161. Bölüm

BU FASS KELİME-İ ÎSEVİYYE'DE MÜNDEMİC    HİKMET-İ
NEBEVİYYE" BEYÂNINDANDIR

Ve beşer-i unsurî sûretiyle nefh-i rûhî emrinde bizim zikrettiğimize delâlet eden şeydendir ki, muhakkak Hak, kendi nefsini “nefes-i rahmâni” ile vasf etti. Halbuki her bir mevsûf için bir sıfat lâ-büddür ki, bu sıfatın müstelzim olduğu şeyin mecmûunda sıfata tâbi' ola. Ve sen, muhakkak nefesin müteneffiste, ne şeyi müstelzim olduğunu bilirsin. İşte bunun için nefes-i İlahi, suver-i âlemi kabûl etti. Böyle oluna o, onlar için cevher-i heyûlânî gibidir ve değildir, illâ ki tabîatin "ayın"ıdır. İmdi anâsır, tabîatin sûretlerinden bir sûrettir. Ve anâsırın fevkınde olan şey ve onlar, yedi göğün fevkınde olan ervâh-ı ulviyyedir. Ve göklerin ervâhına ve onların a'yânına gelince, onlar unsuriyyedir. Zîrâ onlar duhân-ı anâsırdandır ki, onlardan mütevelliddir.  Ve her bir semâdan, melâikeden mütekevvin olan şey, onlardandır. Binâenaleyh, onlar unsuriyyûndur. Ve onların fevkınde olan tabîiyyûndur. Ve işte bunun için Allah Teâlâ onları, yâ'nî mele-i a'lâyı ihtisâm ile vasf eyledi. Zîrâ tabîat mütekâbidir. Ve nisebden ibâret bulunan esmâ-i İlahiyye arasında vâkı' olan tekâbülü ancak nefes i'tâ eyledi (27.

Ya'nî biz yukarıda "Cesed-i İsevînin (İsa a.s.’ mın madde bedeninin) ve sûret-i beşeriyyesinin (beşer, insanlık suretinin) tesviyesi (düzeltilmesi, en son şeklinin verilmesi) nefh-ı rûhîde (üfürülen ruhta) münderic (bulunuyor) idi" demiş idik. İşte Rûh-i emîn'in (Cebrail a.s.’mın) beşer-i unsurî sûretinde (insan şeklinde) mütemessil olarak (şekillenerek) Îsâ'yı Meryem'e nefh ettiği (üflediği) vakitte cism-i Îsâ'nın (İsa’nın bedeninin) tesviyesinin (düzeltilmesinin (son şeklinin verilmesinin) ve onun sûret-i beşerîsinin (insan suretinin) bu nefh-i rûhânîde (ruha ait nefeste) indirâcı (münderiç olması, içinde bulunması) hakkındaki beyânâtımıza (açıklamalarımıza) delâlet (işaret) eden şeydendir ki, Hak Teâlâ kendi nefsini (sükûn-i fâ ile), (S.a.v.) Efendimiz'in lisâniyle vâkı' olan ................................... ya'nî "Ben nefes-i Rahmân'ı (Rahmanın nefesini) Yemen câ­nibinden (tarafından) istişmâm ediyorum" (kokluyorum) hadîs-i şerîfınde “nefes-i rahmânî” (rahmanın nefesi) ile (feth-i fâ ile) vasf eyledi. (vasıflandırdı, nitelendirdi) Zîrâ (çünkü) kavl-i Nebî (Nebi’nin, Peygamber’in sözü) ,  kavl-i Hak'tır (Hakk’ın sözüdür).Nitekim, âyet-i kerîmede .............................. (Necm, 53/3) buyrulur.

İmdi nefs-i Hak (Hakk’ın nefsi) mevsûf (sıfatlanan) ve nefes-i rahmânî (rahmanın nefesi) O'nun sıfatı oldu. Halbuki, her bir mevsûf (sıfatlanan) hangi sıfatla tavsîf olunmuş (sıfatlanmış) ise, bu sıfatın müstelzim olduğu (gerektirdiği) şeyin mecmûunda (ceminde, toplanmışında), o sıfata tâbi' olmak (uymak) lâzımdır. Ya'nî sıfatın mecmû'-i tevâbi'i (uyulan, tabi olunan sıfatın tümü) mevsûfa (sıfatlanmışa) da nisbet (bağıntılı) olunur. Binâenaleyh (nitekim) sıfat olan "nefes", ne şeyi müstelzim olursa (gerektirirse),  müteneffis (nefes veren) dahi o şeyi müstelzim bulunur (gerektirir).  Ve sen "nefes"in müteneffiste (nefes verende) ne şeyi müstelzim olduğunu (gerektirdiğini) bilirsin. Ya'nî "nefes" havâ-yı dâhilîyi (içteki havayı) hârice (dışarı) çıkarmaktır ki, nefhi (nefes vermeyi) müstel­zimdir (gerektirir).  Ve bu havâ-yı dâhilî (içteki hava) dışarıya çıkarılmadığı vakit, ıztırâb ve sıkıntı hâsıl olur. Binâenaleyh (nitekim) teneffüs (solumak) izâle-i ıztırâbı (ızdırabı gidermeyi) müstelzimdir (gerektirir).  Ve havâ-yı dâhilî (içteki hava) ihrâç olunacağı (dışarı çıkarılacağı) esnâda ses çıkarılmak murâd olunursa, “elif”  harfinden “yâ” hârfine kadar her birisinin mehâricinden (harflerin çıktığı yerden, (boğazdan) geçirildiği takdirde bu hurûfât (harfler) müteayyin olur (zahir olur).  Ve harflerin terkîbiyle (bileşimiyle) kelimeler müteayyin olur (meydana gelir).  Binâenaleyh (nitekim) nefes, hurûfât (harfler) ve kelimâtın (kelimelerin) taayyününü (meydana gelmesini) müstelzimdir (gerektirir). İşte her bir müteneffıste (teneffüs edende) nefesin bunları müstelzim olduğunu (gerektirdiğini) sen bilirsin. Ve senin bu bilişin zevkîdir. Çünkü senin nefsinde (kendinde) vâkı' olmaktadır (oluşmaktadır).

İmdi nefes-i İlahi (İlahi nefes, Hakk’ın nefesi) dahi böylece nefhi (nefes vermeyi) müstelzimdir (gerektirir) .  Velâkin Hak, insanlar gibi hâriçten (dışardan) havâ almağa muhtâç değildir. Onun tenfîsi (teneffüsü) zâtında mündemic olan (bulunan) bilcümle nisebin (bütün sıfatların) ızhâriyle (dışarı çıkmasıyla) nisbet-i rahmâniyyesinin (rahmana ait sıfatların) tervîhidir (rahatlandırılmasıdır).  Zîrâ (çünkü) adem-i zuhûr (dışarı çıkmaması) sebebiyle, onun nisbetlerinden (sıfatlarından) bir nisbet (sıfat) olan ism-i Rahmân (rahman ismi) sıkıntıda ve ıztırâbda bulunduğundan ve ism-i Rahmân (rahman ismi) bilcümle (bütün) niseb-i İlahiyyeyi (İlahi sıfatları) muhît olmakla (ihata etmekle, kavramakla)/ niseb-i sâire (diğer sıfatlar) dahi, bu ıztırâb-ı ademiyyet (ademiyet sıkıntısı, yok durumda olmanın sıkıntısı) içinde kaldığından, nefes-i İlahi (Hakk’ın nefesi) onları bu habs-i ademiyyet (yokluk durumunda hapsedilme) ıztırâbından (sıkıntısından) ıtlâk eyledi (kurtardı, serbest bıraktı).  Ve kezâlik (böylece) nefes-i rahmânî (rahmanın nefesi) esmâ ve sıfât-i İlahiyyeden (Allah’ın esma ve sıfatlarından) ibâret olan hurûf-i âliye ve fa'âle (yüksek, yüce ve aktif harfleri) ve müteessireyi (pasifleri) ve taayyünât-ı kevniyye (meydana çıkan kevni varlıklar) ve halkıyyeden (yaratılmışlardan) ibâret bulunan hurûf-i sâfile (alt, aşağı harfler) ve münfaile (etken) ve müteessireyi (etkileneni) müstelzimdir (gerektirir) ve bu hurûf-i âliye (yüksek  harflerin) ve sâfilenin (aşağı harflerin) imtizac (karışmalarından, kaynaşmalarından) ve terâkîbinden (terkiplerinden) vücûd-ı mutlakın (mutlak Zat’ın) merâtib-i muhtelifesinde (çeşitli mertebelerinde) kelimât-ı İlahiyye (İlahi kelimeler) ve kevniyyenin taayyünlerini (evren varlıklarının meydana gelmelerini) müstelzimdir (gerektirir) .  İşte nefes-i İlahi (İlahi nefes (Hakk’ın  nefesi) bu zikr olunan (anlatılan) şeyleri müstelzim (gerekli) bulunduğu için âlemde (evrende) mer'î olân (görülen) sûretleri kabûl etti. Böyle olunca nefes-i İlahi (İlahi nefes),  suver-i âlem (evren suretleri) için cevher-i heyûlânî (öz, ilk madde, asıl cevher) gibidir. Halbuki nefes-i İlahinin (Hakk’ın nefesinin) suver-i âlemden (evren suretlerinden) müstelzim olduğu (gerektirdiği) şey tabîatin aynıdır, gayri (başka) değildir.

Misâl: İnsan zemherîde (şiddetli soğukta) pencerenin camı üzerine bir müddet nefesini ihrâç edip (dışarı verip) nefh etse (üflese), o nefes derhal cam üzerinde tekâsüf edip (kesifleşip, yoğunlaşıp) buğu şekline girer. Ve şiddet-i bürûdet (şiddetli soğuk) sebebiyle o buğu birtakım muntazam çiçeklere müşâbih (benzer) eşkâl (şekiller) hâsıl eder (oluşur). İşte menfûh (üflenmiş) olan nefes-i insânî (insan nefesi) bu suver-i mer'iyyeyi (görülen suretleri) kabûl etti. Demek ki nefes-i insânî (insanın nefesi) cam üzerinde husûle gelen (oluşan) buz sûretleri (şekilleri) için cevher-i heyûlânî (asıl cevher, ilk madde) gibidir. İmdi nefesin telattufunu (ince, narin olmasını) îcâb eden (gerektiren) şey harâret ve tekâsüfünü (koyulaşmasını, yoğunlaşmasını) mûcib olan (gerektiren) şey ise bürûdettir (soğukluktur). Ve harâret (sıcaklık) ile bürûdet (soğukluk) tabîattır ve cam üzerinde zâhir olan (görülen) buzlar ise ayn-ı bürûdettir (soğuğun ta kendisidir). Şu halde nefes-i insânînin (insan nefesinin) cam üzerindeki buz sûretlerinden müstelzim olduğu (gerektirdiği) şey tabîatin aynıdır; gayri (başka) değildir. Ve nefes mertebe-i lâ-taayyünde (taayyünsüzlük mertebesinde,Zat mertebesinde) âlîdir (yüksektir, yücedir) ve mertebe-i tekâsüf (yoğunlaştığı, kesifleştiği mertebe) ve taayyününde (belirdiği, meydana çıktığı mertebede) ise sâfildir (aşağıdır, alçaktır).

İşte bu misâl gibi nefes-i İlahi (İlahi nefes) hubb-i zuhûr (ortaya çıkma, görünme sevgisi) ile menfûh (üflenmiş) olduğu için hârrdır (hararettir).  Merâtib-i süfliyyeye (aşağı, alt mertebelere) nüzûlünde (indiğinde) teberrüd ile (soğuyarak) suver-i muhtelifede (çeşitli şekillerde) müteayyin olur (belirir, görünür).  Ve “tabîat” Ulûhiyyetin  zâhiriyyeti (dış görünüşü) olduğu cihetle (bakımından),  harâret-i hubb-i İlahi (İlahi sevginin harareti) vücûd-i mutlakın (mutlak vücut sahibi Zat’ın) merâtib-i ulviyye ve süfliyyesinde (yüksek ve alt mertebelerinde) sârîdir (yayılmış, dağılmıştır). Zîrâ (çünkü) bu âlem-i şehâdet (içinde bulunduğumuz âlem),  ki mertebe-i süfliyyedir (en alt, aşağı mertebedir),  eğer onda harâret olmasa hayât olmaz idi. Ve hayât bulunmayınca da zuhûr (meydana çıkma, kendini gösterme) mümkin olmaz idi.

Mısra':

Hudâ âşık; Resûl âşık, bütün kevn ü mekân âşık

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin yüz doksan sekizinci bâbının (kısmının) on birinci faslında (bölümünde) buyururlar ki: "Nefes-i rahmânî (rahmanın nefesi),  dâimâ müteveccihdir (teveccüh edendir, bir tarafa yönelendir). Ve "tabîat", emr-i İlahi (İlahi işler, hususlar) muattal olmamak (durdurulmamak, tatil edilmemek) üzere, bu nefes-i rahmânî için, dâimâ birtakım sûretler tekvîn eder (var eder, yaratır). Zîrâ (çünkü) emr-i İlahinin (İlahi işlerin, hususların) ta'tîli (ara verilmesi, durdurulması) sahîh (gerçek, doğru) değildir." Böyle olunca esmâ-i müessire-i İlahiyye (etken İlahi esma) , erkeğe ve "tabîat" ise kadına benzer. Erkeğin fâiliyyetinden kadın nasıl mahmûl (hamile) olup bir sûret tevlît ederse (doğurursa), "tabîat" dahi, esmâ-i İlahiyyenin (İlahi esmanın) fâiliyyetinden öylece mahmûl (hamile) olup birtakım sûretler tevlît eder (doğurur). Nefes-i rahmânî  (rahmanın nefesi) bâtın (gizli) ve "tabîat" zâhirdir (görünendir). Ey mü'min-i mütefennin, (Müslüman fen alimleri) fezâ-yı bî-nihâyede (sınırsız sonsuz fezada) mütekevvin olan (mevcut bulunan) ve peyderpey olmakta bulunan sehâb-ı muzîlerin (parlak, şeffaf bulutların) ve ecrâm-ı bî-adedin (sayısız cansız cisimlerin) ve onların üzerindeki suver (suretler) ve ecsâmın (bedenlerin, gövdelerin) nereden geldiklerini teemmül et (iyice düşün)!

İmdi ecrâm-ı mütekâsifeyi (yoğunlaşmış cisimleri) terkîb eden anâsır (unsurlar (basit elementler),  "tabîat"in sûretlerinden bir sûret olduğu gibi, bu ecrâmdan (cansız dediğimiz cisimlerden) tevellüd eden (doğan) şeyler dahi yine tabîatin sûretlerinden bir sûrettir. Ve "anâsır"dan (unsurlardan, basit elementlerden) murâd, kimyâda bahsedilen azot, karbon, müvellidü'l-mâ' (hidrojen), müvellidü'l-humûza, (oksijen) hadîd (demir), nuhâs (bakır),  tûtyâ (çinko), kalay, kurşun ilh.... gibi besâit (basit şeyler) ile, bu besâitten (basit şeylerin) terekküb eden (bileşimlerinden) su, ateş, havâ-yı nesîmî (rüzgar) ve toprak gibi mevâddır (maddelerdir).  Ve anâsırın (basit elementlerin) fevkınde (üstünde) olan şeyler  ve ondan mütevellid (doğmuş) olan şeyler dahi kezâlik (böylece) suver-i tabîiyyedendir (tabiat suretlerindendir) . "Anâsırın fevkı"nden (üstünde demekten) murâd ecrâm (cansız cisimlerin) mâbeynindeki (arasındaki) fezâdır. Ve fezâda ecrâmı (cansız cisimleri) terkîb eden (meydana getiren (karışım) mevâdd-ı kesîfe-i anâsır (uzay boşluğunu dolduran yoğunlaşmış unsurlar, basit elementler) bittabi' (tabii olarak) mevcûd değildir. Fakat orada mevâdd-ı kesîfe-i unsuriyyenin (feza boşluğunda yoğunlaşmış unsurların) adem-i vücûdu (vücudunun olmayışı) mutlaka hulüvvü (boş olmayı) ve boşluğu iktizâ etmez (gerektirmez).

(Devam edecek)   

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-12.04.2005
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail