DÎBÂCE-İ

4.Bölüm


İmdi benim getirdiğim şeyi istim⒠ettiğiniz vakit, hıfz ediniz! / Ba’dehu fehm ile kavlin mücmelini tafsîl ediniz ve cem’ eyleyiniz! (8).

Ya’nî getirdiğim ulûm (ilimler) ve hakayık (hakikâtler), Hak’ta fânî (yok olduğum) ve onunla bâkî (var) olduğum cihetle (yönüyle) benden değil, Hak cânibindendir (tarafındandır). Onu Hak cânibinden (tarafından) dinlediğiniz vakit, kalblerinizde hıfz (muhafaza) ediniz! Benim bu kitapta zikrettiğim (bahsettiğim) esrâr-ı İlâhiyye mücmel (öz ilâhî sırlar) kaviller ile vâkı’ oldu (sözler ile gerçekleşti).  Siz bu mücmel kavilleri (öz sözleri),  Allah’a rücû’ ettiğiniz (çevirdiğiniz) vakit, o İsm-i Câmi’ Hazretinden (isimleri kendinde toplamış olan Zât’tan) size vâkı’ olacak (sizde gerçekleşecek) olan tecelliyât-ı fehmiyye (idrâkın meydana gelmesi) ile, şerh ederek (açıklayarak) tafsîl edin (teferruatlı anlatın)!  Ve her bir fastaki (satırdaki) esrâr ve hikem-i İlâhiyye’yi (sırlar ve ilâhî hikmetleri) Zât-ı Ahadiyye’de cem’ edin! (Zât’ta, Ahadiyet mertebesinde toplayın) Ya’nî Zât-ı Ahadiyye’nin ne vech (yön) ile kesîr (çokluk) olduğunu ve keserâtın (çoklukların) Zât-ı Ahadiyye’de ne sûretle cem’ (ne şekilde toplanmış) olduğunu fehm-i ilâhî (ilâhi anlayış) ile idrâk edin!

Ba’dehû onun tâliblerine onu menn edin, men’ etmeyin!
İşte bu, size vâsi’ olan rahmettir; siz de tevsî’ edin! (9).

Ya’nî siz fehm-i ilâhî (ilâhi anlayış) ile Zât-ı Ahadiyyeyi (Zât’ın tekliğini) keserât (çokluklar) ile tafsîl (etraflı) ve keserâtı (çokluğu) Zât-ı Ahadiyye’de (tek Zât’ta) cem’ ettikten (topladıktan) sonra, benim bi-hasebi’l-verâse (verâset bakımından) Hak’tan getirdiğim bu hikem ve esrâr-ı İlâhiyye’yi (hikmetleri ve ilâhî sırları) anlamağa teşne (istekli) olan tâliblere (isteyenlere) ihsân edin (verin)! Ve akvâl-i mücmelemi (öz sözlerimi) tafsîl ve şerh (teferruatlı olarak açıklama) ve emsile îrâd etmek (misâller göstererek konuşmak) sûretiyle teşnegân-ı (isteklilere) ma’rifete (bilgileri) ta’lîm eyleyin (öğretin)! Zîrâ, Hak Teâlâ Hazretleri: ....................................... (Hadîd, 57/7) / buyurmuş ve Resûlullah (S.a.v.) Efendimiz bu kitabın, intif⒠etmeleri (faydalanmaları) için, nâsa ihrâcını (insanlara açıklamayı) emretmişlerdir. Binâenaleyh (nitekim) bu hakayıkı (hakikâtleri), ehli olan tâliblerden (isteklilerden) saklamak aslâ câiz (doğru) değildir. Velâkin kasîru’l-fehm (çokluk idrâkı) olan kimselere ta’lîminde (öğretiminde) fâide değil, bilakis zarar olduğu için, ta’lîm (öğretme) münâsip (uygun) değildir. Şu halde, Enbiyâ-yı Kirâm hazarâtının (Peygamberimizin) ilm-i tevhîddeki (birledikleri ilmi) ezvâk (lezzetler, hazlar) ve meşâribini (içilecek yerlerini) beyân buyuran (açıklayan) bu Fusûsu’l-Hikem, ey ehl-i zekâ (zekâ sahibi) ve ey ehl-i irfan (irfân sahibi), size vâsi’ (bağış edilmiş) olan rahmet-i hâssa-i İlâhiyyedir. (Allah’ın özel rahmetidir) Bu rahmet, cânip-i Hak’tan nasıl size vâsıl olmuş (erişmiş) ve sizi istîlâ etmiş (kaplamış) ise siz de bu rahmeti ehl-i zekâya (zekâ sahiplerine) tevsî’ edin (genişletin) ! Ve hicâbât-ı keserât (çokluk sihirleri) içinde kalmış olan müstaid tâlibleri (istidâdı olan isteklileri) irşâd eyleyin (uyarın).  Tâ ki nereden gelip nereye gittiklerini ve ne için gelip ne için gittiklerini ve kendilerinin ve eşyânın (varlıkların) ve bi’l-cümle avâlimin (bütün âlemlerin) ne olduğunu ve binâenaleyh (nitekim), hilkat-i eşyâdan (varlıkların hakikâtinden) maksûd  (maksadın) ne olduğunu idrâk etsinler. (anlasınlar)

Beyt-i Hz. Mısrî:

Savm ü salât ü hacc ile sanma biter zâhid işin!

İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfân imiş.

Kande gelir yolun senin, yâ kande varır menzilin?

Nerden gelip gittiğini anlamayan, hayvân imiş.

Ve ben müeyyed olan kimselerden olmaklığımı Allah’tan recâ ederim. İmdi o kimse müteeyyid / oldu ve te’yîd eyledi; ve şer’-i Muhammedî-i mutahhar ile tekayyüd eyledi ve takyîd etti. Ve bizi onun ümmetinden kıldığı gibi, onun zümresinden haşreyleye. İmdi mâlik’in abde bundan ilka eylediği evvelki şey: (10).

KELİME-İ ÂDEMİYYE’ DE MÜNDEMİC “HİKMET-İ İLÂHİYYE” NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR.

Şeyh-i Ekber (r.a.) Efendimiz min-indillâh müeyyed (Allah tarafından desteklenmiş) ve şerîat-i mutahhara-i Muhammediyye ile mukayyed (Muhammed’in temiz şeriâtine bağlı) bulunduğu halde, isr-i pâk-i Peygamberîye iktifâen (Peygamber’in doğru yolu ile yetinerek) lisân-ı edeple (nazik bir lisânla) min-indillah müeyyed (Allah tarafından desteklenmiş) olan ve başkalarına da te’yîd eden (destekleyen) ve şer’-i Muhammedî-i mutahhar ile mukayyed (Muhammed’in temiz şerîâtine bağlı) olup başkalarını da takyîd eyleyen (bağlı kılan) kulların zümresinden olmaklığı Allâhü zü’l-Celâl Hazretleri’nden recâ (temenni) eder. Ve bu neş’et-i dünyeviyyede (dünyâ hayatında) (S.a.v.) Efendimiz’in ümmetinden olup bilcümle ahvâlde (bütün hallerde) ona tâbi’ olduğu (uyduğu) gibi, berâzih-ı uhreviyye (ahiret hayatında) ve merâtib-i İlâhiyye’de (İlâhî mertebelerde) o Hazret’in havâssı (seçkinler, arifler) zümresinde mahşûr (toplanmış) olmasını ümîd ettiğini beyân buyurur (duyurur).

İmdi, mertebe-i Ahadiyye’den (Zât mertebesinden) hakîkat-i Muhammediyye vâsıtasıyla (aracı ile),  Hakk-ı Mâlik’in abd-i mahzı (Hakk’ın tam bir kulu) olan Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Efendimizin kalb-i pâkine (temiz kalplerine), bu Fusûsu’l-Hikem’den en evvel ilka (ilhâm) ve vahy olunan şey Kelime-i âdemiyyede (insan sözlerinde)  mündemic (bulunan)  “hikmet-i İlâhiyye” nin  (İlâhî hikmetlerin) beyânında (açıklamalarından) olan fastır (kısımdır).

“Hikmet-i İlâhiyye”nin  Kelime-i Âdemiyye’ye (insan sözlerine) tahsîs buyrulmasındaki (ayrıcalıktaki) ) sebep budur ki: İlâhiyyet bi’l-cümle (bütün) esmâ ve sıfât-ı Hakk’ı câmi’ olan (esma ve sıfâtı kendinde toplamış olan Hak’ta) bir mertebenin ismidir. Ve Âdem (İnsan),  kemâlât âleminin miftâhıdır (anahtarıdır). Eğer Âdem (İnsan) olmasa idi, mertebe-i Ulûhiyyet’in câmi’ (Uluhiyet mertebesinin toplamış) olduğu / esmâ ve sıfât kemâliyle zâhir olmaz (meydana çıkmaz) idi. Zîrâ  “İlâhiyyet”   “me’lûh”  (kul) olmayınca zâhir olmaz. Ve âlemde (evrende) Âdem’den (İnsandan) gayri (başka) olan mezâhirin (varlıkların) hiçbirisinin taayyünü (oluşumu), bu cem’iyyetin (bütün esmâların) zuhûruna (çıkmasına) müsâid değildir. O mezâhirde (görülen mahalde) İlâhiyyet’ten zâhir olan (görülen) şey, ancak onların Rabb-i hâssı olan (terkibindeki ağırlıklı) ismin Rubûbiyyet (esmalarından) ve Ulûhiyyetinden ne kadar hissesi (payı) varsa, o kadardır. İmdi, âlem (evren) mazhar-ı ism-i Rahmân (Rahmân isminin açığa çıktığı, görüldüğü mahal) olduğu ve  ..................... mısdâkınca (doğruluğunun ispatı ile) âlemdeki zuhûrât (evrendeki varlıklar) kaide-i tekâmüle (kemâl bulma, olgunlaşma kaidelerine) tâbi’ olup, kemâlât tedrîcî bulunduğu (kemâl aşamalı, yavaş yavaş geliştiği) cihetle (yönü ile) ekmel-i mahlûkat (en mükemmel mahlûk) ve eşref-i mevcûdâd (en şerefli varlık) olan Âdem (İnsan) en sonra geldi. Binâenaleyh (nitekim) Âdem (İnsan),  bu suver-i nev’iyye-i kevniyyenin (evrenin çeşitli sûretlerinin) âhiri (en sonu) ve hâtemi (en son halkası) oldu. Ve onda kâffe-i mevcûdâtın netâyici (bütün mevcût olanların neticesi) ve zübdesi (en seçkini) ve hulâsası (özü) mevcûd oldu. Ve kemâl-i celâ (kemâlin meydana çıkması) ve isticlâ (Hakk’ın meydana çıkması) Âdem’in (İnsanın) vücûdu ile husûle (meydana) geldi. Zîrâ, esmâ-i ilâhiyyenin (ilâhî isimlerin) hey’et-i mecmûası (hepsi) bâtında mertebe-i taakkulda (bilinç, şuur  mertebesinde gizli) iken, Âdem (İnsan) bu hey’et-i mecmûa  sûretine (bu sûretlerin hepsinin) mazhar (göründüğü yer) ve âyîne (ayna) oldu.

Beyt: (tercüme)
“Mahbûb-i hakîki (gerçek sevgili) kendi sûretini ızhâr etmek (açığa çıkarmak) murâd etti (istedi).  Âdem’in su ve çamur ma’rekesinde (meydanında) çadır kurdu. Kendi cemâlini temâşâ (seyretmek) için topraktan âyîne (ayna) yaptı. Kendi aksini (görüntüsünü) gördü. Gayretten  hepsini alt-üst etti. (karıştırdı)”

İşte “hikmet-i İlâhiyye”nin Kelime-i Âdemiyye’ye (insan sözlerine) tahsîsindeki (ayrıcalığa) sebeb budur.

“Fass”  bir şeyin / hulâsası (özü) ve zübdesi (en seçkini) ma’nâsınadır. Ve hâtemin fassı (yüzük taşı) hâtemi tezyîn (halkayı süsleyen kıymetli) eden şeydir, ya’nî yüzüğün taşıdır ki, onun üzerine sâhibinin ismi yazılır.

“Hikmet”  ile  “kelime”nin  ma’nâları evâil-i dîbâce’de îzâh olundu.

<Devam Edecek>

Derleyen : Asliye Tavşan
http://sufizmveinsan.com

28.08.2001

 


Üst Ana sayfa e-mail