[BU FASS KELİME-İ ŞUAYBİYYE' DE MÜNDEMİC OLAN
"HİKMET-İ KALBİYYE" BEYÂNINDADIR]
Bu dahî hudûdda
eşyâ için zâhir olur. Zîrâ onlar bir şeyi hadd etseler, bu a'râz
mütebeyyin olur. Ve tahkîkan şeyin haddinde mezkûr olan bu a'râz,
nefsiyle kâim olan bu cevherin "ayn"ı ve onun hakîkatidir. Ve
kendi hakîkati cihetinden o arazdır. Kendi nefsiyle kâim
değildir. (47).
Za'nî
eşyâ
(varlıklar)
için olan ta'rifât-ı resmiyyede
(şekli tarifte),
âlemin hey'et-i mecmûasının
(evrenin tamamının)
a'râz
(gelip geçici)
olduğu zâhir olur
(açıkça görülür)
.
Zîrâ
Eşâire
(eşaire mezhebinde olanlar)
ve erbâb-ı fıkir ve nazar
(görüş ve fikir sahipleri)
bir şeyi hadd ettikleri
(tanımladıkları),
ya'nî
ta'rif-i resmî
(şekli tarif)
ile ta'rîf eyledikleri
vakit, o şeyin araz
olduğu meydana çıkar. Ve bir şeyi ta'rîf
(tanımlarken)
ve tahdîd ederken
(belirlerken)
zikr olunan
(anlatılan)
bu a'râz
(arazlar),
nefsiyle
kâim
(var, mevcut)
olan bu cevherin
(aslın özün)
"ayn"ı
(zatı)
ve hakîkatidir. Çünkü hudûd-ı zâtiyye,
(zat’ı tarif eden, tanımlayan)
mahdûdun
(tarif edilenin, tanımlananın)
aynıdır.
Meselâ "cevher"i ta'rîf etmek istediğimiz vakit:
"Kendi nefsiyle kâim
(mevcut)
olan şeydir" deriz. Halbuki "kıyâm"
(var olmak)
arazdır.
(kendi kendine olmaz)
Çünkü cevher
(asıl, öz)
olmasa kıyâmı
(varlığa gelmeği, canlanmayı)
ayrıca ızhâr etmek
(açığa çıkarmak)
mümkin değildir. Ve kıyâm
(canlanmak)
araz
(sıfat)
olmakla
berâber, bu cevherin “ayn”ı
(kendi)
ve hakîkatidir. Zîrâ
(çünkü)
bu cevherin haddidir
(tanımlanmasıdır, tarifidir).
Ve cevher
(kendi nefsi ile kaim olan (öz)
bu hadd
(tanımlama, tarif)
ile sâir
(diğer)
şeylerden ayrılır. Ve kıyâm
(canlanma, ayağa kalkma)
cevherin
(özün)
hadd-i zâtîsidir
(zatını tanımlayan tariftir).
Hadd-i zâtî
(zatın tanımı, tarifi)
ise mahdûdun
(tanımlananın, tarifedilenin)
aynıdır. Ve kezâ "insan"ı hadd
(tanımlayıp)
ve ta'rîf ettiğimiz vakitte dahî: "O nutuk
(konuşma)
sâhibi olan hayvandır" deriz. Ve nutuk
(konuşmak)
ise arazdır
(kendi başına olmaz, zat ile mevcuttur)
.
Ve "sâhib"in ma'nâsı nisbettir
(sıfattır, özelliktir)
.
"Nisbet"
(sıfat)
ise arazdır
(kendi nefsi ile kaim değildir)
.
Ve kezâ
(böylece)
"hayvan"ı ta'rîf ettiğimizde: "Cism-i nâmî-i
hassâstir
(hisseden ve büyüyüp gelişen bir cisimdir)
ve irâdesiyle hareket eder" deriz. Ve birtakım
a'râz
(işaretler, sıfatlar)
ile ta'rîf eyleriz. Zîrâ cisim arazdır; çünkü
mütehayyizdir
(yer işgal eder)
ve mütehayyiz
(bir yer tutan)
için "tahayyüz''
(bir yer, mahal)
lâzımdır; tahayyüz
(yer, mahal)
ise arazdır
(cismin varlığı ile mevcuttur)
.
Ve kezâ
(böylece)
"nümüvv"
(büyüme, gelişme)
dahî arazdır. Zîrâ
(çünkü)
asl
(zat)
üzerine zâiddir
(ilavedir).
Ve kezâ
(böylece)
"his" dahî arazdır; çünkü his idrâktir; ve "idrâk"
ise arazdır. Ve kezâ "hareket" dahî arazdır; zîrâ sükûnet
(sakinlik, hareketsizlik)
üzerine zâiddir
(ek, ilavedir)
.
Ve
keza "irâde" dahî arazdır; çünkü o da asıl
üzerine
zâiddir.
(ek, ilavedir)
Velhâsıl nefsiyle kâim
(mevcut, var)
olan "cevher'-i, birtakım a'râz
(işaretler, özellikler, sıfatlar)
ile ta'rîf ederiz
(tanımlarız)
.
Ve ta'rîf
(tanımlama)
ise, bir şeyin hudûdunu
(sınırını, değerini)
ta'yîn etmektir
(belirlemektir)
.
Ve o "a'râz" ise, kendi nefsiyle kâim
(mevcut)
olmayıp, hadd olunan
(tanımlanan, tarif edilen)
cevherle kâimdir
(mevcuttur).
Fakat mâdemki birtakım a'râz
(özellikler, sıfatlar)
toplanıp cevherin haddi
(tanımı, tarifi)
onunla mümkün oluyor, bu halde o a'râz
(sıfatlar, özellikler),
cevherin aynı ve hakîkati
(kendi)
olur ve cevher dahî ayn-ı a'râz
(arazın zatı, kendisi)
olur. Rubâî-i Hâkânî:
Tercüme: "Vücûd-ı mutlak
(Hakk’ın vücudu)
cevher
(asıl olan ilk madde)
gibidir. Âlem
(evren)
dahî arazdır
(kendi nefsiyle olmayıp cevher’in varlığı (hakkın
vücudu) ile mevcuttur)
.
Ve
arazın
zâtında
(sıfatların kendi özünde)
cevherin
(esas olanın)
zuhûru
(meydana çıkması)
farzdır. Gerçi cevher araz
(sıfatlar ve özellikler)
ile zâhir olur
(açığa çıkar, görünür).
Fakat
cevher, hakîkatte maksûd olan
(arzu edilen, istenilen)
arazdır".
İmdi nefsiyle
kâim olmayan şeyin mecmû'undan nefsiyle kâim olur bir şey geldi,
nefsiyle kâim olan cevherin hadd-i zâtîsinde tahayyüz gibi. Ve
cevherin a'râzı kabûlü o cevher için hadd-i zâtîdir (48).
Ya'nî kendi nefsiyle kâim
(mevcut)
olmayan a'râz
(özellikler, sıfatlar)
toplanıp kendi nefsiyle kâim
(var)
olan cevheri
(özü)
hadd ediyordu
(tanımlıyordu, tarif ediyordu)
ve bu halde de o a'râz
(özellikler)
cevherin "ayn"ı
(kendi, zatı)
ve hakîkati oluyordu. İmdi kendi nefsiyle kâim
(var)
olmayan a'râz,
(özellikler, sıfatlar)
nefsiyle kâim
(var)
olan cevherin aynı olunca, nefsiyle kâim
(mevcut)
olmayan şeyin mecmû'undan
(bir araya gelmiş, toplamından)
nefsiyle kâim
(mevcut)
olan bir şey çıkmış olur. Bunun misâli de
nefsiyle kâim
(var)
olan cevherin ta'rîf-i zâtîsinde
(zatını tarifde)
"tahayyüz"dür
(yer işgal etmesidir).
Meselâ Eşâire
(eşaire tarikatı)
cismi ta'rîf ederken
(tanımlarken)
:
"Cisim,
eb'âd-ı selâseyi
(üç boyutu)
kabûl eden bir cevher-i mütehayyizdir"
(yer işgal eden bir cevherdir)
derler. Halbuki eb'âd-ı selâse,
(üç buyutluluk)
ya'nî uzunluk, enlilik, derinlik ve kabûl ve
tahayyüz
(yer tutmak)
hep arazdır
(kendi kendine mevcut olmamış, cevherle vardır)
.
Çünkü
bunların cümlesi
(hepsi)
maânî-i ma'kûledir
(akılla bilinen kavramlardır)
ve cisim olmayınca görünmezler ve hattâ "cisim" dahi arazdır.
Çünkü tahayyüz olmayınca
(bir yer işgal etmeyince)
görünmez ve "tahayyüz"
(yer işgal etmek)
de arazdır
(özelliktir, kendi başına mevcut olmaz)
zîrâ cisim olmayınca zâhir olmaz
(görülmez)
.
Ve bu a'râz
(sıfatlar, özellikler)
toplanmayınca da cevherin vücûdu mütehakkık olmaz
(tahakkuk etmez, gerçekleşmez)
.
Ve
cevher olan cismin a'râzı
(özellikleri)
kabûl etmesi dahî, cevher için hadd-i zâtîdir
(zatı tarifdir, tanımlamadır).
Ya'nî cevheri ta'rîf
(tanımlayarak)
ve hudûdunu
(sınırını, gerçek değerini)
ta'yîn ettiğimiz
(belirlediğimiz)
vakit, o cevherin arazı
(sıfatı)
kabûl etmesi, o araz,
(özellik)
o cevherin hudûd-ı zâtiyyesinin
(zatın tarifinin)
cüz'ü
(bir kısmı)
olmasındandır; zîrâ
(çünkü)
bir şeyin haddi
(tarifi, tanımı)
kendisinin cüz'üdür
(az bir kısmıdır).
Ve şekk yoktur ki,
muhakkak kabûl, arazdır; zîrâ ancak kâbilde mevcûd olur. Çünkü
kendi nefsiyle kâim değildir. Halbûki kabûl, cevher için zâtîdir.
Ve tahayyüz dahî arazdır; o da ancak mütehayyizde vâki' olur,
kendi nefsiyle kâim olmaz. Halbuki tahayyüz ve kabûl, cevher-i
mahdûdun aynı üzere emr-i zâid değildir. Zîrâ hudûd-ı zâtiyye,
mahdûdun aynı ve hüviyyetidir (49).
Meselâ bâlâda
(yukarıda)
beyân olunduğu
(açıklandığı)
üzere cisim ta'rîf olunurken:
"Cisim, eb'âd-ı selâseyi
(üç boyutu)
kabûl eden bir cevher-i
mütehayyizdir''
(yer kaplayan bir cevherdir)
denilir.
Şübhesiz bu ta'rifte zikr olunan
(anlatılan)
"kabûl", arazdır
(özelliktir).
Zîrâ, keyfiyyet-i kabûl
(kabul etme hususu),
kendi nefsiyle kaim
(var)
olan bir şey değildir; kabil
(kabul eden)
olmayınca görünmez ve kabûl, cevherin hadd-i
zâtîsidir
(zatın belirli özelliğini tariftir);
çünkü "Ta'rîf,
bir şeyin haddini
(sınırını, değerini)
ta'yîn etmektir
(belirlemektir)
."
Şu
halde kabûl, cevherin cüz'-i zâtîsi
(zatın bir cüzi, kısmı)
olur. Ve tahayyüz
(yer işgal etmek),
ya'nî bir mahal işgâl etmek dahî arazdır
(özelliktir)
.
Zîrâ
bir mahalli
(yeri)
işgâl eden bir şey olmadıkça, keyfiyyet-i işgâl
(işgal etme hususu)
görünmez. Çünkü kendi nefsiyle kâim
(mevcut)
olur bir şey değildir. Ve bu "tahayyüz"
(yer işgal etme)
ile "kabûl", mahdûd
(belirlenmiş, tanımlanmış, sınırlanmış)
olan cevherin aynı
(kendisi, zatı)
üzerine zâid
(ilave, ek)
olarak vâki'
(mevcut)
olmuş şeyler değildir. Belki hâriçte
(dışarda)
cevherin aynı
olan iki nisbettir
(vasıftır, özelliktir).
Ve
bu i'tibârâ
(değerlendirmeye)
göre ikisi de cevherin zâtiyyâtındandır
(zatına ait özelliklerindendir).
Ve
bir şeyin zâtı olan şey, o şeyin aynıdır
(kendidir).
Binâenaleyh
(nitekim)
hudûd-i zâtiyye
(zatı tanımlayan)
mahdûdun
(tanımlananın)
aynı ve hüviyyeti
(hakikati)
olmuş olur.
Böyle olunca iki zamanda bâkî olmayan şey, iki
zamanda veyâ zamanlarda bâkî 'oldu. Ve nefsiyle kâim olmayan şey,
nefsiyle kâim olan şeye döndü. Halbuki üzerinde bulundukları
şeye onların Şuûru yoktur."Ve onlar, halk-ı cedîdden şübhe
içindedirler." (Kâf, 50/15) (50).
Ya'nî bâlâda
(yukarda)
îzâh olunduğu
(açıklandığı)
üzere araz,
(özellikler, sıfatlar)
cevherin aynı olduğundan, iki zamanda bâkî
(kalıcı)
olmayan ve kendi nefsiyle kâim
(mevcut)
bulunmayan o araz
(özellikler, sıfatlar),
hem iki veyâ daha ziyâde
(fazla)
zamanda bâkî
(sürekli, daimi)
oldu ve hem de nefsiyle kâim
(mevcut)
bulundu. Halbuki Eşâire "Araz, iki zamanda bâkî
(daimi)
kalmaz; cevher ise zamanlarda bâkî
(daimi)
kalır" derler. Sonra da cevheri, arazlar ile
ta'rif edip,
onun
haddini
(sınırını, değerini)
bu arâzlar ile ta'yîn eylerler
(belirlerler).
Ve
bununla tenâkuza
(çelişkiye)
düştüklerinin farkına varmazlar. Binâenaleyh
(nitekim)
onlar, "âlem"
(evren)
dediğimiz şeyin birtakım a'râzın
(sıfatların, özelliklerin)
hey'et-i mecmuâsı
(hepsinin toplamı)
olup ânen-fe-ânen
(sürekli şekilde)
mütebeddil olduğunu
(değiştiğini)
ve âlemden
(evrenden)
hiçbir şeyin kendi nefsiyle kaim
(mevcut)
bir cevher olmadığını bilmediler. Ve kendi
aynında
(zatında)
kâim
(mevcut, var)
olan mevcûdun
(varlığın),
kendi zâtıyla kâim bulunan
(var olan)
vûcûd-ı mutlak-ı Hak
(Hakk’ın mutlak vücudu)
olduğunu ve eşyâ-yı sâirenin
(diğer şeylerin)
kendi vücûdlarıyla ademiyyet
(yokluk)
üzere olup, her anda o vücûd-ı mutlak
(Hakk’ın vücudu)
ile halk-ı cedîdde
(yeniden yaratılmakta)
olduğunu anlamadılar. Rubâî-i Efdalüddîn Hâkânî:
Tercüme: “Âlem,
(evren)
vücûd-ı mutlakın
(Hakk’ın Zatının)
arazları
(sıfatları)
olarak zâhir oldu
(açığa çıktı, göründü).
O
vücûd-ı mutlak
(Hakk’ın Zatı)
olmaksızın âlem
(evren)
ayn-ı ademdir
(Zatı yokluktadır, yokluğu kesindir).
Her
bir anda sana bir vücûd gelir. Binâenaleyh
(nitekim)
O'nun her nefesine, ya'nî vücûd-ı mutlakın
(Hakk’ın Zatının)
feyz-i mukaddesle
(esmanın tecellileri ile, rahmanın nefesi ile)
tecellîsine, ihtiyâcın vardır; bunu iyi anla!”
Ve ehl-i keşfe
gelince, onlar, Allah Teâlâ'nın her nefeste tecellî ettiğini
görürler. Halbuki tecellî tekerrür etmez. Ve kezâ onlar, her
tecellînin halk-ı cedîdi i'tâ veyâ halkı izhâb ettiğini şuhûden
görürler. İmdi tecellînin halkı gidermesi, tecellînin zehâbı
indinde halkın fenâsıdır. Ve halk-ı cedîdin bakâsı dahî diğer
tecellînin onu i'tâ etmesidir. İyi anla (51).
Ma'lûm olsun ki, esmâ-i İlâhiyye Mübdî ve Muîd ve
Muhyî ve Mümît gibi yekdiğerlerine
(birbirlerine)
mütekâbildir
(zıddır, karşıttır).
..................... (Rahmân, 55/29) âyet-i kerîmesi mûcibince
(gereğince)
Hak, Zât-ı mukaddesesi
(mukaddes Zatı)
ve esmâ-i İlâhiyyesinin kâffesiyle
(bütün İlahi isimlerinin hepsiyle)
her bir anda ve her bir şanda
(halde, mertebede)
mütecellî
(görünen)
ve sârîdir
(yayılan, sirayet edendir)
ve bu esmâdan hiçbirisinin ta'tîli
(durması, kesilmesi)
câiz değildir
(olamaz).
Binâenaleyh
(nitekim),
her bir anda rahmet-i rahmâniyyesi
(rahmanın rahmeti)
îcâbınca
(gereğince)
eşyâya
(varlıklara)
vücûd verir ve yine o anda kahhâriyyeti
(helak etme, yok etme)
hükmüyle o eşyâyı
(varlıkları)
libâs-ı vücûddan
(vücut elbisesinden)
ârî
(soyar çıplak)
kılar. Ve âlem
(evren),
böylece her nefeste ademe
(yokluğa)
gidip yine onun misli
(benzeri)
o anda vücûda
(varlığa)
gelir. Ve gelen, gidenin aynı
(tıpkısı, kendisi)
değildir, mislidir
(benzeridir).
Zîrâ
(çünkü)
tecellîde
(oluşumlarda, belirmelerde)
tekrâr yoktur. Eğer tekrar olsa, ya'nî gelen,
gidenin aynı
(tıpkı, kendi)
olsa, hâsılı tahsîl
(çıkanları,
olanları toplamak)
lâzım gelir idi ve bu da abesdir
(saçmadır).
Halbuki,
Hak Teâlâ hazretleri ......................(Mü'minûn, 23/115)
âyet-i kerimesinde vücûdda
(varlıkta),
halk-ı
abes
(faydasız, lüzumsuz yaratmanın)
olmadığını beyân buyurur
(bildirir).
Binâenaleyh
(nitekim)
gelen yenidir, halk-ı cedîddir
(yeni yaratılmadır).
İşte emsâlin
(benzerinin)
böylece taâkub
(hemen anında birbirini takip eden)
ve teceddüdü
(yenilenmesi)
ve merâtib-i âsârın
(mertebelerin eserleri)
tenâsüb-i ahvâli hasebiyle
(birbirlerine uygun, orantılı oluşu dolayısıyla),
erbâb-ı hicâb
(perdeli kişiler),
âlemin
(evrenin)
vücûdunu bir karar üzere durur zannederler. Fakat
ehl-i keşf
(keşif sahipleri)
Hakk'ın her nefeste tecellîsini ve her tecellînin
halk-ı cedidi
(yeni yaradılışı)
i'tâ ettiğini
(bağışladığını)
veyâ halkı
(yaratmayı)
giderdiğini
(ortadan kaldırdığını (yok ettiğini)
alâ-tarîkı'l-müşâhede
(görmek suretiyle)
bilir. Rubâî-i Hâkanî:
Tercüme: "Abdin
(kulun),
Hudâ-yı
müteâl
(yüce hidayet)
hazretlerine tekrâr-ı tecellîyi
(aynı tecelliyi tekrarlamakla)
nisbet etmesi
(ilgili kılması (söylemesi)
şer
(kötü)
ve vebâldir
(günahtır).
Zîra
tekrâr-ı tecellî
(aynı tecellinin tekrarlanması),
abes
(akla ve gerçeğe aykırı)
olur. Halbuki Hâlık-ı ef’âl hazretlerinden
(Hakk’tan)
fiil-i abes
(lüzumsuz, beyhude işlerin)
zuhûru
(meydana çıkması)
muhâldir
(olanaksızdır)
."
İmdi tecellînin halkı gidermesi
(yaratmayı yok etmesi),
tecellî
gidince, o tecellî ile kâim
(mevcut)
olan halkın
(yaratılanın)
dahî fânî
(yok)
olmasıdır ve halk-ı cedîdin
(yeniden yaratmanın)
bakâsı
(devamlılığı, sürekliliği)
ise, onun yerine gelen diğer tecellînin o giden
halkın
(yaratılanın)
müşâhibini
(benzerini)
i'tâ etmesidir
(vermesi, bahşetmesidir).
Ve
bu îcâd
(yaratma)
ve i'dâm
(öldürme)
dahî esmânın mütekâbil
(birbirlerine karşıt, zıt)
bulunmasındandır ve giden halkın
(yaratılanın)
büsbütün başkası gelmeyip de, müşâbihinin
(benzerinin)
gelmesi, tecellî
(belirme, görünme, ilham)
suver-i âlemin
(evren suretlerinin)
isti'dâdâtına göre, onlara vücûd vermesinden
nâşîdir
(dolayıdır).
Meselâ, her sene kayısı ağacının meyvesi yine
kayısı olur. Fakat bu seneki kayısılar, geçen senekilerin aynı
değil, mislidir
(benzeridir)
;
zîrâ tecellî mahallin
(yerin, birimin)
isti'dâdına göre olmuştur. Ve kezâ akşam terzi
olarak yatan kimse sabahleyin kunduracı olarak kalkmaz; zîrâ
tecellî, terzinin isti'dâdına göre olur. Ve terzinin san'atı
hakkında sabahki fıkri, akşamki fikrinin müşâbihidir
(benzeridir),
aynı
(tıpkı)
değildir ve halk-ı cedîddir
(yeni yaratılmıştır).
Ve kıs-alâ-hâzâ
(bunları kıyas et, bunlarla karşılaştır)!
Bu
bahis dakîk
(çok hassas, ince)
olduğundan Hz.Şeyh (r,a.) tâlib-i irfân olanların
(irfan sahibi olmak isteyenlerin)
nazar-ı dikkatlerini celb
(bakışlarını, düşüncelerini buna çekmek)
için "Fefhem!"
(anla!)
hitâbıyla
(sözleriyle)
nihâyet verdi. Binâenaleyh
(nitekim)
emr-i vücûdun
(varlığın aslı)
ne şey üzerine olduğunu anlamak için bu bahisde
(konuda)
iyice teemmül
(düşünmek)
lâzımdır....
İntihâ: 8 Mayıs 332 ve 5 Receb 334 Pazar Senesi,
saat 3,5.
(Devam edecek)
Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-14.08.2004
http://sufizmveinsan.com
|