DÎBÂCE-İ

9.Bölüm


İmdi bu mezkûr, “insan” ve “halîfe” tesmiye olundu. Onun insâniyyetine gelince, onun neş’etinin umûmundan ve hakâyıkın küllîsini hâsır olduğundan dolayıdır. Ve o, kendisiyle nazar vâkı’ olan gözden, Hak için gözbebeği menzilesindedir. Ve “basar” ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için “insan” tesmiye olundu. Zirâ Hak, onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti (4).

Ya’nî kuvây-ı âlemin küllîsini (bütün melekler âleminin) a’lâsını ve esfelini câmi’ (ulvisini ve altta olanları  toplamış) olan bu mezkûra (adı geçen),  ya’nî kevn-i câmi’a (evrenin bütününe), “insan” tesmiye olundu (insan denildi) ki, ism-i aslîdir (asıl ismidir). Ve “halife” tesmiye olundu (denildi) ki, ism-i lakabîdir (takma adıdır).  Ona “insan” denilmesi, neş’etinin umûmî (sonradan var) / olmasından ve hakayıkın cümlesini hasr (bütün hakikatleri bir çerçeve içine alması) ve ihâta etmesinden (kuşatmasından) nâşîdir (dolayıdır). Zirâ, rûhânî, tabîî ve unsurî (elementlerden) olan bi’l-cümle neş’etlerde (meydana gelmişlerde)  onun sereyânı (yayılması) olduğu gibi, ulvî (yüksekte olan) ve suflî (aşağıda olan) kâffe-i hakayıkı hâsırdır (bütün hakikâtleri bir çerçeve içine alır).  Âlemde (evrende) hiçbir hakîkat yoktur ki, onda olmasın. İnsanın zâhirinde (dış görünüşünde) âlemin zâhirinde (dış görünüşü) olan ve bâtınında (rûhunda) bulunan her bir şeyin nazîri (benzeri) vardır. Binâenaleyh (nitekim) insan, hulâsa-ı mevcûdât (mevcûdatın özü) ve zübde-i kâinâttır (kâinâtın özetidir). Zirâ âlem (evren), sûret-ı İlâhiyye üzeredir. Ve insan ise o sûretin nümûne-i câmi’idir (her şeyi kendinde toplamış olan suretin  örneğidir). Ve bu “kevn-ı câmi’” (her şeyi kendinde toplamış) kendisiyle nazar vâkı’ olan (bakılan) gözün, Hak için, gözbebeği menzilesindedir (derecesindedir).Ve “basar” (görme) ta’bîr olunan (denilen) dahi, ancak odur. Ve kuvve-ı bâsıra (görme melekesi) görünen şeylerin aynını nasıl gözbebeği ile idrâk ederse, Zât-ı Mutlak’ın kendi merâtib-ı tenezzülâtının kâffesine (indiği bütün mertebelerine) olan nazarı (bakması) dahi, bu gözbebeği mesâbesinde (derecesinde) olan İnsân-ı Kâmil ile vâkı’ olur (gerçekleşir). Yâ’ni kuvve-ı bâsıranın (görme melekesinin) zevkı olan rü’yet (görüş) gözbebeğinin sûreti ile vakı’ olduğu (gerçekleştiği) gibi, Hak için zevk-ı rü’yet (görme zevki) dahi İnsân-ı Kâmil’in taayyün-ı sûrîsiyle (oluşan bedeniyle) olur. Ve insan kuvve-ı bâsırasıyla (görme gücüyle) kendisinin aynı olan vücûduna nazar ettikde (bakınca) hâsıl olan zevk-ı rü’yet (görme zevki), gayrdan (başkasından) müstefâd (kazanılmış) olmaz. Belki bu zevk kendi zâtının kendi zâtına verdiği bir zevktan ibârettir. İşte İnsân-ı Kâmil mazharıyla vâkı’ olan (bedeniyle gerçekleşen) nazar-ı ilâhî (Hakk’ın bakışı) de böyledir. Onun için Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye’nin iki yüz yirmi birinci bâbında (bölümünde) şöyle buyurur:

Beyt:..........................................

(Tercüme)   “Gayr nerededir? (Allah’tan başkası nerededir?)  Ve kevnde (evrende) bütün “beşer” (insan) tesmiye ettiğin (adlandırdığın) vücûdun gayrı (başkası) bir şey yoktur. Zîrâ o, aynen ve ilmen kevnin kâffesine (evrenin hepsine) şâmil olur (içine alan) bir isimdir. Binâenaleyh (nitekim) sen sûretlerden çıkma!”

İşte insan, Hak için gözün göz bebeği mesâbesinde (derecesinde) bulunduğundan nâşî (dolayı),   “insan” tesmiye olundu (olarak adlandırıldı) . / Zîrâ Hak, İnsân-ı Kâmil ile halkına (yarattıklarına) nazar etti (baktı) ve onlara rahmet eyledi. Çünkü İnsân-ı Kâmil, âlemin icâdına (yaratılmasına) ve onun bakâsına (devamlılığına) ve kemâlâtına (gelişmesine olgunlaşmasına) ezelen (geçmişte) ve ebeden (gelecekte) dünyâca ve âhiretçe sebeptir.

Mertebe-i ilimdeki sebebiyyetine gelince: Hak Teâlâ kendi zâtına zâtıyla tecelli ettiği (göründüğü) ve cemî’-i sıfâtını (bütün sıfatlarını) ve kemâlâtını Zâtında müşâhede eylediği (gördüğü) ve onları İnsân-ı Kâmil’in hakîkatinde müşâhede etmeği (görmeği) murâd ettiği (dilediği) vakit, hazret-i ilmiyyede (ilim mertebesinde) nev’-i insânînin (insan türünün) hakîkati olan hakîkat-ı Muhammediyye, Hak için, âyîne mesâbesinde (ayna durumunda) vâkı’ oldu (gerçekleşti). Ve hakayık-ı âlemin küllîsi (bütün âlemin hakikâtleri) onun vücûdu ile mevcûd oldu. Ve bu hakîkat bütün esmâyı câmi’ (kendinde toplamış) olan “İlâhiyyet” mertebesinde tekabül eyledi (karşılık oldu). Ba’dehû (daha sonra) Hak Teâlâ o hakîkatte bi’l-cümle esmâya (bütün esmâlara) vücûd-i tafsîlî i’tâ edip (evrenin madde yapısını verip, bağışlayıp)  a’yân-ı sâbite zâhir oldu (Esmalar meydana çıktı).

“Ayn”daki (öz’deki, manâdaki) sebebiyyetine gelince    .............  hadîs-i şerîfi mûcibince (gereğince), nûr-i Muhammedî’ den ibâret olan Akl-ı Evvel’in îcâdiyle (yaratılmasıyla),  Hak Teâlâ vücûd-i hâricîyi (evrenin madde bedeni) vücûd-i ilmîye (vücûd verme ilmine) mutâbık (uygun) kıldı. Ba’dehû (daha sonra) Akl-ı Evvel’in mütezammın olduğu mevcûdâd-ı sâire (diğer varlıklar) zuhûra geldi. Nitekim merâtib-i sitte (altıncı mertebede) bahsinde bâlâda (aşağıda) beyân olundu.

Kemâlât sebebiyyetine gelince, Hak Teâlâ, İnsân-ı Kâmil’in kalbini tecelliyât-ı Zâtıyye (Zât’ın oluşumlarına) ve esmâiyyesine (esmasına) mir’ât (ayna) kıldı. Evvelen ona, ba’dehû (daha sonra) onun vâsıtasıyla âleme (evren) tecellî etti (oluştu).  Bu hal, bir âyîneye mün’akis (aynaya  yansımış) olan nûrun onun mukabilinde (karşılığında) bulunan diğer bir âyîneye in’ikâsına (yansımasına) benzer. Şu hâle nazaran (göre) esmânın ilimde ve “ayn”daki a’yânı (kendisindeki hakikâtler) ve onların kemâlâtı ancak İnsân-ı Kâmil vâsıtasıyla hâsıl oldu (gerçekleşti). Ve insan maksûd-i ûlâ (ilk gaye) olunca, bi’t-tabi’ (tabii olarak) onun vücûd-i hâricîsi (evrenin bedeni) hakayık-ı âlemin (hakikâtlerin, esmanın)  vücûdunu iktizâ eder (gerektirir). Binâenaleyh (nitekim) Hak Teâlâ, en son insanı îcâd (yaratmak) için, evvelen eczâ-yı âlemi (küçük parçacıklardan, elementlerden oluşan âlemi) îcâd etti (yarattı). Nitekim buna işâreten, hadîs-i kudsîde: .............. Ya’nî “sen olmasa idin yerleri, gökleri yaratmaz idim” buyruldu. Ve Hz. Mevlâna Celâleddîn Rûmî (r.a.) Efendimiz, Mesnevî-i Şerîf’lerinin cild-i râbi’inde (dördüncü cildinde) bu hakîkati şu vech (yön) ile tavzîh buyururlar:/ (açıklarlar)

Mesnevî:

(Tercüme) “Zâhire nazaran (dış görünüşe göre), o dal budak, meyvenin aslıdır. Velâkin, bâtına (içe, rûha) nazaran, dal budak meyve için vücûd bulmuştur. Eğer meyve meyl (eğilim)  ve ümîdi olmasa idi, bağçevan hiç ağacın kökünü diker miydi? Böyle olunca o ağaç ma’nâ itibâriyle meyveden doğdu. O meyvenin tevellüdü (doğumu) her ne kadar sûret i’tibâriyle (yapısı yönüyle) şecerden (ağaçtan) vâkı’ olmuş ise de, bunun için, o zûfünûn olan (S.a.v.) Efendimiz: .................. Ya’nî “Biz sâbıklar (önce) olan âhirleriz” (sonralarız) remzîni (işâretini) beyân buyurmuştur (bildirmiştir). Ve yine buyurur ki: Vâkıâ (gerçi) ben sûret i’tibâriyle (şekil bakımından) Âdem’den doğmuşumdur. O meleğin secdesi benim için olmuştur. Ve benim için yedinci felek üzerine gitmiştir. Fikrin evveli (önce düşüncede), amelde  âhir (fiilde en son) geldi. Husûsiyle bir fikir (düşünce) ki, vasf-ı ezel ola.” (başlangıcı olmayan vasıf olur).

İşte bu şuhûd-i ezelî (başlangıcı olmadığını görme) ve îcâd-ı ilmî (ilmin yaratılmasından) ve aynî (kendisi) onlara nazardan (bakmaktan) ve onların üzerine rahmet-i Rahmâniyye-i mücmelenin (Rahman’ın rahmetinin özü) ve rahmet-i Rahîmiyye-i tafsîliyyenin (Rahim’in rahmetinin genişliğini, tafsilini) ifâzasından (feyz vermesinden) ibârettir. Zîrâ bi’l-cümle kemâlât vücûd üzerine mürettebdir (yerli yerindedir). Ve vücûd rahmet-i asliyyedir (asıl rahmettir) ki, envâ’-ı (çeşitli) rahmet ve dünyevî (dünya ile ilgili) ve uhrevî (ahiretle ilgili) saâdet hep bu rahmet-i asliyyeye tâbi’dir (asıl olan bu rahmete bağlıdır) ./

İmdi o, ezelî olan insân-ı hâdistir ve ebedî olan neş’e-i dâimdir ve câmi’ olan kelime-i fâsıladır. Binâenaleyh, âlem onun vücûduyla tamâm oldu. Böyle olunca o, âlemden, hâtemden hâtemin fassı gibidir ki, o, pâdişâhın hazînelerini onunla mühürlediği mahll-i nakş ve alâmettir (5).

Ya’nî kevn-i câmi’ (her şeyi kendinde toplamış) olan İnsân-ı Kâmil sûretiyle (madde bedeniyle) hâdistir (sonradan meydana gelmiştir) ve hakîkat-ı rûhiyyesiyle ezelîdir (ruhû itibarıyla varlığının başlangıcı olmayandır). Zîrâ suver-i ilmiyye (ilmi suretler) ilm-i İlâhîdir; (Allah’ın ilmidir) ve ilim niseb-i İlâhiyye’den (İlâhi sıfatlardan) bir nisbet (sıfat)  olmak i’tibârıyle (hususuyla) Hakk’ın aynıdır ve Hak ise ezelîdir (başlangıcı olmayandır).  Ve hakîkat-ı insâniyye (insanın hakikâti) niseb-i nâmütenâhiyyeyi câmi’ (sonsuz vasıfları toplamış) olan Zât-ı Vâhide’ye (tek olan Zât’a) mukabil (karşılık) bulunan âyîne mesâbesinde (ayna durumunda) olup Zât-ı vâhidenin (tek olan Zât’ın) cemi’-i merâtibe (bütün mertebelere) tenezzülü (inişi) bu hakîkatle vâkı’ (gerçek) olduğundan ve cemi’-i merâtip (bütün mertebeler) ise, Hakk’ın vücûdundan ibâret ve vücûi Hak (Hak bakımından) ise ebedî bulunduğundan, İnsân-ı Kâmil’in neş’eti (var olması) dahi ebedîdir. Hiçbir mertebede aslâ fenâ-pezîr olmaz (yok kabul edilmez). Ve İnsân-ı Kâmil bir kelimedir ki, ahkâm-ı vücûb (gerekli hükümler, işler) ile ahkâm-ı imkân (Hak’tan gayrı her şey) aralarını fasl eder (böler).   Ve kendisi vücûb (zarûri) ile imkân (zarûri olmayanlar) arasında berzahdır. (aradır) Ve berzah (geçiş, ara) olarak vâkı’ (gerçek) olan şeyin iki cihete de (tarafta da) birer yüzü vardır. Binâenaleyh (nitekim) insân-ı kâmil ahkâm-ı vücûb (zarûri işler, hükümler) ile ahkâm-ı imkânı câmi’dir (zarûri olmayan işleri, hükümleri toplamıştır).  Velâkin, onun berzahiyyeti (arada olması) tarafeynden (iki taraftan) mümtâz (seçilmiş) olmak ve kendisinin ayn-ı zâidesi bulunmak (kendi fazlalığı) sûretiyle değildir. Meselâ kelimenin vücûdu sûretle ma’nâ arasında berzahtır (geçiştir, aradır) /.  Velâkin, kelimenin vücûdu sûret ve ma’nâya nazaran (göre) bir ayn-ı zâide değildir (kendinde bir fazlalığı yoktur). Zîrâ, sûret kelimenin “ayn” (kendisi) olduğu gibi, ma’nâ dahi o sûretten hâriç değildir. Binâenaleyh (nitekim) kelime, sûret ve ma’nâyı yekdîğerinden (birbirinden) ayıran bir berzah (geçiş) olmakla berâber bunlardan ayrı değildir. Ve sûret ve ma’nâdan fazla olarak bir “ayn”a da (kaynağa) mâlik (sahip) değildir. İşte İnsân-ı Kâmil’in vücûdu dahi bu misâle mutâbıktır (uygundur).

İmdi Âdem, kaffe-i merâtib-i İlâhiyyeyi câmi’ (bütün ilâhi mertebeleri toplamış) olduğu ve onun taayyünü (oluşumu) bi’l-cümle esmâ-i İlâhiyye’nin zuhûruna (bütün İlâhi isimlerin çıkışına) müsâid bulunduğu için, âlemin vücûdu (evrenin vücûdu) Âdem’in (İnsan’ın) vücûduyla tamâm oldu. Zîrâ Âdem’in (İnsan’ın) vücûdu olmasa idi, âlemin (evrenin) vücûdu, rûhsuz bir cesed-i müsevvâ (şekillendirilmiş) ve cilâsız bir âyîne (ayna) gibi kalır idi. Binâenaleyh (nitekim), âlemin (evrenin) Âdem’e (İnsan’a) nisbeti (ölçüsü), fass-ı hâtemin (yüzük taşının ) hâteme nisbeti (yüzüğe oranı) gibidir. Ve fass-ı hâtem (yüzük taşı) mahall-i nakş (işlenen yer, mahal) ve alâmet (nişan) olan onun fassı (değerli taşı) olduğu gibi, âlemden (evrenden) maksûd (gaye) dahi, melik-i hakîkînin (hakiki mülk sahibinin) ismi olan “Allah” ism-i câmi’inin (isimlerin toplu bulunduğu) mahall-i nakşı bulunan (işleme sanatının olduğu yer olan) İnsân-ı Kâmil’dir; ve melik-i (mülk sahibi) hakîkî hazâin-i (hakiki hazinelerini) esmâiyyesini bu alâmetle (işaretle) hıfz eder (saklar).

/ Ma’lûm olsun ki .................... Ya’nî “O insan hâdîs-i ezelî (öncesi olmayan) ve ebedî (sonsuz) olan neş’e-i  dâimdir” (devamlı yaratılır) ibâresi tahtında (işareti altında) azîm ma’nâlar vardır. Bu beyândan (bildiriden) insanın, yalnız küre-i arz (dünya) üzerinde zuhûr eden (meydana gelen) insandan ibâret olmadığı açıkça zâhir olur (görülür) . Zîrâ küre-i arzın (dünyanın) evveli (öncesi) ve âhiri (sonu) vardır. Binâenaleyh (nitekim) onun üzerinde zuhûr eden (meydana gelen) insanların da evveli (öncesi) ve âhiri (sonu) vardır. Şu halde küre-i arz (dünya) üzerindeki insanlar hâdis-i ezeli (öncesi olmayan yaratılmış) değildir, ebedî olan neş’e-i dâimde (sonu olmayan yaratılmış da) değildir. İmdi bu ma’nâyı tevzîh (genişletmek) için bir mukaddeme (ön söz) lâzımdır.

Şöyle ki, vücûd-i Hakk’ın ne evveli (öncesi), ne de âhiri (sonu) kadîmdir (öncesi yoktur). Binâenaleyh (nitekim), onun sıfât ve esmâsı dahi kadîmdir (öncesi yoktur).  Ve sıfât ve esmâsının zuhûr-i ahkâm (hükümlerin çıkışı) ve âsârı (eserleri) aslâ ta’tîl (durma) kabûl etmez. Şu halde, Hakk’ın tecellî etmediği (görünmediği) bir ân yoktur. Nitekim, âyet-i kerîmede .............. (Rahmân, 55/29) buyrulur. Hak Teâlâ ezelen ve ebeden Hâlık’tır, (yaratandır) Rezzâk’tır (rızk verendir), Gaffâr’dır (bağışlayandır), Mümît’tir (öldürendir), Muhyî’dir (diriltendir) ilh... Binâenaleyh (nitekim), vücûd kadîm olduğu (öncesi olmadığı) gibi, keyfiyyet-i hudûs (sonradan olma hususu) dahi kadîmdir (öncesi yoktur). Ancak efrâd-ı hâdisin (sonradan olanların) evveli (öncesi) ve âhiri (sonu) vardır. Ve keyfiyyet-i hudûsün (sonradan olma hususunun) evveli (öncesi) ve âhiri (sonu) yoktur. Ya’nî, Hakk’ın halk etmediği (yaratmadığı) bir ân yoktur. İmdi fezâ-yı bî nihâye (sonsuz evren) ayn-ı vücûd-i Hak’tır. (Hak vücûdun kendisidir) Ve onda bir taraftan tekevvün (oluşma var) ve bir taraftan tefessüd (bozulma var) eden kâinât ve zâilât (yok olup gidenler) sıfât-ı hâlıkıyyetin (yaratma vasfının) mazharıdır (görüldüğü yerdir).  Ve o bî-nihâye avâlimin (sonsuz âlemlerin) üzerinde ezelen (öncesi olmayan olarak) tekevvün eden (oluşan) insanların efrâdı (fertleri) hâdistir (sonradan olmadır). Binâenaleyh (nitekim), insan hem ezelî (öncesi olmayan) ve hem de hâdistir (sonradan olmadır).  Ve efrâd-ı beşer (insanlar) ve üzerinde yaşadığı âlemler ecele tâbi’ (ölüme mahkûm) olduğu halde onun bu avâlim-i bî-nihâye (sonsuz alemler) üzerinde ilâ-mâlâ-nihâye (nihayetsiz  son bulmayacak) zuhûru (meydana gelmeler) onun neş’e-i dâim-i ebedî (yaratmanın devamlı ve sonsuz) olduğunu gösterir. Ve “neş’e”  “hâdis olmak” (sonradan yaratılma) ma’nâsındadır. Bu cümlenin vâzıhan (konmuş) ma’nâsı: İmdi o, hâdis-i ezelî (öncesi olmayan yaratılmış) ve hâdis-i dâim-i ebedî (sonsuz olarak yaratılmış) olan insandır” demek olur. Şu halde insan, kadîm olan (evveli ve öncesi olmayan) Hakk’ın varlığında ezelden (öncesi olmaksızın) ebede (sonsuza) kadar mevcûddur. Yukarıdaki şerh şurrâh-ı (şerh eden) kirâmın (uluların) verdikleri ma’nâya göredir. Ve bu zevât-ı kirâm (büyük zatlar), insanın hudûsü (sonradan var olması) ancak küre-i arza (dünya’ya) inhisâr ettiği (verildiği) ve âlem-i şehâdet (görülen alem) ancak bizim âlemimiz olduğu mülâhazasıyla (düşüncesiyle) bu yolda şerh etmişler (açıklamışlardır)  ve İnsân-ı Kâmil sûretiyle hâdis (bedeni yönüyle sonradan olma) ve hakîkat-i rûhiyyesiyle ezelîdir (hakikât olan rûh yönüyle sonsuzdur) demişlerdir. Vâkıâ (gerçi) bu beyân (açıklama) dahi doğrudur; fakat efrâd-ı insâniyyeye (insan ırkına) nazaran doğrudur. Zîrâ, henüz âlem-i sûrette zâhir olmayan (madde âleminde meydana çıkmayan) her bir ferdin bir hakîkat-i rûhiyyesi (hakikât rûhû) vardır. Fakat “insan” mefhûmunun (kavramının) âlem-i sûrette (madde âleminde) ezelden beri mevcûd olmadığı / mülâhazası (düşüncesi) darlıktır. Zîrâ âlem-i sûret ef’âl-i İlâhiyye’nin meclâsıdır. (Allah’ın fiil suretlerine aynadır) Ve ef’âl-i İlâhiyye’nin (Allah’ın fiillerinin) ezelen ve ebeden ta’tîli (faaliyetinin durdurulması) câiz değildir. Binâenaleyh (nitekim) bizim âlemimiz (evrenimiz) yok iken, fezâ-yı bî-nihâyede (sonsuz evrende) başka âlemlerde insan sûretleri var idi. Bunun delîli mukaddemede îzâh olunduğu üzere ..................................................................... (Şûrâ, 42/29) âyet-i kerîmesidir. Hak Teâlâ yerde ve göklerde “dâbbe” (hayvan) cinsinden olan mahlûkatı neşrettiğini (duyurduğunu) beyân buyuruyor (açıklıyor). Ve “dabbe” (hayvanlık) insanın sûretinde de şâmildir (vardır).  Nitekim âyet-i kerîmede, sûre-i Enfâl’ de ..................................................... ( Enfâl, 8/22)  “kör ve sağır ve akılsız olan “dabbelerin (hayvanların) şerlisi” insan olduğu meydandadır. Ve kezâ diğer bir âyet-i kerîmede de ................................................

(Enfâl 8/55) buyrulur. “Ve küfreden ve îmân etmeyen “devâbb” (hayvan) ise ancak insandır.”

 Esâsen Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Hazretleri Fütûhât’ın 367. bâbında (bölümünde) keyfiyyet-i hilkatin (yaratma hususunun) ezelî ve ebedî olduğunu beyân buyururlar. Nitekim, âtîde (aşağıdaki) kıyâmet-i kübrâ bahsinde tafsîl olunacaktır (açıklanacaktır) . Ve Cenâb-ı Mevlâna Celâleddîn Rûmî efendimiz dahi Mesnevî- Şerîf’in üçüncü cildinde Dekükî kıssasında vâkı’:.....................

beyt-i şerîfinin ikinci mısra’sında bu ma’nâya işâret buyururlar ki, fakîr Mesnev-î Şerîf’e olan  şerh-i âcîzânemde bu ma’nâyı îzâh ettim. Burada zikr (tekrarlamak) uzun olur.

<Devam Edecek>

Derleyen : Asliye Tavşan
http://sufizmveinsan.com

02.10.2001

 


Üst Ana sayfa e-mail