DÎBÂCE-İ

5.Bölüm


Vaktâkî Hak Sübhânehû ve Teâlâ kabil-i ta’dâd olmayan esmâ-i hüsnâsı haysiyetinden onların  “ayn”larını   görmek diledi; -ve eğer diler isen, vücûd ile muttasıf olmasından nâşî emri hasr eden kevn-i câmi’de kendi  “ayn”ını   görmekliği ve onunla kendi sırrı, kendine zâhir olmasını diledi dersin-. Zîrâ bir şeyin kendi nefsine kendi nefsi ile / rü’yeti, o şeye mir’ât gibi emr-i âharda kendi nefsine rü’yeti gibi değildir. Çünkü, ona kendi nefsi manzûrun-fih olan mahallin verdiği bir sûrette zâhir olur. Öyle ki bu mahallin vücûdu olmaksızın ve onun ona tecellisi bulunmaksızın, ona sûret zâhir olmaz idi. Halbuki Hak Teâlâ âlemin küllîsini, kendisinde rûh olmayan tâmmü’l-hilka vücûd-i cesed olarak halk etmiş idi. Binâenaleyh, gayr-i mücellâ bir âyîne gibi idi. Ve hükm-i ilâhînin şânındandır ki, muhakkak o, bir mahalli ancak  “nefh-i ilâhi”  ta’bîr olunan rûh-i ilâhîyi kabûl etmesi lâ-büd olarak tesviye etti. O da ancak lem-yezel ve lâ-yezâl olan tecellî-i dâim feyzini kabûl etmek için tesviye olunan bu sûretten istı’dâdın husûülüdür. Ve ancak kabil kaldı. Ve kabil ise, ancak onun feyz-i akdesinden vâkı’ olur. Böyle olunca emrin küllîsi, ondan ibtidâ eylediği gibi, ona râci’ olur.- İmdi emr, mir’ât-ı âlemin cilâsını iktizâ etti. Binâenaleyh Âdem, bu âyînenin ayn-ı cilâsı ve sûretin rûhu oldu (1)

Ma’lûm olsun ki, Zât-ı Ahadiyye’nin külliyyât i’tibâriyle (bütünlük yönüyle) altı mertebesi vardır. Ve cüz’iyyât i’tibâriyle (kısımları dolayısıyla) merâtibine nihâyet (mertebelerinin sonu) yoktur:

Birincisi:   “Lâ-taayyün”,   “ıtlâk”  ve  “Zât-ı baht”  mertebesidir. O mertebenin bu isimler ile tevsîmi (isimlendirilmesi) tâliblere (isteklilere) tefhîm-i merâm (istenilenleri anlatmak) içindir. Yoksa Zât-ı Sırf bi’l-cümle (bütün) sıfât ve nuût (vasıflardan) ve isim izâfesinden (isim takılarından, kayıtlılıklarından) münezzeh (beri) olduğu gibi, kayd-ı ıtlâk (kayıtlılıktan kurtulma) ve selb-i taayyün mefhûmundan (oluşumlarla ilgili kavramlardan) dahi mukaddestir (arıdır, temizdir) . Ve bu mertebe Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin künhüdür (özü, aslıdır).  Onun fevkinde (üstünde) hiçbir mertebe yoktur, belki bi’l-cümle merâtib (bütün mertebeler) onun tahtındadır (altındadır) . Ve zâtın bi’l-cümle niseb (bütün sıfâtlar) ve şuûnâtı (fiilleri) ve onun kâffe-i merâtibi (mertebelerinin hepsi) kendinde / kâmin (saklı) ve muhtefîdir (gizlenmiştir). Ve Zât, zâtiyyeti cihetinden (yönünden) âlemlerden ganî (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan) olduğundan tecellîden müstağnîdir (oluşumlar gerekli değildir). Onun tecellîsini (görünmesini) iktizâ eden (gerektiren) şey, zâtında muhtefî (gizlenmiş) ve kâmin (saklanmış) olan niseb (sıfâtlar) ve şuûnâtıdır (fiilleridir).  Eğer kendisinde bu niseb (sıfatlar) ve şuûnât (fiiller) olmasa idi, Zât ebediyyen mütecellî olmaz (görülmez) idi. Ve bi’l-cümle niseb ve şuûnât (bütün sıfâtlar ve fiiller),  Zât’ta müstehlek (yok) ve muzmahil (yıkılmış) olduğundan onlar bu mertebede Zât-ı bahtın (Zât’ın) aynıdır. Meşiyyet (istemek) dahî niseb-i sâire (diğer sıfâtlar) gibi onun bir nisbeti (vasfı) olduğundan Hak, mertebe-i Ahadiyyet’te (Zât mertebesinde) meşiyyetî  (istemesi)  (meşiyyete mensûb (?) değildir.  Ve meşiyyet (isteme, dileme) denilen nisbet (sıfât) ise Zât’ın  “ayn”ıdır. Ve bu mertebe, eltaf-ı latîf (lâtifin lâtifi, en şeffâf) olduğundan ve eksef-i kesîf (koyunun koyusu, madde) olan bu âlem-i şehâdete ve esfel-i sâfilîne (aşağıların en aşağısına) merdûd (gönderilmiş) bulunan insanın fikri bu mertebeye nazaran eksef (çok kesîf, koyu) bulunduğundan fikir ile Zât-ı Sırf’ın (Zât mertebesinin) idrâki mümkin değildir. Onun için hadîs-i şerîfte  ...................... buyrulmuştur.

İkincisi:   “Vâhidiyyet”  mertebesidir. Bu mertebenin husûlü (peydâ olması, çıkması),  Zât-ı Sırf’ta muhtefî (gizli) ve müstehlek (yok olmuş) olan bi’l-cümle nisebin (bütün vasıfların), ya’nî sıfâtın lisân-ı isti’dâd (istidâd dili) ile zuhûr takazâsında (meydana çıkma isteğinde) bulunmalarından ve Zât’ın dahî  onları kendi mahbesleri (hapishaneleri) olan mertebe-i Ahadiyyet’ten ıtlâk (kurtulmak) için tenfîs etmesinden (nefes vermesinden) nâşîdir (dolayıdır).  İşte bu tenfîs (nefes verme) ile o sıfâtın suveri (sûretleri) ilm-i ilâhîde (bilinçte) sâbit olur. Bu tenfîs (nefes veriş), Zât’ın kendisinde, yine kendisine, kendi zâtı ile vâkı’ olan (gerçekleşen) tecellîsinden (meydana gelmesinden) ibârettir. Ve bu tecellîye (oluşuma)  “feyz-i akdes”  derler. Ve mertebe-i ilimde (bilinçte) sâbit olan suver-i sıfât (sıfat sûretleri), Zât-ı Hakk’ın bunlarla taayyününden (meydana çıkmasından) ibârettir. Ve bu mertebenin ismi  “Allah”tır.   “Vahidiyyet”  tesmiyesi (olarak adlandırılması) bi’l-cümle esmânın (bütün esmanın)  “Allah”  ism-i küllîsi (ismi kapsamı) tahtında (altında) müctemi’ (toplanmış) olmalarından nâşîdir (dolayıdır). İlim mertebesinde (bilinçte) müteayyin olan (meydana çıkan) bu sûretlere,  “a’yân-ı sâbite”  derler; ve  “hakayık-ı İlâhiyye”  (ilâhî hakikâtler) de ta’bir ederler (derler). Zîrâ Sıfât-ı İlâhiyye’nin sûretleridir; (ilâhi sıfatlara ait sûretlerdir) ve mümkinâtın hakayıkı (varlıkların hakikâtleri) / ve istinâd-gâhıdır (dayandığı yerdir).  İşte bu mertebede meşiyyet-i Zâtiyye (Zât’ın dileği, istemesi) dahi, niseb-i sâire (diğer vasıflar, sıfatlar ) gibi, mahbes-i Zât’tan (hapsedilmiş durumda olduğu Zat’ta) ıtlâk (kurtulmuş) olunduğundan Zât-ı sırf, (Zât) nisbet-i meşiyyet (dileme sıfatı) ile mütecellî olmakla (meydana gelmekle), bi’l cümle suver-i niseb, (bütün sıfât sûretleri) bu nisbet-i meşiyyet tahtında (dileme sıfatı altında)  “ilm-i ilâh (bilinç) mertebesinde müteayyin olurlar (meydana çıkarlar). Ve  “meşiyyet”,  (dileme) Zât’ın zuhûr (meydana çıkmaya) ve ızhâra meyl (meydana çıkmaya yönelmek) ve hâhişinden (arzusundan) ibârettir. Bu babtaki (konudaki) tafsîlât Fass-ı Dâvûdî nihâyetinde ve Fass-ı lokmânî evâilinde (başlangıcında) gelecektir. Bu mertebe-i Vâhidiyyet, Ahadiyyet mertebesine nisbeten (kıyasla) eltaf-ı latîf (lâtifin lâtifi) olan Zât-ı Hakk’ın bir mertebe, tekâsüf buyurmasından (inmesinden, yoğunlaşmasından) başka bir şey değildir. Ve Zât-ı sırf (Zât) bu mertebenin bâtını, (gizli, bilinmeyeni) Vâhidiyyet mertebesi ise, Zât-ı Sırf’ın (Zât’ın) zâhiri (bilinen tarafı) olur.

Üçüncüsü:   “Mertebe-i ervâh”tır.  Bu mertebe Zât-ı Mutlak’ın (Zât’ın) mertebe-i ilimden (ilim mertebesinden) bir derece daha tekâsüfünden (inmesinden, yoğunlaşmasından) ibârettir. Öyle ki, mertebe-i ilimde sâbit (var) olan her bir sûret-i ilmiyye (ilmi suretler), bir cevher-i bâsît (basit cevher) olarak bu mertebede zâhir olur (görülür). Ve bu cevâhir-i basîta (basit cevherler) şekil ve levn (renk) ve zaman ve mekân (yer işgâl etme) ve hark (yırtılma) ve iltiyâmdan (bitişmeden) mücerreddir (tecrîd edilmiştir, karışıksızdır, saftır). Bu bir âlemdir ki, işâret-i hissiyye (hissedişler) ile tevhîm etmek (hissetmek) mümkin değildir. Bu mertebede her bir rûh, kendisini ve kendi mislini (benzerini) ve kendi mebdei (başlangıcı) olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretlerini müdriktir (bilincindedir). Bu âleme  “âlem-i emr”,   “âlem-i gayb”,   âlem-i ulv ve   “âlem-i melekût”  derler. Bu mertebe Zât-ı Mutlak’ın (Zât’ın) ayrılık ve gayriyyet nev’i üzere (çeşitli farklılıklarla) hâriçte zuhûrudur (Dışta meydana çıkmasıdır). Bu ayrılık ve gayrılık (farklılık), buhâr-ı latîfin (şeffâf olan buharın) bir mertebede tekâsüf ederek (inerek yoğunlaşarak) bulut olmasına benzer. Ve âlem-i ervâh (rûhlar mertebesi) Vâhidiyyet mertebesinin zâhiri (aşikar, bilineni),  Vâhidiyyet mertebesi ise onun bâtınıdır (gizli, bilinmeyenidir). Şu halde, mertebe-i ervâha nisbeten (rûhlar mertebesine göre) mertebe-i Ahadiyyet, bâtının bâtını (gizlinin gizlisi) olmuş olur.

Dördüncüsü:  Mertebe-i   “âlem-i misâl”dir. Bu mertebede dahi Zât-ı Mutlak’ın (Zât’ın) tecezzî (bölünme) ve inkısâm (parçalanma) ve hark (yırtılma) / ve iltiyâm (bitişme) kabûl etmeyen suver (sûretler) ve eşkâl (şekil) ile hâriçte zuhûrudur (dışta meydana çıkmasıdır).  Ve bu âleme  “âlem-i misâl” tesmiyesinin (isimlendirilmesinin) vechi  (yönü) budur ki, âlem-i ervâhta (rûhlar âleminde) bulunan her bir ferdin âlem-i ecsâmda (madde âleminde) bürüneceği bir sûretin mümâsili (benzeri) bu âlemde zâhir olur (meydana gelir). Ve bir tâife (kısmı) ona  “hayâl”  derler. Zirâ bunları müdrik (anlayan, vâkıf) olan kuvve-i mütehayyiledir (hayâl gücüdür).  Ve âlem-i misâle   “âlem-i berzah”  ve  “mürekkebât-ı latîfe”  dahi derler. Ve ehl-i tasavvuf ıstılâhında (tanımlamalarında) âlem-i ervâh ve misâli cem’ edip (birleştirip)  “âlem-i melekût”  derler. Ve âlem-i misâl, âlem-i ervâhtan (rûhlar âleminden) âlem-i ecsâma (madde âlemine) vâsıl olan (ulaşan)  “feyz-i mukaddes”sin  vâsıtasıdır (aracıdır). Ve ervâh (rûhlar) ve ecsâm (cisim) arasında berzahtır (geçiştir).  Ve berzahiyyeti (arada olması) hasebiyle her iki âlemin ahkâmını câmi’dir (hükümlerini toplamıştır) ki, onlar da zâhir ve bâtınıdır. Ya’nî mertebe-i misâl mertebe-i ervâhın zâhiri (bilineni, açığa çıkmışı) ve mertebe-i ecsâmın (madde alemin) bâtınıdır (gizli, bilinmeyen tarafıdır). Şu halde, Zât-ı Mutlak (Zât mertebesi) mertebe-i misâle nazaran (göre), bâtının bâtının bâtını (gizlinin gizlisinin gizlisi) olur. Ve bu mertebe, gayb (görünmeyen) ve şehâdet (görünen) arasında hadd-i fâsıldır (hudûtları içinde kalmış bölümdür). Ve cism-i mürekkeb-i maddînin (elementlerin birleşmesinden meydana gelmiş olan cisimler) aynı olmadığı gibi, cevher-i mücerred-i aklînin (saf aklın) dahi aynı değildir. Ya’nî âlem-i ervâh (rûhlar âlemi) ile âlem-i ecsâmın (madde âleminin) gayridir (farklıdır). Ervâha nisbeten kesîf (rûhlara göre yoğun, koyu) ve ecsâma nisbeten latîftir (cisimlere göre şeffâftır).  Şu kadar var ki, cevher-i cismânî (cisim cevheri) ile cevher-i mücerred-i aklîye (saf cevher olan akılla) müşâbeheti (benzerliği) vardır. Ecsâma müşâbeheti (cisme benzerliği) budur ki, ecsâmın (cismin) nasıl arzı ve tûlü ve umku (en, boy ve derinliği) varsa, sûret-i misâliyyenin (misâl âlemindeki sûretlerin) dahi arzı ve tûlü ve umku (eni, boyu ve derinliği) vardır. Ve onu ölçmek ve göz ile görmek mümkindir. Âyîneye mün’akis (aynaya aksetmiş) olan sûret gibi. Ervâha müşâbeheti (rûhlara benzerliği) budur ki, ervâh (rûhlar) nasıl nûrânî ve lâtif (şeffâf) ise suver-i misâliyye (misâl âlemindeki sûretler) dahi latîf ve nûrânîdir. Ve letâfet ve nûrâniyyetinden nâşî (dolayı) el ile tutulmaz ve bıçakla kesilmez ve eczâya tefrîk edilemez (küçük parçalara ayrılamaz, bölünemez). Rü’yâda görülen suver (sûretler) bu âlemdendir.

Beşincisi:   “Mertebe-i şehâdet”tir (görülen âlemdir). Bu mertebe dahi Zât-ı Mutlak’ın tecezzî (bölünme) ve inkısâm (parçalanma) ve hark (yırtılma) ve iltiyâm (bitişme) kabûl eden suver-i ecsâm ile (cisimler olarak) hâriçte zuhûrudur (dışta meydana çıkmasıdır). Onun için bu âleme  “âlem-i kevn ve fesâd”  (varlık ve yokluk) derler. Zîrâ suver-i ecsâm (cisim sûretleri) bir taraftan tekevvün eder (oluşur) ve bir taraftan bozulur. Ve bu âlem-i ecsâmın (cisimler âleminin) müfredât-ı besâitı (oluşmasını sağlayan elementler) müvellidü’l-humûzâ (oksijen), klor, sodyum, karbon, kils-i bakır, altın, gümüş ilh... gibi yetmiş küsur anâsırdan (unsurdan) ibârettir. Suver-i muhtelife (çeşitli sûretler) bu anâsırdan (elementlerden) ba’zılarının mekadîr-i muhtelife üzere (çeşitli miktarlarda) yek-dîğeriyle (bir diğeriyle) imtizâcından terekküb eder (karışımından meydana gelir). Bu anâsırın (elementlerin) sûret-i umûmiyyede (genelde sûretlerinin) üç hâli vardır. / Onlar da gaz, mâyi’ (sıvı) ve sulb (katı) halleridir. Tafsîli hikmet-i tabîiyye (tabiat ile ilgili hikmetlerin açıklaması) ve kimyâ kitaplarında münderictir (yer almıştır).  Ehl-i tasavvuf, (tasavvuf sahipleri) cism-i hayvânın (hayvan cinsinin) dört rükun (temel) üzere bulunduğunu beyan ederler (açıklarlar) ki, bunlar da havâ (gaz),  su (mâyi’), toprak (sulb) ve ateş (harâret)ten ibârettir. Bu âlem-i ecsâm (madde âlemi) merâtib-i sâirenin (diğer mertebelerin) cümlesinden (hepsinden) eksef (yoğun, en kesif) ve azhardır (en açık görülen ve bilinendir). Ve mertebe-i Ahadiyyet bu mertebeye nisbeten (göre) ebtan-ı butûndur (batının batını, en gizli olanıdır).  Ve âlem-i ecsâmda (madde âleminde) zâhir olan (görülen) her bir sûretin hakîkati, mertebe-i Vâhidiyyet’te sâbit olan a’yândır (ilmi sûret, manâdır). Ve her birisinin âlem-i ervâhta (rûhlar âleminde) birer rûhu vardır. Binâenaleyh (nitekim), âlem-i ecsâmda (madde âleminde) gerek cemâd (cansızlar, madenler),  gerek nebât ve gerek hayvan olsun, rûhu olmayan bir sûret yoktur. Zîrâ, her bir sûret bir ismin mazharıdır (açığa çıktığı yerdir).  Ve onu müdebbir (idare edici) olan rûh o isimdir.  “Cemâd”a cemâd denilmesi kendi taayyününün (oluşumunun) âsâr-ı rûhiyye zuhûruna (rûhunun eserlerini meydana çıkarmasına) müsâid olmamasındandır. Suver-i ecsâm (cisimler) tekâmül-i tedrîcî (aşamalı yavaş yavaş olgunlaşması) ile kendisinde âsâr-ı rûhiyye zâhir (rûhun eserlerini meydana çıkarmasına sebep) olacak taayyün (oluşum) iktisâb eder (kazanılır) ve âkıbet (nihâyet), en mükemmel sûret olan  suver-i insâniyyede âsâr-ı rûhiyye (rûhun eserleri) pek âşikâr olarak zâhir olur (görülür). Fakat dikkât olunsun ki, bu merâtibde (mertebelerde, boyutlarda) görülen istihâlât (hâl değişimler) ve tağayyürât (başkalaşımlar) Zât-ı Mutlak’ın değildir. Her bir mertebede Zât-ı Mutlak, Zâtiyyeti üzere kâimdir. Tağayyürât (başkalaşımlar) ve istihâlât (hâlden hâle geçmeler),  ancak onun ârızı (sonradan yaratılmış, gelip geçici) olan sıfâtındandır. Meselâ, buhârın zâtı latîftir. Bir mertebe tekâsüf edince (yoğunlaşınca) bulut olur. Bir derece daha tekâsüf edince (yoğunlaşınca) su ve yine tekâsüf edince (yoğunlaşınca) buz olur. Her bir mertebede buhar zâtiyyeti üzere (kendi zâtı ile) kâimdir. (mevcûttur) Zîrâ tağayyür eden (başkalaşan) şey buharın zâtı değildir; onun zâtında mündemic olan (bulunan) sıfât-ı ârızasıdır (sonradan kazanılmış sıfâtlardır). Eğer buhârın zâtı tağayyür etmiş (değişmiş) olsa idi buz eriyip su ve tebahhurât-ı tedrîciyye ile (yavaş yavaş buharlaşarak) bulut ve bulut tekrâr telattuf ederek (şeffâflaşarak) buhar olmamak lâzım gelir idi. Zîrâ bozulan şey başka bir şey olur ve aslına iltihâk (karışıp) ve rücû’ edemez (geri dönemez).  Meselâ şarabın içine tuz konsa, bozulup sirke olur. Zâtı bozulduğundan, artık şarap olamaz./

Altıncısı:  Mertebe-i câmi’-i (mertebeleri kendinde toplamış olan) hazret-i insandır. Bu mertebe dahi kezâlik (böylece) Zât-ı Mutlak’ın bir mazhar-ı etemmde (eksiksiz tam olarak göründüğü mahalden) zuhûrudur (meydana çıkmasıdır). Ve bu mazhar-ı etemm (eksiksiz tam olarak görünmüş olduğu mahal) dahi nev’i Âdem’dir. (İnsan türüdür) Ve ehl-i tasavvuf (tasavvuf sahipleri) âlem-i his ve şehâdet ile  “hazret-i insan”ı cem’ edip  (birleştirip)  “nâsût”  derler. Ve işte bu mertebe kâffe-i merâtib-i (mertebelerin hepsini) cismâniyye (cismi) ve nûrâniyyeyi (rûh’u) ve vahdeti (teki) ve vâhidiyyeti (esma ve sıfatları) câmi’ (toplamış) olan bir tecellî (meydana geliş) ve bir libâs-ı ahîrdir (bürünülen en son örtüdür).  Ve insan sûret-i İlâhiyye üzere mahlûk olduğundan bi’l-cümle esmâyı câmi’ (bütün esmâları kendinde toplamış) olan  “Allah”  ism-i şerîfinin mazharıdır (görüldüğü yerdir).  Ve insan, kâmil ve gayr-i kâmil (kâmil olmayan insan) olarak iki kısımdır. Her ikisi dahi bu ism-i mübârekin (mübarek ismin) mazharıdır (görüldüğü yerdir). Fakat Enbiyâ (Nebî, Peygamber) ve Evliyâdan ibâret olan İnsân-ı Kâmil tarîk-ı tasfiye ile (arınma, temizlenme yoluyla) mebdee rücû’ ettikleri (başlangıca geri döndükleri) ve kendi mevhûm olan (var saydıkları) varlıklarından fânî (yok) oldukları cihetle (yönüyle) sâir efrâd-ı insâniyyeden diğer insanlardan) bu kemâl ile mümtâz (ayrılmış) olmuşlardır. Ya’nî bu zevât-ı kirâm Hak-perest (Allah’a tapan) ve efrâd-ı bâkiyye-i insâniyye (geriye kalan insanlar) ise hod-peresttir (kendine tapan, kendini beğenmiştir).  Nitekim Mevlânâ (r.a.) buyurmuşlardır:

( Tercüme)       Her kim ki rubûde-i elesttir

                        Tâ ahd-i “eles”ten o mesttir

                         Bağlanmış ayağı derd evinde

                         Can vermek için küşâde-desttir

                         Kendinden o fânî Dost’la bâkî

                         Hayret ki, o nîsttir ve hesttir

                         Bu zümredir ancak ehl-i tevhîd

                         Bâkîsi cihanda hod-peresttir

Ve her mertebe ve taayyün (oluşum) esmâ-i İlâhiyye’den bir ismin mazharıdır (görüldüğü yerdir). Ve insan  “Allah”  ism-i küllîsinin (bütün isimlerin) mazharıdır (görüldüğü yerdir). Ve kâffe-i esmâ-i ilâhiyye (bütün ilâhî isimler)  cüz’iyyâtının (kısımlarının) küllün tahtında indirâcı (bütünün emri altında olması) gibi, ism-i Zât (adı Zât olan) ve müstecmi’-i (kendisinde) cemî’-i sıfât (bütün sıfâtlar) olan  “Allah”  ism-i küllîsinin tahtında mündemicdir (Allah ismi kapsamı altında bulunmaktadır).Ve  “Allah”  ismi, nasıl ki hakîkatte ve mertebede /(boyutlarda)  cemî-i esmâ üzerine (bütün isimlerden) mukaddem (önce) ise,  “Allah” ism-i mübârekinin mazharı (mübarek Allah isminin çıktığı yer) olan hakîkat-i insâniyye (insanın hakîkati) dahi cemî’-i mezâhirin (görünen bütün yerlerde) zâtından ve hakîkatinden mukaddem (önce) olmak lâzım gelir. Binâenaleyh (nitekim), hakîkat-i insâniyye (insanın hakîkati) cemî-i mezâhirin (görünen bütün) hakayıkını câmi’ (hakîkatleri kendinde toplamış) ve kaffe-i merâtibi muhîttir. (bütün mertebeleri kuşatmıştır) Ve mertebe-i insandan hâriç (insan mertebesi dışında) hiçbir şey yoktur. Nitekim Hz. Emîrü’l- mü’minîn, esedullâhi’l-gâlib Ali İbn Ebî Tâlib (k.A.v.) Efendimiz  “hazret-i İnsan”ın bu câmi’iyyetinden (her şeyi kendinde toplamışlığından) haber verip buyururlar:

(Tercüme ) “Senin ilâcın sende olduğu halde bilmiyorsun. Ve illetin (sebebin) senden olduğu halde görmüyorsun. Ve sen bir cirm-i sağîr (küçük bir cisim) olduğunu zu’m edersin (zannedersin),  halbuki âlem-i ekber (en büyük âlem) sende müntavîdir (toplanmıştır).  Ve sen öyle bir kitâb-ı mübînsin (açık, büyük kitapsın) ki, muzmer (gizli) olan şey onun harfleriyle zâhir olur (meydana çıkar).  Ve sen vücûdsun (varsın) ve nefs-i vücûdsun (nefis sahibisin). Ve sende mevcûd olan şey hasr (kısıtlamaya) ve ta’dâda (saymaya) gelmez. Senin hârice (dışarıya) ihtiyâcın yoktur. Kitâb-ı kâinâtta (evrende) mastûr (yazılmış, mevcût) olan şeyler hep senden hurûc eder (çıkar)

İmdi, mertebe-i hazret-i İnsan (İnsan mertebesi) min haysü’t-taayyün (oluşumu bakımından) mertebe-i Ahadiyyet’ten eb’ad (en uzak) ve esfel-i sâfilîn (en aşağılarda) olur. Nitekim Hak Teâlâ buna işâreten:

............................ (Tin, 95/4-5) buyurur. Ve Zât-ı mutlak (Zât) mertebe-i insanda bi-hasebi’t-taayyün (oluşumu bakımından) azhar (en aşikâr görünen) ve bi-hasebi’l-hakîka / (hakîkâti bakımından) ebtan-ı butûn (en gizli) olmuş olur. Ve insan şecere-i kevnin (kâinât ağacının) semeresi (meyvesi) ve cemâl-i Zât’ın âyînesi mesâbesinde (aynası durumunda) bulunduğundan, îcâdın (yaratmanın) illet-i gâiyyesi (arzu sebebi) İnsan’dan ibâret bulunur.

<Devam Edecek>

Derleyen : Asliye Tavşan
http://sufizmveinsan.com

04
.09.2001

 


Üst Ana sayfa e-mail