, ayrı ayrı Hakk'ın birer lisânıdır. Nitekim Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin on ikinci bâbında (bölümünde) buyururlar ki: "Nebât (bitkilerin) ve cemâdın (toprak, taş gibi cansızların) ervâhı (rûhları) vardır ki, ehl-i keşiften (keşif sahiplerinden) gayrisinin (başkasının) idrâkinden bâtındır (gizlidir). Binâenaleyh (nitekim) hayvandan idrâk olunan (anlaşılan) şey, onlarda hissolunmaz (hisler yoktur). Ve insan tesmiye olunan (ismi ile adlandırılan) bu mizâc-ı hâssın gayri (bu tabiat özelliğinden başka) olarak, ehl-ı keşf indinde (keşif sahiplerince) her bir şey hayvân-ı nâtıktır (konuşan hayvandır).Ve bizim keşfimiz dahi ona şâhiddir (tanıktır). Zîrâ biz lisân-ı nâtık ile (konuşmak sûretiyle) taşların Hakk'ı zikrettiklerini kulaklarımızla işittik." Ve yine o bâbın (bölümün) diğer bir mahallinde buyururlar: "Bu tesbîh, keşif sâhibi olmayan ehl-i nazarın (görüş sahiplerinin) dediği gibi; lisân-ı hâl ile  değildir." Ve yine "Elli dördüncü suâlin cevâbı"nda buyururlar ki: "Ulemâ-i rüsûmdan (usul alimlerinden) âmme indinde (avam katında) Allâh'ın sâmit (cansız) olan eşyâdaki (şeylerdeki) kelâmı, kelâm-ı hâldir. Ya'nî şöyle ve böyle olduğu onun hâlinden anlaşılır; hattâ eğer o sâmit (cansız şeyler) lisâna geleydi, (konuşsalardı) anlaşılan şeyi söylerdi. Bu tâife (grup) misâl îrâd edip (verip) derler ki: “Arz, (yer, toprak) çiviye niçin beni yarıyorsun der ve arz (yer) dahi, beni , mıhlayana (çivileyene) nazar et! (bak)” der. İşte onların indinde bu, kelâm-ı hâldir (halle konuşmaktır).Binâenaleyh (nitekim) onlar; Hak Teâlâ'nın .........................(İsrâ, 17/44) ve ........................................(Ahzâb, 33/72) kelâmıyla ihbâr buyrulan (bildirilen) her bir şeyin tesbîhini ve semâvât (gökler) ve arzın (yerin, dünyanın) emânet-i Hakk'ı (Hakk’ın emanetini) yüklenmekten ibâ ettiklerini (çekindiklerini) bu esâsa binâ etmişlerdir. Halbuki ehl-i keşf indinde (keşif sahipleri yanında) cemâd (toprak, taş gibi cansızların) ve nebât (bitkilerin) ve hayvandan her bir şeyin nutku (konuşması) işitilir: Abd (kul),  nâstan (insandan) mütekellim olan (konuşan) kimselerin nutkunu (konuşmasını) nasıl işitir ise; eşyâ-yı sâmitenin (cansız şeylerin) nutkunu (konuşmasını) dahi hayâlde değil, âlem-i histe (hissederek) kulağıyla öylece işitir."

İmdi âlemlerin (evrendeki) sûretlerinin kâffesi (hepsi) Hakk'ın lisanları (Hakk’ın konuşması) olduğundan onlar..................................... (Fâtiha, 1/1) dediler. Ve senânın (takdir etmenin, övmenin) âkıbetleri (nihayetleri) Allâh'a râci'dir (geri döner). Şu halde hâmid (yalvaran, hamd eden) ve mahmûd (hamd edilen) Hak olmuş olur: Zîrâ bu sûretlerde müteayyin olup (meydana çıkıp) hamd  eden (şükranlarını bildiren) Hak'tır ve sûretlerin cümlesinin (hepsinin) rûhu olmakla mahmûd olan (hamd edilen) yine Hâk'tır.

<Devam Edecek>

Derleyen : Asliye Tavşan
http://sufizmveinsan.com

09
.04.2002


Üst Ana sayfa e-mail