137. Bölüm

BU FASS KELİME-İ LÛTIYYE'DE MÜNDEMİC OLAN "HİKMET-İ MELKİYYE" BEYÂNINDADIR]

İmdi isbât etti ki, muhakkak ilim ma'lûma tâbi'dir. Binâenaleyh, "ayn"ının sübûtunda ve adeıni hâlinde mü'min olan kimse, vücûdu hâlinde de o sûretle zâhir olur. Ve muhakkak Allah Teâlâ, onun böyle olduğunu ondan bildi. İşte bunun için ...................... (Kasas, 28/56) buyurdu. Vaktâki Hak Teâlâ böyle dedi, ........................... (Kâf, 50/29) ya'nî "Benim indimde kavl, ya'nî hüküm tebdîl olunmaz" dahî buyurur. Zîrâ benim kavlim, halkımda ilmimin haddi üzeredir; "Ve ben kullarımâ mübâlağa ile zulmedici değilim" (Kâf, 50/29) Ya'nî, Ben onları şakî kılan küfrü üzerlerine takdîr etmedim ki, ba'dehû onların ityâna tâkatları olmayan şeyi onlardan taleb edeyim. Belki biz onlara ancak ilmimiz hasebiyle muâmele ettik; ve biz onları ancak nüfûslarından ve üzerinde bulundukları şeyden, bize i'tâ ettikleri şeyle bildik. Binâenaleyh eğer zulüm varsa; zâlim olanlar onlardır. Bunun için Hak Teâlâ ........................ (Bakara, 2/57) ya'nî "Velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler" buyurdu. Böyle olunca Allah Teâlâ onlara zulm etmedi (16).

 Ya'nî bâlâda (yukarıda) zikrolunan (adı geçen) kavl-i kerîmi ile Hak Teâlâ Hazretleri isbât buyurdu (ispatladı) ki, ilim ma'lûma (bilinene) tâbi'dir (bağlıdır, uyar).  Binâenaleyh (nitekim) ilm-i İlâhi’de (Allah’ın ilminde) her bir ism-i İlâhi’nin (İlâhi ismin) sûreti nasıl mürtesem (basılmış, resmedilmiş) olursa, o sûret üzere Hakk'ın ma'lûmu (bilgisi) olur. Ve Hakk'ın irâdesi (dilemesi) dahi, o ilim üzerine taalluk eder (ilişkisi, bağlılığı olur).  Şu halde bir kimsenin ayn-ı sâbitesi (ilmi sureti), hâl-i ademde (adem halinde, Allah’ın ilminde) Hâdî isminin sûreti üzere mürtesem bulunmuş (basılmış, resmedilmiş) ise, vücûd-ı hâricîsi hâlinde (dünyaya gelişinde) dahi hidâyet sûretiyle ve mü'min olarak zâhir olur (açığa çıkar).  Ve Allah Teâlâ, o kimsenin hidâyete isti'dâdını ve mü'min olarak zâhir olacağını (açığa çıkacağını) ezelde (öncesi olmayan geçmişte) onun sûret-i ilmiyyesinden (ilmi suretinden) bildi. İşte bundan dolayı Hak .............................. (Kasas, 28/56) buyurdu; ve kezâ (böylece) ........................ (Kâf, 50/29) dedi. Ve Hz. Şeyh (r.a.), kavl-i Hakk'ı (Hakk’ın sözünü) tefsîren buyururlar (manasını açıklarlar) ki: Zîrâ (çünkü) bir mahlûk benim ilmimde ne sûret üzere sâbit (mevcut) oldu ise, ben onu o sûret üzere bilirim; ve o mahlûk hakkındaki ilmimin haddi (sınırı), onun sûret-i ilmiyyesinin (ilmi suretinin) haddi (gerçek değeri) kadardır. Ve ben kullarıma karşı zallâm (çok zalim, çok zulmeden) değilim ki, onların üzerine lisân-ı isti'dâdlarıyla (istidatları dolayısıyle, birimin ilmi suretlerindeki istidatı ile) istedikleri şeyin gayrısıyla (başkasıyla) hükmedeyim (karar vereyim). Zîrâ (çünkü) "zulüm" lügâtte "bir şeyi mevzi'inin (konulacağı yerden) gayrına vaz' etmektir (başka bir yere koymaktır) ".

Ve Hz. Şeyh  ......................... (Kâf, 50/29) âyet-i kerîmesini dahî lisân-ı Hak'la tefsîren buyururlar ki: Ben onları şakî (cehennemlik) kılan küfrü takdîr etmedim ki, ba'dehû (daha sonra) onların îfâsına (yerine getirilmesine) muktedir olmadıkları şeyi onlardan taleb edeyim (isteyeyim) ?  Ya'nî ben zalâm (zulmeden) değilim ki, şakâvetlerini (bedbahtlıklarını) mûcib olan (icap ettiren) küfrü, ezelde onların üzerine takdîr edeyim de, sonra da onların vüs'u (takatlarının, güçlerinin) hâricinde (dışında) olan îmânı taleb edeyim (isteyim) ve onlar îman edemeyince, bundân dolayı onları muâheze eyleyeyim (azarlayayım). Belki bizim onlar ile olan muâmelemiz, ancak ilmimiz hasebiyledir ve biz onları ancak nüfûslarından (nefislerinden) bize i'tâ ettikleri (verdikleri) şey üzerine bildik. Ve bize i'tâ ettikleri (verdikleri) şey, onların isti'dâd-ı zâtî (ilmi suretletlerindeki mevcut istidat) ile hâl-i ademde (ilim mertebesinde oldukları hal) üzerinde sâbit (mevcut) oldukları şeydendir. Eğer onlar kendi nefislerinden bize i'tâ ettikleri (verdikleri) şeyde zulüm vâki' olmuş (gerçekleşmiş) ise, zâlim olan kendileridir. Her kim ne istemiş ise Hak onu ihsân etmiştir. Hak, ihsânından dolayı mes'ûl değildir. Mes'ul olan, Hak'tan taleb edenlerdir. (isteyenlerdir) .............................. (Enbiyâ, 21/23) Ve işte zâlim onlar oldukları için Hak Teâlâ "Velâkin onlar nefislerine zulm ettiler" (Bakara, 2/57) buyurdu. Şu halde mâdemki Hak, cebren (zorla) onları, kâfir olarak takdîr edip, küfürlerimden dolayı muâteb (azarlanılan, paylanılan) tutmamıştır,  binâenaleyh (nitekim) onlara zulm etmemiştir.

Ve kezâlik biz, onlara ancak dememizi, zâtımızın i'tâ ettiği şeyi dedik; ve zâtımız şöyle demekten ve böyle dememekten üzerinde bulunduğu şeyle bizim ma'lûmumuzdur. İmdi biz ancak dememizi bildiğimiz şeyi dedik. Biz dedik, kavl bizdendir; ve onlardan vâki' olan semâ' ile onlar için imtisâl ve adem-i imtisâl vardır (17).

Ya'nî cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretleri âyet-i kerîmenin lisân-ı Hak'la (hakk’ın lisanıyla) tefsîrine (açıklamasına) devam ederek buyururlar ki: Bizim zâtımız, onlara ne demekliğimizi i'tâ etti (verdi) ise, biz onlara o şeyi dedik. Zîrâ (çünkü) a'yân-ı sâbite (ilmi suretler) esmâ-i İlâhiyyenin sûretleridir; ve esmâ, müsemmâ olan (isimlenen) zâtın aynıdır. Binâenaleyh (nitekim) a'yân-ı sâbite (ilmi suretler) zât-ı ahadiyyenin (ahad olan zatın) aynı (zatı, kendi) olur. Ve zât-ı ahadiyye, (ahad olan zat) haddi zâtında (aslında) bî-taayyün (taayyünsüzlük) ve bî-renk (renksizlik) olduğu halde, tenezzülen (inmek suretiyle) kendi esmâsının sûretlerinde  müteayyin (belirir, meydana çıkar) ve mütecellî olur. (tecelli eder, görünür)

Ve bizim zâtımız, şöyle demekten ve şöyle dememekten ne şey üzerine ise, o şeyle bizim ma'lûmumuzdur. Binâenaleyh (nitekim) bizim zâtımız ne şeyle emretmeyi veyâ emretmemeyi iktizâ ettiyse, (gerektirdi ise) biz onunla emrettik. Biz ancak demek iktizâ ettiğini (gerektiğini) bildiğimiz şeyi dedik. Ya'nî ne vech ile emretmek lâzım idiyse, o vech bizim ilmimizde sâbit (mevcut) idi. İşte biz ancak o emri ettik ve lâyık (yaraşır, uygun) olan şey ne ise onu dedik. Biz dedik, "kavl," (söz) bizimdir; ve onlar tarafından vâki' olan (olagelen) "istimâ"' (işitme, kulak verip dinleme) ile “imtisâl” (itiat etme) ve adem-i imtisâl (itiatsizlik) onlarındır.Ma'lûm olsun ki vücûd, birdir. O vücûd, öyle bir mutlaktır ki, hiçbir hudûd ile mahdûd (sınırlanmış) ve hiçbir kayd ile mukayyed (kayıtlı) değildir. Fakat niseb-i zâtiyyesi (zati sıfatları) mevcûd olduğundan, zâtında mündemic (bulunan) ve esmâsından ibâret bulunan bu nisebin (sıfatların) zuhûr-ı kemâlâtı (tam olarak açığa çıkması) için, kesret-i nisebiyyeden (çokluk sıfatlarından) müberrâ (pak, beri kılınmış, müzezzeh) bulunan mertebe-i ahadiyyetten, (zat mertebesinden) mertebe-i vâhidiyyete (mana mertebesine) ve esmâiyyeye (esma mertebesine) tenezzül buyurmuştur. (inmiştir) Ve bu mertebe-i esmâiyyede (esma mertebesinde) vücûd-ı Hakk'ın iki "yed"i (eli) vardır ki, biriyle verir, diğeriyle alır. Binâenaleyh (nitekim) bu mertebede Hak, Mütekellim ismiyle söyler ve Mürîd ismiyle irâde eyler (diler). Bunlar yed-i fâiledir (fail olan eldir, işleyen eldir) ve yed-i kâbilesi (fiili kabul eden el) hasebiyle de söylediğini işitir ve irâde ettiği (dilediği) şeye imtisâl eder (aldığı emre boyun eğer, itaat eder).  Ve şeyin (varlığın) ilm-i İlâhi (Allah’ın ilmi) mertebesinde ademi (yok) hâlinde sâbit (mevcut) olan zâtı, mûcidinin (yaratanın) zâtına mukabildir (karşılıktır). Ve mûcidi (yaratıcısı) o şeyin (ilmi suretin) kendi vücûdunu îcâdda (meydana getirmede) ne gibi bir şeyle emr etmiş ise, o emre imtisâl (itaat) ile o şeyin kabûlü, mûcidinin (yaratıcısının) "Kün!" (ol) kavline (sözüne) tekâbül eder (karşılıktır). Ve ilm-i İlâhi’de (Allah’ın ilminde) ve ism-i Bâtın'da (batın isminde) sâbit (mevcut) olan şeyin (ilmi suretin) kuvvetinde  zuhûr (açığa çıkma) vardır. Onun tekevvünü (meydana gelmesi, oluşması) için emir sudûr ettiği (çıktığı) vakit o şey (ilmi suret),  ancak kendi nefsini kendi îcâd eder (yaratır). Velâkin Hak ile ve Hak'ta îcâd eder (yaratır) .  Ve Hak cânibinden (tarafından) o şeyin (ilmi suretin) tekvîni (yaratılması) için sâdır olan (çıkan) emir, onun ind-i Hak'ta (Hak katında) ma'lûm olan (bilinen) isti'dâdına göre vâki' olur (gerçekleşir). Binâenaleyh (nitekim) Hak tarafından "kavl" (söz) ve şey (varlık, ilmi suret) tarafından dahi "işitip" o emre "imtisâl" (boyun eğmek, itaat) etmek husûsu sâbit (mevcut) olur. Ve bir şeyin (varlığın, ilmi suretin) isti'dâdına Hakk'ın ilmi, kendi zâtına olan ilmidir. Çünkü ilm-i İlâhi’de (Allah’ın ilminde) sâbit (mevcut) olan şey (ilmi suret), bir ism-i İlâhi’nin (İlâhi ismin, Allah ilmindeki bir ismin) sûretidir ve o ism-i İlâhi (esma) ise zâtın şe'ni (işleri, fiilleri) ve nisbetidir (sıfatları, vasıflarıdır).  Ve Hak kendi şuûnâtını (işlerini, fiillerini) ve zâtının muktezâsını (gereklerini) bilir. Şu halde, ilim ile ma'lûm (bilinen) vücûd-i vâhidin (tek varlığının) nisbetlerinden (sıfatlarından, özelliklerinden) ibâret olmakla şey'-i vâhid (tek şey) olur. Yekdîğerinden (birbirlerinden) ayrı görünüşleri bir emr-i i'tibârîdir (görünüşte, göreye göre olan hususlardır) .

Şiir:

İmdi hepsi bizden ve onlardandır; ve ahz dahi, bizden ve onlardandır (18).

Hz. Şeyh (r.a.) lisân-ı Hak'la (Hakk’ın lisanıyla) buyururlar ki: Zât-ı Ahadiyyemizin (Ahad olan Zat’ımızın) muktezâsı (gerekleri) olan şuûnât (fiiller) ve esmâ i'tibâriyle (bakımından),  bu zuhûrâtın (açığa çıkanların) kâffesi (hepsi) bizdendir. Ve fakat Zât-ı Ahadiyyemiz (Ahad olan Zatımız) o şuûnâtımız (fiillerimiz) ve esmâmız olmasa, âsâr (eserler)  ile zâhir olmak (açığa çıkmak) mümkin olmayacağından, bu i'tibâr ile (bakımdan) kâffe-i zuhûrât (açığa çıkanların hepsi) onlardandır. Ve esmâ bizim şuûnât-ı Zâtiyyemiz (Zatımıza ait fiiller, işler) olmak hasebiyle hakâyıkını (hakikâtlerini) bizden almışlardır. Ve onların hakâyıkı (hakikâtleri) ne sûretle ma'lûmunuz olduysa (bildi iseniz), ilmimiz o ma'lûmâtâ (bilinene) tâbi' (bağlı) olduğundan, bizim ilmimiz, işte bu ma'lûmâttan (bilinenlerden) ahz olunmuştur (alınmıştır).  

Bu beyt-i münîfdeki (değerli beytteki) : “Bizdendir ve onlardandır” ta'bîrleri (ifadesi), mertebe-i Ahadiyyet (Zat mertebesi) ile, mertebe-i vâhidiyyete (sıfat ve esma mertebesine) nazaran (göre) isti'mâl buyrulmuştur (kullanılmıştır).  Bu da nisbî (birbirine göre, göreli) ve i'tibârî (gerçekte olmayıp var kabul edilen) bir şeydir. Yoksa hakîkatte vücûd ve esmâ hep Hakk'ındır. Ve ilim ve ma'lûm (bilinen) şey'-i vâhiddir (tek şeydir). Ve bu nümâyişin kâffesi (gösterinin, görünüşün hepsi), bütün Hakk'ın kendi nisebiyle (sıfatlarıyla) olan hüner-bazlığından (hünerlerini göstermekten, ilim oyunlarından,  ilmini açığa çıkarmaktan) başka bir şey değildir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de buyrulur: ........................... (Muhammed, 47/36) Ya'nî "Hayât-ı dünyâ (dünya hayatı) ancak la'b (oyun) ve lehvdir (eğlencedir)." Ve hayât-ı dünyânın (dünya hayatının) la'b (oyun) ve lehv (eğlence) olması, bizim tevehhüm ettiğimiz (var sandığımız) varlığımıza nazarandır (göredir); yoksa Hakk'a nazaran (göre) la'b (oyun) ve lehv (eğlence) değildir. Onun zâhiri (dış görünüşü) hezl (eğlence, şaka), fakat bâtını (içi, ruhu) ciddin ciddidir (gerçeğin gerçeğidir). Zîrâ (çünkü) kemâlât-ı esmâiyyenin (esmanın, kemaliyle,  tam olarak) zuhûru (açığa çıkışı) ancak mezâhir (görüntü yerleri, birimler) ile olur. Binâenaleyh (nitekim) mezâhirin (görüntü yerlerinin, birimlerin) kemâlâtı, Hakk'ın kemâlâtıdır.

 Mesnevî:

 Tercüme: "Bu "ben" ve "biz" i'tibârâtını, (sayılanları) kendin ile hizmet oyununu oynamak için yaptın."

Velhâsıl emrin küllîsi (bütün işler, hususlar) Hak'tan ve bizdendir; ve ahzın kâffesi (bütün alınanlar, elde edilenler) de kezâ (böylece) Hak'tan ve bizdendir.

Eğer onlar, bizden değil iseler, şu halde şüphesiz biz onlardanız (19).

Ya'nî eğer a'yân-ı sâbite (ilmi suretler), vücûdda bizden değil iseler ve bizim suverimiz (suretlerimiz) üzerine ve bizim cismimizle (madde bedenimizle) olmazlarsa, şüphesiz biz onlardanız ve onların hakâyıkındanız (hakikâtlerindeniz) ve onların hasebiyleyiz;  zîrâ (çünkü) a'yân-ı sâbiteye (ilmi suretlere) "esmâ-i Hak" (Hakk’ın esmasıı) tesmiye olunur (denir).

Ma'lûm olsun ki, .............. ya'nî "bizden" ve "onlardan" ta'bîrlerinde (ifadesinde) isneyyet (ikilik) ma'nâsı vardır. Halbuki vücûd-ı hakîkî (gerçek varlık) ancak birdir. Binâenaleyh (nitekim) bu ta'bîrler (ifadeler) nedir? Bâlâda (yukarıda) îzah olunduğu (açıklandığı) üzere bu ta'bîrât (ifadeler),  vücûd-ı vâhidin (tek vücudun) nisebi (sıfatları) olan esmâdan neş'et etmiştir; (doğmuştur, meydana gelmiştir) ve nisebin (sıfatların) vücûdu, ancak o niseb (sıfat) sâhibinin vücûduyla kâim (mevcut) ve ona tâbi'dir (bağlıdır, emrindedir). Binenaleyh (nitekim), onların vücûdu izâfîdir (nisbidir, görelidir). Ve vücûd-ı muzâfın (kayıtlı vücudun) şânı hakîkatte ademdir (yoktur). İmdi Hakk'ın ma'lûmu (Hakk’ta bilinen) olan a'yân-ı sâbiteden (ilmi suretlerden)  ba'zılarının mezâhiri (görüntü yerleri) olan ve âlem-i şehâdette (içinde bulunduğumuz âlemde, dünyada) bulunan Enbiyâ (Peygamberler) ve Evliyâ (Veliler) gibi a'yân-ı vücûdiyye (açığa çıkmış vücutlar), vücûdda (varlıkta) isneyniyyet (ikilik) lâzım gelmemesi için, kendilerinin vücûd-ı Hak'la (Hakk’ın vücuduyla) mevcûd olduklarını iddiâ etmezlerse, varsın onlar öyle desinler. Şübhe yoktur ki Hak onlardandır: ya'nî Hakk'ın vücûd-ı mutlakı (kayıtsız, sonsuz, sınırsız vücudu) onların sûretleriyle (bedenleriyle) müteayyin (meydana çıkmış, belirmiş) ve mütekayyid olmuş (kayıtlanmış) ve kemal-i zuhûr (mükemmel, tam olarak açığa çıkmak) ile onlardan zâhir bulunmuştur (görünmüştür). Zîrâ Hak, mertebe-i ahadiyyette (zatın ahadlığında) ıtlâk (kayıtsızlık) üzeredir; bir sûret ile taayyün (belirmedikçe) ve takayyüd etmedikçe (kayıtlanmadıkça) zâhir olmaz (açığa çıkmaz, görünmez).  Ma'nâ, görünmek için sûret ister.

Mesnevî:

Tercüme: "Sûret, bî-sûretten (suretsizlikten) vücûda gelir; nitekim duman bir ateşten mütevelliddir (doğmuş, meydana gelmiştir) .  Bî-nihâye (sonsuz) olan mezâhib (mezhepler, tutulan yollar) ve sanâyi' (sanatlar) , hep fikirlerin zıll-i suretidir (gölge suretleridir). Fâil-i mutlak (Hakk) hazretleri bilâ-şek (şeksiz, şüphesiz) bî-sûrettir (suretsizdir), O'nun elinde sû­ret âlet gibidir. O bî-sûret (suretsiz), vakit vakit, ketm-i ademden (taayyün-i evvel mertebesinden) mahz-ı keremiyle (katıksız, halis, tam keremiyle) sûretleri ızhâr eder. (açığa çıkarır) Ondan her bir sûret, kemâl ve cemâl ve kudretten istifâza etmek (feyizlenmek) için bu sûretleri ızhâr eder (meydana çıkarır). "

(Devam edecek)

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-26.10.2004
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail