163. Bölüm

BU FASS KELİME-İ ÎSEVİYYE'DE MÜNDEMİC HİKMET-İ NEBEVİYYE" BEYÂNINDANDIR

Sen bu hükümden hâriç olan zâtı görmez misin ki, onun hakkında âlemlerden gınâ nasıl vârîd oldu? İşte bunun için âlem, onları îcâd edenin sûreti üzere çıktı. Halbuki, nefes-i İlâhînin gayri değildir. İmdi nefes-i İlâhî, kendisinde harâretten vâkı' olan şey sebebiyle âlî oldu. Ve kendisinde bürûdet ve rutûbetten vâkı' olan şey sebebiyle de sâfil oldu. Ve kendisinde yubûsetten vâkı' olan şey sebebiyle de sâbit oldu ve mütezelzil olmadı. Sen tabîbi görmez misin? Birine ilâç içirmek istediği va­kit, onun kârûre-i bevline nazar eder. Onun rüsûb ettiğini gördükde nazcın kâmil olduğunu bilir. Binâenaleyh nazcda müsri' olmak için, ona ilâcı içirir. Ve ancak onun rutûbet ve bürûdet-i tabîiyyesinden nâşî rüsûb eyler (28).

Ya'nî sen Zât-ı ahadiyyeye (ahad olan Zat’a) çeşm-i mâ'nevî (manevi göz) ile bakmaz mısın ki, o mertebede onun vücûd-i mutlakı (tek, kayıtsız, salt vücudu) tecellîden (belirmelerden) ve zuhûr (açığa çıkma) ve ızhârdan (kendini göstermelerden) nasıl istiğnâ (doygunluk, ihtiyaçsızlık) sâhibidir. Ve onun hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de  nasıl ...........................(Ankebût, 29/6) ya'nî “Allah Teâlâ hazretleri âlemlerin (bütün yaratılmışların) vücûdundan ganîdir (zengindir, doygundur)”  âyet-i kerîmesi vârid oldu (geldi).  Velâkin, nefes-i rahmânî (rahman’ın nefesi) merâtib-i İlâhiyye (İlahi mertebeler) ve kevniyye (varlık, var oluşa ait şeyler) üzerine mümtedd olunca, ((uzayınca, yayılınca) bu hal (oluş) Zât-ı ahadiyyenin (ahad olan Zat’ın) muktezâ-yı zâtîsi (Zat’ının gerekleri) ve îcâb-ı vücûdîsi (varlığının gerekleri) olduğundan ve bir şey kendi nefsinden gınâ (zenginlik, doygunluk, ihtiyaçsızlık) ile vasfolunamayacağından, (vasıflandıralamayacağından) nefes-i rahmânînin (rahmanın nefesinin) imtidâdı hîninde (uzaması, yayılması zamanında),  Hak nefes-i rahmânîden gınâ (zenginlik) ile vasf olunmaz (vasıflandırılmaz).  İmdi âlem (evren) nefes-i rahmânînin imtidâdından (uzamasından, yayılmasından) hâsıl olduğu (meydana geldiği) ve nefes-i rahmânî (rahmanın nefesi) âlemin (evrenin) aslı (hakikâti) bulunduğu için, a'yân-ı âlem (aşıkar olmuş âlem, evren) kendilerinin mûcidinin (yaratıcısının) sûreti üzere çıktı. Halbuki avâlimin (âlemlerin) mûcidi (yaratıcısı) nefes-i rahmânînin gayri (rahmanın nefesinden başkası)          değildir. lmdi hubb-i zuhûr (zuhur aşkı) ile menfûh (üflenmiş) olan nefes-i İlahi (Hakk’ın nefesi) kendisinde mevcûd olan harâret sebebiyle âlî (yüksek, yüce) oldu. Ve mümtedd oldukça (uzayıp yayıldıkça) kendisinde bürûdet (soğukluk) ve rutûbetten vâkı' olan (olagelen) şey sebebiyle de sâfil (alçak, aşağı) oldu. Ve bu imtidâd (uzama, yayılma) içinde vâkı' olan (gerçekleşen) teseffül (alçalma) ile berâber harâret bilkülliyye (bütünüyle) munkatı' olmadığından (arkası kesilmediğinden), netîce-i harâret (hararetin sonucu) olan yubûset (kuruluk) sebebiyle de nefes-i İlahi (İlahi nefes, Hakk’ın nefesi) merâtib-i kevniyyede (kevni mertebelerde) sâbit (haraketsiz) olup mütezelzil (sallanan, hareket eden) olmadı:

Ma'lûm olsun ki, ulviyyet (yücelik) ve süfliyyet (aşağılık) merâtib-i kevniyyeye (kevni mertebelere) göredir. Bu zuhûrun (açığa çıkmaların) kâffesi (bütün hepsi) vücûd-i Hak'ta (Hakk’ın vücudunda) vâkı' olur (gerçekleşir). Mahdûdü'l-vücûd (vücudu sınırlı) olan insanın nefesi gibi tasavvur olunursa (düşünülürse),  bu tasavvurda (düşüncede) hatâ olacağı âşikârdır. Burada biraz îzâhât-ı fenniyye (fenni açıklamalar) i'tâsına (verilmesine) lüzûm görülür. Şöyle ki erbüb-ı fen (fen ilmiyle uğraşanlar) derler ki: “Fezâ nâ-mütenâhîdir (uzay sonsuz sınırsızdır).  Ve bu fezâyı nâ-mütenâhî (sonsuz sınırsız uzay) “esîr” denilen gayr-i kâbil-i vezn ve tavsîf (tartılamaz ve vasıflandıralamaz) bir seyyâle-i rakîka (ince akım) ile mâlâmâldir (dopdoludur).  Seyyâlenin (akımın) ihtizâzât-ı zerrâtı (zerrelerinin titreşimleri) kendisinin sehâbeler (bulutlar) hâlinde tekâsüfünü iktizâ (yoğunlaşmasına gerek) ve bu sehâbeler (bulutlar) avâlimin (âlemlerinin) asıllarını (temelini) teşkîl eder (oluşturur).  Sehâbe-i gâziyye (gaz bulutları),  bu vâsi' (geniş) rüzgâr küresi mebdeinde (başlangıçta) mütecânis (aynı cinsten) ve müvellidü'lmâ'dan (hidrojenden) bile hafif bir gazdan müteşekkildir (teşekkül etmiştir).  Merkeze doğru bilcümle eczâ-yı ferdiyyenin (en küçük zerrelerin hepsinin) müncezib (cezbedilmiş çekilmiş) olması ve bundan neş'et eden (meydana gelen, kaynaklanan) tekâsüf-i mütezâyid (yoğunluğun çoğalması) ve merkeze doğru  olan sukûtun (hareketsizliğin) harârete tebeddülü (değişmesi) ve hâsıl olan (oluşan) bu harâretin bâdî (sebeb) olduğu ilk imtizâcât-ı kimyeviyye (kimyevi uyuşma, karışma) ve elektriğin te'sîri (etkisi) ve nev'anmâ (bir dereceye kadar) yekdîğerinden (biri diğerinden) iştikâk eden (türeyen) kuvâ-yı tabîiyyenin (tabiat gücünün) ef’âl (fiilleri, işlevleri) ve te'sîrât-ı muhtelifesi (çeşitli tesirleri, etkileriyle) müvellidü'l-mâ (hidrojen),  müvellidü'l-humûza (oksijen), fahm (kömür), azot, sodyum, kalsiyum, hadîd (demir),  magnezyum ilh:.. gibi anâsır-ı evveliyyenin (ilkel, ilk unsurların) teşekkülûnü (oluşumunu) mûcib olup (gerektirip) envâ'-ı ma'deniyye (çeşitli madenlerin) müteâkıben (ardı sıra) yekdîğerinden (biri diğerinden) temeyyüz (farklılaşır) ve teferruk ederler (ayrılırlar).  Ve harâretin tekevvünü (oluşması) eczâ-yı ferdiyyenin (en küçük zerrelerin) hareketindendir. Zîrâ (çünkü) hareket, harârete tebeddül eder (dönüşür). Ve  harâret dahi bir nevi' (çeşit) hareketten başka bir şey değildir. Nitekim elimizde çekiç olduğu halde bir ağaç parçasına demirden bir çivi mıhladığımız vakit, kolumuzun hareket-i adaliyyesi (adalelerinin hareketi) hareket-i mer'iyye (görünen hareket) sûretinde (şeklinde) çiviye intikâl ederek (geçerek) çivi ağaç parçasına bi't-tedrîc (yavaş, yavaş) nüfûz eder. Çivi  kâmilen (tam olarak) nüfuz ettikten sonra darba (vurmaya) devâm ettiğimizde, hareket dâimâ  çiviye intikâl eder (geçer). Ve bi'n-netîce (sonuç olarak) çivi tesahhun edip (ısınıp) bilcümle eczâ-yı ferdiyyesi (zerrelerinin hepsi) az-çok ihtizâz eder (titreşir). İşte harâret hareket-i gayr-i mer'iyyeden (gözle görülmeyen hareketten),   ya'nî hareket-i cüz'-i ferdiyyeden (en küçük zerrelerin, parçaçıkların hareketinden) başka bir, şey değildir.

İmdi necm-i sehâbînin (yıldız bulutlarının) terkîbine (bileşimine) dâhil olan bâlâdaki (yukarıdaki) anâsır (unsurlar, öğeler),  bugün güneşte yanmakta olduğu gibi, nâr-ı şedîd (şiddetli ateş) hâlinde bulunur. Ve bu kûre-i âteşîn (ateş küresi) teberrüde (soğumaya) başlayınca âteş, suya münkalib olur (dönüşür).  Bu iki seyyâl (akıcı) ,  bi'l-hikme  (fizik ilmine göre) ezdâd (zıtlar) ise de, bi'l-kimyâ (kimya ilmine göre) ayn-ı anâsırın  muhassalâtıdır (neticeleridir).  Ve nitekim, bugünkü günde küremizin (dünyamızın) etrâfında mevc-zen olan (dalgalanan) bahr-i muhît (okyanus) müvellidü'l-mâ' (hidrojen), müvellidü'l-humûza (oksijen) ve sodyumdan mûrekkebdir. Harâret tenezzül ettiği (indiği) ve buhârât-ı havâiyye (hava buharı) mütekâsif olduğu (yoğunlaştığı) vakit, sath-ı seyyârenin (gezegenin sathı) ihtilâcât-ı bürkâniyyesi (volkanik sarsıntılar) içinde, henüz teberrüd etmiş (soğumuş) miyâh derûnunda (suyun içinde) nîm (yarı) mâyi', (sıvı) nîm (yarı) sulb (sert),  acînî (hamur gibi),  leyyin (yumuşak),  müteharrik (hareketli) ve mütegayyir (değişken) olan mürekkebât-ı fahmiyyeden (kömürümsü bileşiklerden) nebâtât (bitkiler) ve hayvânât-ı ibtidâiyye (ilk, ilkel hayvanlar) tahassul etmeğe (üremeye, çıkmaya) başlar ilh..,"

Hiç şübhe yok ki, bu tedkîkât (incelemeler), esfelden (aşağıdan) a'lâya (yukarıya) doğru bir çıkıştır. Fakat, bu i'tilâda (yukarı yükselmede) aklın istinâd ettiği (dayandığı) şey maddedir. Bir yere gelir ki madde muzmahil (darmadağın, yok) olur. Ve akıl burada nokta-i istinâdını (dayandığı noktayı) gâib eder (kaybeder).  Mütefekkir (düşünür) daha yükselmek isteyince vehmin / taht-ı hükmünde (hükmü altında) zebûn olur (aciz kalır).İlkâât-ı vehmiyyesini (vehminin telkinlerini) ilhâm zanneder. Nihâyet "madde kanûnu" tahtında (altında) şu hükmü verir: "Madde halk edilemez (yaratılamaz),  mahv (yok) edilemez. Umûmiyet (genellik) üzere kâinâtın ne sebebi ne de bidâyeti (başlangıcı) vardır. Şu halde zevâli (yok olması, sona ermesi) de olmayacaktır. Çünkü hiçbir şey yaradılamaz; hiç bir şey imhâ edilemez. Madde ezelîdir (öncesizdir, bir başlangıcı olmayandır), ebedîdir (daimidir, sonu olmayandır), na-mütenâhîdir (sonsuzdur)..." Ne yapsın! Bu müteharrî-i (araştırmacı) hakîkatin daha ilerisi için dest-gîri (yardımcısı) yoktur. Zîrâ (çünkü) bunlar tarîk-ı tefekkürün (tefekkür yolunun) reh-nümâları (yol göstericileri) olan Enbiyâ (Nebiler, Peygamberler) (aleyhimü's-selâm) ile onların vârisleri (mirasçıları) olan evliyâ-yı kümmelîn (kamil veliler) (k.A.esrârahum) hazarâtına (hazretlerine) ittibâ'dan (uymaktan, tabi olmaktan) kendilerini müstağnî (doygun, ihtiyaçları yok) bilirler.

İmdi hâtem-i evliyâ Şeyh-i Ekber (İbnü’ül-Arabî) (r.a.) efendimiz, bu bahs-i münîfte, (kıymetli konuda) emr-i tekvîni (yaratma hususunu)  a'lâdan (yukarıdan) esfele (aşağı) doğru nüzûl sûretiyle (inmek şekliyle) beyân buyurmuş (anlatmış) olduklarından, erbâb-ı fennin (fen sahiplerinin) çıkabildikleri merâtib-i kevniyyeden (kevni mertebelerden) ilerisini, keşf ve ilhâm tarîkıyle (yoluyla) vâkı' olan (gerçekleşen) bu beyânâta (açıklamalara) rabt etmek (bağlamak) münâsib (uygun) görülür.

Ma'lûm olsun ki, "esîr" ta'bîr olunan (denilen) mevcûd, ancak nefes-i rahmânîdir. (rahmanın nefesidir, açığa çıkmış ilmi suretlerdir) Ve nefes-i rahmânî (rahmanın nefesi) mümtedd olunca (uzadıkça, yayıldıkça) bi't-tabi' (doğal olarak) hareket zâhir olur (açığa çıkar, görülür).  Ve bu hareket, hubb-i zuhûra (açığa çıkma aşkına, kendini gösterme sevgisine) müstenid (dayalı) olduğundan harâreti müntecdir (neticesidir). Şiddet-i harâret (hararetin şiddeti) devâm ettiği hînde (sırada) nefes-i rahmânî (rahmanın nefesi) mertebe-i letâfet (şeffaflık mertebesinde) ve ulüvdedir (yüksektedir). Ve mümtedd oldukça (uzadıkça, yayıldıkça) ehl-i fennin (fen sahiplerinin) “sehâbe” (tek bulut) dedikleri asl-ı avâlim (âlemlerin aslı) hâlini (durumunu) bi'l-iktisâb (kazanmak suretiyle) teberrüd (soğuyarak) ve tarattub ederek (rutubetlenerek) mertebe-i kesâfete (kesif, yoğunlaşmış mertebeye) tenezzül etmekle (inmekle) sâfil (aşağı, alçak) olur. Ve nitekim küre-i arz (dünya) nâr (ateş, kor) hâlinde iken, onun sekenesi (sakinleri, onda ikamet edenler) nârdan (ateşten) mahlûk idi. Kur'ân-ı Kerîm'de bu hakîkat bu sûretle (şekilde) beyân buyrulur: (bildirilir) .......................... (Rahman, 55/15) Ve kavm-i cân (ruhlar, ruh toplulukları) mertebe-i letâfette (şeffaflık mertebesinde) mahlûk idiler. Ondan sonra arz (yerküresi) teberrüd (soğuma) ve tarattub (rutubetlenme) netîcesinde tasallüb etti (sertleşti, katılaştı).  Nebât (bitki) ve hayvân ve insân zuhûra geldi. Onun için İblîs kendisinin letâfet-i hilkatine (yaradılışındaki şeffaflığa) ve Âdem'in (insanın) kesâfet-i vücûdiyyesine (kesifleşmiş, katılaşmış vücuduna) bakıp ....................................... (Sâd, 38/76) dedi. / Zîrâ (çünkü) insanın zuhûru (ortaya çıkışı) mertebe-i esfelde (en aşağı, en alt mertebede) vâkı' oldu (gerçekleşti).  Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm'de buyrulur: ............................. (Tîn, 95/4-5) Ve arzda  (dünyada) te'sîr-i harâret (hararetin etkisi) ile yubûset (rutubet) mevcûd olmâsa mevâdd-ı uzviyye (organik, canlı maddeler) sâbit (mevcut) olmaz; ve bilakis (tamtersi) mütezelzil (titreyen, sallanan) olup inhilâl eder (çözülüp dağılır) idi.

İmdi insan hulâsa-i mevcûdât (mevcutların özü) olduğu için cenâb-ı Şeyh (r. a.) vücûd-ı insânîden (insanın vücudundan) misâl getirip buyururlar ki: Sen tabîbi (doktoru) görmez misin? Birine ilaç içirmek istediği vakit onun bevlini (idrarını) bir kap içine vaz' edip (koyup) tedkîk eder (inceler).  Bevlin (idrar) teressüb ettiğini (tortulaştığını) görünce nazc (kıvamı), ya'nî indifâ'ın (püskürtmenin) kemâlde olduğunu bilir. İndifâın (püskürtme) kesred (çok) ise, tıbben tabîat-i marîzda (hastalığın tabiatında) rutûbet ve bürûdetin (soğukluğun) galebesinden (üstün gelmesinden) neş'et eder (kaynaklanır).  Zîrâ (çünkü) rutûbetle seyelân (akıntı) ve bürûdetle (soğukla) tenezzül (inme) ve teseffül (sefilleşme, bayağılaşma) hâsıl olur (oluşur). Binâenaleyh (nitekim) tabîat-i marîza (hastalığın tabiatında) galebe eden (üstün gelen) rutûbet ve bürûdet (soğuk) kadr-i hacetten (ihtiyaç miktarından) ziyâde (fazla) bevlin hurûcuna (idrarın çıkmasına) sebeb olur. Böyle olunca emr-i indifâ'da (püskürtme hususunda) te'sîri (etkisi) olacak ve tabîat-i marîza  (hastalığın tabiatına) i'tidâl (ölçü, denge) verebilecek olan ilacı bi't-tertîb (hazırlayarak) içirir.

Ma'lûm olsun ki cenâb-ı Şeyh (r.a.)’in bu beyânât-ı tıbbiyyesi (tıbbi açıklamaları), tıbb-i atîka (eski tıbba) göredir. Ve tıbb-ı atîkın (eski tıbbın) kavânîni (kanunları),  kavânîn-i tabîiyye (tabiat kanunlarının) esâsına (aslına, temeline) müsteniddir (dayanır).  Tıbb-ı cedîd (yeni tıb) ise, emr-i tedâvîde (tedavi hususunda) ba'zan bu kavânîne (kanunlara) zımnen  (açıktan olmayarak, dolayısıyle) tebaiyyet etmekle (uymakla) berâber, ba'zan da muhâlefet eder (karşı çıkar).  Tıbb-ı atîk (eski tıb) ile tıbb-ı cedîd (yeni tıb) hakkında mütâlaât (tetkikler) Fass-ı Muhammedî'de (Muhammed bölümünde) gelecektir.

(Devam edecek)   

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-26.04.2005
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail