9.Bölüm


Sekizinci  Vasl:

HİLKAT-İ  SEMÂVÂT VE  ARZ
(Yerin ve Göklerin Yaratılması)

Ma’lûm olsun ki, fezâda nefes-i Rahmânînin imtidâdından (yayılmasından, genişlemesinden) hâsıl olan sehâb-ı müzîlerde (parlak bulutlarda) bi’t-tabi’/(tabii olarak) hareket zâhir olur (meydana çıkar) ; ve tenfîs (nefes vermek) hubb-i zuhûra (aşkın, sevginin ortaya çıkması) müstenid  olduğundan (dayandığından),  harâreti münticdir (ısının sebebidir) .   Şiddet-i harâret devâm ettiği hînde (müddetçe) ,  nefes-i Rahmânî mertebe-i letâfet ve ulüvdedir (yüksek yüce mertebededir) .  Mümtedd (uzama yayılma) oldukça ehl-i fennin (fen ilimleri ile uğraşanların) “sehâbe” (bulut) ve ehl-i hakîkatin (hakikat ilmi ile uğraşanların) “am┠ta’bîr ettikleri asl-ı avâlim (alemlerin aslı) hâlini bi’l-iktisâb (kazanarak) teberrüd (soğuma) ve tarattub ederek (rutubetlenerek)  mertebe-i kesâfete (koyu mertebeye) tenezzül etmekle (inmekle) sâfil (aşağıda) olur. Zerrâtının (zerrelerin) ihtizâzât-ı umûmiyyesinden (hepsi titreştikleri için) bunlar kendi mihverleri (merkezleri) etrâfında devre (dönmeye) başlarlar. Bu devirlerden (dönmelerden) mütehassıl (elde edilen) kuvve-i ani’l-merkeziyye (merkezkaç kuvveti) hasebiyle, bunlardan küreviyyü’ş-şekl (küremsi şekillerde) parçalar iftitâk edip (kopup ayrılması) milyonlarca merhale mesâfeye fırlayarak bu  sehâbenin (bulutların) merkezi etrâfındaki mahrekleri (yörüngeleri) üzerinde devre (dönmeye) başlarlar. Her bir sehâbe (bulut) kendi kabiliyyet ve isti’dâdı kadar seyyâre (gezegeni) tevlîd eder (doğurur, meydana getirir) . Ve bu istihâlât (hal değiştirmek) için bizim senelerimizin milyarlarca mikdârı mürûr etmek (geçmesi)  lâzımdır. Zîrâ, tekâmül (kemâl bulma) tedrîcîdir (derece derece yavaş yavaştır) , def’î (bir defada) değildir. Ve çünkü avâlimin hey’et-i mecmûası (alemlerin tamamı) mazhâr-ı Rahmândır. (rahman isminin görüldüğü yerdir)......... mûcibince (gereğince) tecelliyât-ı Rahmâniyye’de (Rahman’ın oluşumlarında) acele yoktur. Ve Rahmân  “errahmânü alel arşistev┠ (Tâhâ,20/5) mûcibince, (gereğince) vücûdâd-ı izâfiyye (izafi varlıklar, evren)  arşına (göğü) müstevî (örten kuşatan) olduğundan, eşyâda (varlıklarda) kurb (yakınlık) ve maiyyet-i dâimî (devamlı beraberlik) ile muttasıftır (sıfatlanmıştır) . Rahmân’ın kurb (yakınlılığı) ve maiyyetti (beraberliği) ba’zı eşyâya (varlıklara) daha az ve ba’zı eşyâya (varlıklara) daha çok değildir. Bu kurb (yakınlık) ve maiyyette (beraberlik) aslâ tefâvüt (ayrıcalık) yoktur.  “Min terafî hallekırrahimin min tefâvüt”  (Mülk, 67/3)

Acele ise nisbet-i bu’d (uzaklık sıfatı) mevcûd oldukça vâki’ olur (gerçekleşir) . Onun için .................... buyrulmuştur. Zîrâ şeytan “şatane” ve “şutûnen” den müştakk (türemiş) olup “bu’d “  (uzaklık) ma’nâsınadır. Görülmez mi ki insan, kendisine baîd (uzak) gördüğü maddî ve ma’nevî makasıda vusûl (arzusuna kavuşmak) için isti’câl (acele) eder. Vaktâ ki (ne zaman ki) istediği şeyi elde eder, artık istimt⒠(faydalanmak) için acele etmez. Çünkü nisbet-i bu’d (uzaklık sıfatı) zâil (son bularak) ve nisbet-i kurb (yakınlaşma, kavuşma sıfatı) hâsıl oldu.

İmdi “semâvât-ı seb’a”dan (yedi göklerden) maksad şemsten (güneşten) iftitâk eden (kopup ayrılan) Neptün, Uranüs, Zühal (satürn) , Müşterî (jüpiter) , Merih (mars) , Zühre (venüs) ve Utarid’dir (merkür) .  Arz (dünya) , Merih (mars) ile Zühre (venüs) arasındadır. Arzdan (dünyadan) evvel tekevvün (oluşup) ve iftitâk edenlere (ayrılanlara) “seyyârât-ı ulviyye” (ulvî, yüksek gezegenler) ve ondan sonra tekevvün (oluşup) ve iftitâk edenlere (ayrılanlara) “seyyârât-ı süfliyye” (süfli, alçak gezegenler) ta’bîr ederler (derler) . Bu babdaki (bölümdeki) tafsîlât (açıklamalar) ilm-i hey’et (astronomi) kitablarında münderic (içinde yer almış) bulunduğundan burada ma’lûmât (bilgi) / i’tâsıyla (vermekle) iktifâ olunur (yetinilir) . Şöyle ki: Şems (güneş) , kendi manzûmesinin (sisteminin) kalbi ve ism-i Muhyî’nin mazharı (Muhyi isminin görüldüğü, açığa çıktığı yer) olduğundan kendi a’zâsı (uzuvları organları) mesâbesinde (derecesinde) olan tevâbi’ine (tabi olanlarına) harâreti ile hayat-bahş olur (hayat verir) .  Ve etrâfında devreden (dönen) seyyârâtın kâffesini (gezegenlerin hepsini) idâre eder. Şems onları memerlerinde (yoldan geçerken) tesâdüfen  bulup zapt etmemiştir. Belki kendisi ile berâber aynı menşee  (köke) mâlik (sahip) olup, ona tâbi’ (emrinde) ve münkad (boyun eğen) olurlar. Bir masa üzerinde merkezde bulunan bir güllenin etrâfında devreden (dönen) küreler gibi, seyyârât (gezegenler) şems (güneş) ile berâber aynı satıhta (yüzeyde) devrederler (dönerler) . Ve bunların cümlesi bir maddeden mütekevvin (meydana gelmiş) olduğuna, bâlâda (yukarıda) zikrolunan  “evelem yerallezîne keferû ennes semâvâti vel arda kâne tarakkân fefetekna hüm┠ (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesi delildir. Şemse (güneşe) en yakın bir seyyâre (gezegen) olan Utarid (merkür), güneşten 15 milyon, Zühre (venüs) 26 milyon, Arz (dünya) 37 milyon, Merih (mars) 56 milyon, Müşterî (jüpiter) 192 milyon, Zühal (satürn) 335 milyon, Uranüs 710 milyon ve seyyârâttan (gezegenlerden) en baîd (uzak) bulunan Neptün ise 1150 milyon merhale uzakta devrederler. Arzın (dünyanın) kutru (çapı) (12.742 km.) olduğu halde, şemsin (güneşin) kutru (çapı) (1.382.000 km.)’dir. Müşterî (jüpiter) , Zühal (satürn) , Uranüs, Neptün, seyyârât-ı cesîmeden (en kocaman gezegenlerden) olup, Arz (dünya) ve Zühre (venüs) ve Merih (mars) bunlardan küçüktür. En küçük seyyâre ise Utarid’dir (merkürdür) .  En nihâyetteki Neptün seyyâresinin (gezegeninin) şemsten (güneşten) iktibâs eylediği (kazandığı) ziyâ, (ışık) küre-i arzdaki (dünya yüzeyindeki) ziyânın (ışığın) binde biri kadardır. Ve sath-ı Zühre’ deki (venüsün yüzeyindeki) havâ-yı nesîmînin (atmosferin) kesâfeti (yoğunluğu) , havâ-yı nesîmî-i arzın (dünyadaki hava yoğunluğunun) dörtte birine müsâvî (eşit) olduğu hesâb edilmiştir. Merih (mars) ile müşteri (jüpiter) arasında, yine şems (güneş) etrâfında seyyârât-ı sağîrenin (küçük gezegenlerin) devreylediği (döndüğü) bir sahâda, bu seyyârâtın (gezegenlerin) 200 adedi mütecâviz (aşan) mikdârı keşf olunmuş ise de, ehl-i hey’et (astronomi bilginleri) indinde tamâmiyyet ile ma’lûm değildir (bilinmemektedir) . En büyüğünün kutru (çapı) 228 mil kadar tahmin olunmaktadır. Bunların güneşe olan mesâfeleri 100 milyon merhaledir (bir merhale bir günlük yol uzunluğu) .  Seyyârât-ı sâire (diğer gezegenlerin) misillu cesâmet (eş büyüklüğü)  i’tibâriyle (bakımından) ehemmiyyetleri yoktur./

Dokuzuncu  Vasl:

SEMÂVÂT   VE   ARZIN   ETVÂR-I   HİLKATLER
(Yer ve Göklerin Yaratılması)

“kul einneküm letekfürûne billezî halekal erda fî yevmeyni ve tecalûne”  (Fussılet,41/9);
ve ceale fîhâ revasiye min fevkıhâ ve baraka fihâ ve kaddera fihâ ekvâtehâ fî erbeati eyyâmin sevâen lisâilîn” (Fussılet, 41/10)
“fe kadâhünne seb’a semâvâtin fî yemeyni”  (Fussılet, 41/12),
“Allahüllezî halekassemâvâti vel arda ve mâ beynehümâ fi sitteti eyyâmin sümmestevâ alel arş”  (Secde, 32/4)
âyât-ı kerîmelerinde gerek arzın (dünyanın) ve gerek semâvât-ı seb’anın (yedi gezegenin) altı günde halk olunduğu (yaratıldığı) beyân buyrulur (açıklanır) .  “Yevm”  (gün) kelimesine  “devre-i külliyye” (bütünün dönüşü) ma’nâsı verilmek münâsib (uygun) olur. Zîrâ  “devr-i cüz’iyye” ler (kısımların dönüşü) bir günün aksâmı (kısımları) kabîlinden olduğundan, bunlar kâle alınmamıştır. Şu halde, arz (dünya) ve semâvât (gökler) iki devre-i külliyyede (bütünün iki dönüşünde) halk olunmuştur (yaratılmıştır).

Birinci devre-i külliyye:  “evelem yerallezîne keferû innes semâvâti vel arda kânetaratka fefekadna hüm┠  (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere  “devre-i ratkıyye” (bitişik devre) dir  ki, bu devir âlem-i amâ’, ya’nî manzûme-i şemsiyyenin (güneş sistemimizin) madde-i ûlâsı (öz maddesi) olan nefes-i Rahmânî’nin (Rahman’ın nefsinin, nefesinin) sehâb-ı muzî (bir parlak bulut) hâlinde tekâsüfüdür (kesifleşmesi, koyulaşmasıdır) . Bu devrede semâvât (gökler) ve arz (dünya) bitişiktir.

İkinci devre-i külliyye,  “devre-i fetkıyye” (ayrılma devresi) dir  ki, bu devrede semâvât (gökler) ve arz (yer) birer birer yekdiğerinden (birbirinden) ayrılıp, temeyyüz ettiler (farklılaştılar) . Nitekim, bâlâda (yukarıda) îzah olundu (açıklandı) .   “Ve ceale fîhâ ravasiye min fevkıhâ ve baraka fihâ ve kaddera fihâ ekvâtehâ fî erbeati eyyâmin sevâen lissâilîn”  (Fussılet, 41/10) âyet-i kerîmesi mûcibince (gereğince) de, bizim arzımızın (dünyamızın) dört devrede tekemmül ettiği (kemâlâtının tamamlandığı) anlaşılıyor. Bunlar da şunlardır:

1. Devre-i nâriyye,
2. Devre-i mâiyye,
3. Devre-i  türâbiyye,
4. Devre-i  nebâtiyye  ve  hayvâniyye.

Birinci Devre

Devre-i nâriyye (ateş devresi): Şemsin (güneşin) altıncı  “veled” (çocuğu) olarak tevlîd eylediği (doğurduğu) arz (dünya) , “mâder”inden  (annesinden) ayrıldığı vakit bir küre-i âteşîn (ateş topu) idi. Birçok zaman bu halde mahrekinde (yörüngesinde) devr eyledi. (döndü) Hak Teâlâ Hazretleri bu merkûbe, (bineğe) merkûbun (bineğin) cinsinden bir nevi’ (tür) mahlûk irkâb eyledi (bindirdi) ki bunlar kavm-i cânn (cin toplulukları) idi. Nitekim / buyurur:  “vel cânne haleknahü min kablu min narissemum”  (Hicr,15/27),  “ve halekal cânne min mâricin min nâr”  (Rahmân, 55/15)

İkinci Devre

Devre-i mâiyye (su devresi): Arzın (dünyanın) birçok zaman şems (güneşin) etrâfında, küre-i nârî (ateş topu) hâlinde devreyledikten (döndükten) sonra, onun ateşi, sathından (yüzeyinden) suya munkalib olmuş (dönüşmüş) ve anâsır-ı kesîfesi (yoğunlaşmış unsurları) mâyi’-i nârî (kızgın lavlar) hâlinde alt tabakalarını teşkîl eylemiştir. Zîrâ hikmet-i tabîiyye (fizik ilmi) nokta-i nazarından (bakış açısından) bu iki seyyâl (sıvı) ezdâd (zıtlar) ise de bi’l- kimyâ (kimya ilmi ile) ayn-ı anâsırın (aynı unsurlardan) muhassalâtıdır (elde edilen şeylerdir) . Nitekim, bugünkü günde, küremizin etrâfındaki bahr-ı muhît (denizler) müvellidü’l-mâ’, (hidrojen) müvellidü’l-humûza (oksijen) ve sodyumdan mürekkebdir (karışımındandır) . Bu devreye:  “Ve kâne arşühü alel mai”  (Hûd, 11/7) âyet-i kerîmesi ile işâret buyurulur.

Üçüncü Devre

Devre-i türâbiyye (toprak devresi): Sath-ı arzın (yer yüzünün) tedrîcen (aşama aşama) tasallüb (sertleşme) ve teberrüd (soğuma) devresidir ki, ilk kışrı (kabuk) nîm sulb (yarı katı) , acînî (hamur halinde) , yumuşak, müteharrik (hareketli, kıpırdayan) ve kokmuş  mürekkebât-ı fahmiyyeden (kömürümsü bileşikten) ibârettir ki, buna  “tıyn-i lâzib”  (yapışkan çamur) ve  “salsâl” (yapışkan özlü çamur) dahi denir. Ehl-i fennin (fen bilginlerinin) “protoplazma”,  ya’nî madde-i cünye ta’bîr ettikleri şey, bu kokmuş çamurdan tekevvün eder (oluşur) ki, bu madde ecsâm-ı uzviyyenin (canlı organik cisimlerin) menşe’idir (kökü kaynağıdır) .  Nev’-i beşerin (insan türünün) bu çamurdan yaratıldığı Kur’ân-ı Kerîm’de ihbâr buyrulur:  “innâ haleknâhüm min tînın lâzibin”  (Saffât, 37/11), “ve iz kâle rabbüke lilmelâiketi innî hâlikun beşeran min salsâlin min hamein mesnun”  (Hicr, 15/28).

Dördüncü Devre

Devre-i nebâtiyye ve hayvâniyye: Erbâb-ı fennin (fen bilginlerinin) beyânına göre bu kokmuş çamurdan, ba’dehû (daha sonra) nebâtât-ı ibtidâiyye (ilkel, olan ilk bitkiler) tekevvün etmiş (oluşmuş) ve nebâtât tekemmül ede ede, cesîm (büyük) ormanlar vücûda gelmiştîr. İşbu ecsâm-ı uzviyye-i ibtidâiyye (ilk canlı organik cisimler) ,  ya basît hücerâttan (hücrelerden) ve hücerât cümlelerinden (hücre topluluklarından) mürekkeb olup  “üşniyye”  fasîlesinden (su yosunları familyasından) mevâdd-ı jelâtiniyye (proteinli şeffaf renksiz ve kokusuz maddeler) imiş.

Muhakkikîn-i kirâm tarafından dahi tasdîk buyurulduğu üzere, sath-ı arzda (yeryüzünde) insan, hayvânât ve nebâtâttan sonra zuhûr etmiştir (meydana çıkmıştır) .  Tabakatü’l-arz ulemâsı (jeoloji uzmanları) ilk hayvânât-ı berriyyenin (hayvan otlaklarının) cüzûrsuz nebâtât (kök bitkileri) tarzında mütekevvin olduğu (oluştuğu) ve hayvânât-ı nâ’imenin (yumuşak kemiksiz hayvanların) dahi ma’den, nebât ve hayvan evsâfını câmi’ (vasıflarını toplamış) olan züûfiyetler, mercanlar, süngerler, madrepular (sürüngenler) ile, hayvânât-ı kışriyyeden (kabuklu hayvanlardan) ibâret bulunduğu ve ba’dehû (daha) sonra) bunların istihâlât-ı mutelife (muhtelif istihâleler) geçirmek sûretiyle bi’t-tekemmül (kemâle ermek sûretiyle) envâ’ı zuhûra (çeşitlilikler meydana) gelip zükûret (erkeklik) ve ünûset (dişilik) peydâ olduğunu beyân ederler (açıklarlar) .  Hiç şek (zan) ve şüphe yoktur ki, gerek nebâtât ve gerek hayvânât, arzın (dünyanın) kışrından (kabuğundan) yaratılmış / ve el-ân (hâlâ daha) da yaratılmakta bulunmuştur. İmdi bu ta’dâd olunan (sayılan) arzın (dünyanın) edvâr-ı erbaası (yaratılıştaki dört hali)  “ve hüvellezî halekas semâvâti vel ardı fî sitteti eyyâmin ve kâne arşühü alelmâi”  (Hûd, 11/7) âyet-i kerîmesine nazaran semâvâta da şâmildir (gökleri de içine alıyor,) şöyle ki:

Evvelen; (ilk olarak) her bir seyyârenin (gezegenin) şemsten (güneşten) ,  bidâyet-i iftitâkında (başlangıcında güneşten koparak ayrıldığında) bir küre-i nârî (ateş topu) olduğunda şüphe yoktur.

Sâniyyen (ikinci olarak); semâvât (göklerin) ve arzın (yerin) hey’et-i mecmûası (tamamını), emlâk-i ilâhiyyeden (Allah’ın mülklerinden) birer mülk oldukları  “ve hüvellezî halekas semâvâti vel ardı fî sitteti eyyâmin ve kâne arşühü alelmâi”  (Hûd, 11/7) beyân-ı âlîsi cümlesine şâmil bulunduğu (içine aldığı) cihetle (yönüyle) her bir semânın (göğün) devre-i mâiyyeye (su devresine) de tâbi’ olduğu anlaşılıyor.

Sâlisen (üçüncü olarak); her bir semâ (gök) dahi arz (dünya) cinsinden ve unsurî (elementlerden) olduklarından, bu halden sonra kışır (kabuk) bağlayacakları tabîîdir. Bu da onların devre-i türâbiyyeleridir (toprak devreleridir).

Râbian (dördüncü olarak)  “ellâ yescüdü lillâhıllezi yuhricül habe fissemâvâti vel ardı”  (Neml, 27/25) buyurulduğuna göre, devr-i nebâtîleri  (bitki devreleri)  “ve min âyâtihî halkussemâvâti vel ardı ve mâ bessefîhimâ min dâbbeh ve hüve alâ cemihim izâşâu kadir”  (Şûrâ, 42/29) buyurulduğuna göre de devr-i hayvânîleri (hayvan devreleri) olunca, devre-i türâbiyyeleri (toprak devreleri) de olduğu zâhirdir (aşikârdır).

<Devam Edecek>

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com

http://gulizk.com
02.05.2001

 


Üst Ana sayfa e-mail