167. Bölüm

BU FASS KELİME-İ ÎSEVİYYE'DE MÜNDEMİC    HİKMET-İ NEBEVİYYE" BEYÂNINDANDIR

Ondan sonra cevâba mütemmim olarak dedi: .............................. (Mâide,

5/117) "Ben onlara ancak onunla bana emr eylediğin şeyi dedim." İmdi o vücûdda olmadığına işâret edici olduğu halde evvelâ nefy etti; ba'dehû müstefhim ile edeben kavli icâb eyledi. Ve eğer böyle yapmasa idi, hakâyıka adem-i ilm ile muttasıf olurdu. Halbûki o bundan münezzehdir. İmdi dedi: "Ben ancak onunla bana emrettiğin şeyi dedim." Halbuki benim lisânım üzere mütekellim olan ancak Sen'sin; ve Sen benim lisânımsın. İmdi sen bu tenbîh-i rûhiyye-i İlahiyyeye bak ki o ne latîf ve rakîktir!  ................. (Mâide, 5/117) "Allah'a ibâdet ediniz!" İmdi ibâdâtta ubbâdın ihtilâfından ve şerâyi'in ihtilâfından dolayı “Allah” ismini getirdi; ve ismin gayri olarak bir ism-i hâssı tahsîs etmedi. Belki küll için câmi' olan ismi getirdi. Ba'dehû ..................... "Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz" dedi. Ve ma'lûmdur' ki, O'nun rubûbiyyet ile bir mevcûda nisbeti, mevcûd-i âhara nisbetinin aynı değildir. İşte bunun için ...............  (Mâide, 5/117) kavliyle, kinâye-i mütekellim ve kinâye-i muhâtab olan iki kinâye ile fasl etti. .................. "Ancak, bana onunla emrettiğin şeyi." İmdi kendi nefsini me'mûr olduğu halde isbât etti. Halbuki onun ubûdiyyetinin gayri değildir. Zîrâ, her ne kadar yapmasa da, ancak kendisinden imtisâl tasavvur olunan kimse emrolunur. Ve vaktâki emr, merâtibin hükmü ile nâzil olur, bunun için bir mertebede zâhir olan her bir kimse, bu mertebe hakîkatinin i'tâ ettiği şeyle munsabiğ olur. İmdi mertebe-i me'mûr için bir hüküm vardır ki, her me'mûrda zâhir olur. Ve mertebe-i âmir için dahi bir hüküm vardır ki, her bir âmirde âşikâr olur. Böyle olunca Hak, ................. (Bakaraı, 2/43) "Namaz kılın!" der. Şu halde O âmir ve mükellef me'mûrdur. Ve abd .................. (A'râf, 7/151) “Yâ Rab beni mağfıret et!” der. Bu halde o âmir ve Hak me'mûrdur. İmdi Hakk'ın ona emr ile abdden taleb ettiği şey, abdin O'na emr ile Hak'tan taleb ettiği şeyin aynıdır. Ve bunun için, her ne kadar teahhur ederse de, her bir duâ mücâb oldu ve lâ-büddür. Nitekim ikâmet-i salât ile muhâtabân ikâmet olunanlardan olan mükelleflerin ba'zısı teahhur eder. Binâenaleyh, vakit içinde namaz kımaz, imtisâli te'hîr eder. Eğer buna kâdir olursa, vakt-i âhar içinde namaz kılar. Velev ki kasd ile olsun, icâbet lâzımdır (37).

Ma'lûm olsun (bilinsin) ki, cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Mâide'nin (Mâide Sûresinin)  nihâyetinde (sonunda) mezkûr olan (adı geçen) âyet-i kerîmeyi lisân-ı hakîkat üzere (hakikât diliyle) tefsîr buyururlar (yorumlarlar, izah ederler).  Ve bu âyet-i kerîmeyi burada zikr etmek (anlatmak), teshîlenli'l-kariîn, fâideyi mûcib görüldüğünden (okuyucuların anlamalarında kolaylık sağlayacağı gerekçesiyle) buraya derc olundu (bu araya sokuldu): .................................................................................... (Mâide, 5/116-118)

İmdi, bâlâda (yukarıda) geçen metn-i şerîfte "allâmü'l-gayûb"a (görünmeyen şeyleri bilen, Allah) kadar tefsîr buyrulmuş (yorumlanmış, izah edilmiş) idi. Bu metinde dahi ikinci ayet-i kerîmenin tefsîrine (yorumuna, izahına) şurû' edip (başlayıp) buyururlar ki: Îsâ (a.s.) ba'dehû (daha sonra) cevâba mütemmim (tamamlayıcı) olarak................................ "Ben onlara demedim, illâ şu  şeyi ki, Sen bana, onunla emretmiş idin" dedi. İmdi bu "Ben demedim" kavliyle (sözü ile) o vücûdda olmadığına, ya'nî vücûd-i Hak'ta (Hakk’ın vücudunda) müstehlek (helak, yok olmuş) olduğuna işâret edici olduğu halde, evvelen (ilk) kavli (sözü) kendinden nefy etti. (uzaklaştırdı, olumsuzlaştırdı).

Ba'dehû (daha sonra) ........................... hitâbiyle; müstefhim olan (soru sorarak anlamak isteyen) Hakk'a karşı edebe riâyeten (edebe uyarak) .................... kavliyle (sözleriyle) söz söylediğini îcâb, ya'nî isbât (ikrar ve tasdik) etti. Binâenaleyh (nitekim) cevâbında kelime-i tevhîdde mündemic olan (bulunan) sırra ittibâ' etti (uydu).  Zîrâ (çünkü) “lâ ilâhe illallah” cümlesi, evvelâ nefy (uzaklaştırma, olumsuzlaştırma) ve ba'dehû (daha sonra) isbât (kanıtlama) üzerine mürettebdir (tertip olunmuştur). Çünkü, vücûd-i hakîkî (gerçek varlığın) muvâcehesinde (karşısında) olan nefy-i vücûd (vücutsuzluk), edebdir. Ba'dehû (daha sonra) müstefhimin (soru soranın) cevâbını ihmâl etmeyip, lisân-ı münâsible (uygun bir dille) cevâb-ı lâzımı (gereken cevabı) vermek edebe riâyetkârlıktır (saygı göstermektir) . Binâenaleyh (nitekim) Îsâ (a.s.) dahi böyle yaptı. Eğer o böyle yapmamış olsa idi hakâyıka (hakikâtlere) adem-i ilm (ilimsizlik (cahillik) ile muttasıf (vasıflanmış) olurdu. Halbuki cenâb-ı Îsâ hâşâ (hiçbir vakit, asla) ki hakâyıka (hakikâtlere) adem-i ilm (ilimsizlik,cahillik) ile muttasıf (vasıflanmış) ola (olsun); o bundan âlidir (yücedir). Cenâb-ı İsâ'nın ba'dehû (daha sonra) isbât-ı kavl ile (ikrar ederek) ................................... demesinin îzâhı (açıklaması) budur ki: “Ben o şeyi dedim ki Sen bana onunla emrettin”. Halbuki, benim lisânım ile mütekellim olan (konuşan) Sen'sin, Bu cevap ayn-ı cem' (toplayıcı Zat, teklik) ve "kurb-i ferâiz" (farzlarla olan yakınlık, kulun Hakk’ın Zat’ında kendi zatını yok etme) makâmıdır. "Ve sen benim lisânımsın" bu da ayn-ı fark (ayrı oluş, Hakk’ı kendisinden beri kılma) ve "kurb-ı nevâfıl" (nafilelerle olan yakınlık, kulun Hakk’ın sıfatlarında kendi sıfatlarını yok etme) makâmıdır. İmdi sen bu tenbîh-i rûhiyye-i İlahiyyeye (İlahi ruhun uyarısına) bak ki ne kadar latîf (şeffaf) ve rakîktir (incedir)!  Ya'nî "cem' (toplama) ile fark" (ayırma) ve "tahdîd (sınırlama) ile tenzîh" (Hakk’ı yaratılmışlardan beri kılma) ve "kesret (çokluk) ile vahdet" (teklik)  ve "dıyk (darlık) ile si’a" (genişlik)  ve "isbât (var yapma, kanıtlama) ile nefy" (olumsuzlaştırma, yok yapma) ve "kurb-i nevâfil (sıfatlarından arınma) ile kurb-i ferâiz" (zatından arınma) tenbîhine (uyarısına) mübtenî (dayalı) olarak rûhî ve İlahi olan Îsâ (a.s.)’dan sâdır olan (çıkan) cevâbın ne kadar latîf (şeffaf) ve rakîk (ince) olduğuna nazar et (bak)!

Bosnevî Abdullah Efendi ve Ya'kûb Han ve Te'vîl-i Muhkem şerhlerinde (açıklamalarında) metindeki (yazıdaki) ibâre (cümle) ............................ ve Dâvûd Kayserî ve Abdûrrezzâk Kâşânî ve Bâlî Efendi şerhlerinde ......................... dir. "Tenbie" (haber verme) tef’ile vezninde "ihbâr ve inbâ"' (bildirme ve haber verme) ma'nâsına gelir. Mevlânâ Câmî ile Abdulganî Nâblusî şerhlerinde ............................. sûretinde (şeklinde) vâk'ı olup (geçen) bahse (konuya) münâsebeti (ilişkisi) zâhirdir (açıktır, görülür).  Zîrâ (çünkü) yukarıda gösterildiği vech  (şekil) ile Îsâ (a.s.) cevâbında "cem"' (toplama) ile "fark"a (‘ayırma’ya) ve "kesret" (çokluk) ile "vahdet"e; (‘teklik’e) ve "isbât" (var yapma, kanıtlama) ile "nefy"e (yok yapma’ya, olumsuzlaştırma’ya) işâret etmiş idi. Bunlar ise "tesniye"dir (ikiliktir). Îsâ (a.s.) cevâbına  devamla, ....................... (Mâide, 5/117) "Allâh'a ibâdet ediniz, dedim" dedi. Rezzâk ve Cebbâr ve Hallâk gibi esmâ-i hâssadan (özel esmadan) birine ibâdet olunmasını tahsîs etmeyip (mahsus kılmayıp, ayırmayıp) “Allah” ismini zikr ederek (anarak) "Allâh'a ibâdet ediniz!" dedi. Zîrâ (çünkü), ibâdette âbidler (kullar) muhtelif (çeşitli) olduğu gibi, şerâyi' (şeriatler) dahi muhteliftir (çeşitlidir).  Ba'zı âbidin (kulların) meşrebinde (tabiatında, yaradılışında) ism-i Bâtın'ın (batın isminin) ve ba'zısında ism-i Zâhir'in (zahir isminin) iktizââtı (gerektirdikleri) ve kezâ (böylece) şerîatlerin ba'zısı tenzîh ve ba'zısı teşbîh ve ba'zısı tenzîhde teşbîh ve teşbîhde tenzîh üzerinedir. "Allah" ismi ise cemî'-i esmâ-i İlahiyyeyi (bütün İlahi isimleri) câmi' olduğu (kendinde topladığı) gibi, bilcümle vücûh-i ibâdâtı (bütün ibadet tarzlarını) da müştemildir (kaplar, içine alır).  İmdi âbidlerin (kulların) meşâribi (tabiatları, huyları) muhtelif (çeşitli) olduğu cihetle (bakımından) cümlesini (hepsini) bir ism-i hâssa (özel bir isme) da'vet etmek muvâfık-ı hikmet (hikmete uygun) değildir. Eğer da'vet olunsa bu da'vetten, bi-hasebi'l-meşreb, (yaradılışları, tabiatları bakımından) ba'zıları müstefîd olur (faydalanır) ise de, bâzıları firâr eder (kaçar). Onun için Îsâ (a.s.) ism-i câmi' (bütün isimleri kendinde toplayan zat) olan "Allâh"a da'vet etti.

Ba'dehû (daha sonra) ............... "Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz" dedi. Halbuki Hakk'ın her bir mevcûda karşı rubûbiyyetle (rablıkla) tecellisi yekdîğerinin (bir diğerinin) aynı değildir. Zîrâ (çünkü), her mevcûdun esmâ-i İlahiyyeden (İlahi esmadan) bir Rabb-i hâssı (özel, has rabbi) olup , o Rabb-i hâss (özel, asıl rab) o mevcûdun mürebbîsidir (terbiye edicisidir).  İşte Hakk'ın rubûbiyyetle (rablıkla) bir mevcûda nisbeti, (bağıntısı, ilişkisi) diğer mevcûda nisbetinin (ilişkisinin) aynı olmadığı için "Rabbî" kavliyle (sözüyle) kinâye-i mütekellim (dolayısıyla, üstü kapalı olarak  konuşanı işaret eden) ve "Rabbüküm" kavliyle (sözüyle) kinâye-i muhâtab (dolayısıyle, üstü kapalı olarak karşısında konuşana işaret) olan iki kinâye (dolayısıyla anlatan iki kelime) ile, ya'nî zamîr-i mütekellim (konuşanın yerini tutan kelime) ve zamîr-i muhâtab (konuştuğu şahsın yerini tutan kelime) ile fasl etti (ayırdı). Ve kendi Rabb-i hâssıyla (has rabbı, has esmasıyla) ümmetinin erbâb-ı hâssası (has rablerinin, has esmasının) arasını  tefrîk etti (ayırdı).  Velâkin bu tefrîk (ayırma) ile berâber ümmetini Rabb-i mutlak (kayıtsız, sınırsız, tek rab, alemlerin rabbi) olan Allâh'a dâ’vet etmiş oldu. Zîrâ (çünkü) "Allah" ismi, Îsâ (a.s.)’ın Rabb-i hâssıyla (has rabbiyle) ümmetinin erbâb-ı hâssasını (has rablerini) câmi'dir (kendinde toplamıştır).

Îsâ (a.s.) .................. kavliyle (sözleriyle) kendi nefsini me'mûr (vazifeli) olarak isbât etti (kanıtladı, tanıtladı). Halbuki nefsinin me'mûriyyeti, kendisinin ubûdiyyetinden (kulluğundan) başka bir şey değildir. Zîrâ (çünkü) her ne kadar kendisine emrolunan şeyi yapmasa bile, ancak kendisinde emre imtisâl (aldığı emre boyun eğeceği, yerine getireceği) tasavvur olunan (düşünülen) kimseye emrolunur. Me'mûriyyet, ubûdiyyet (kulluk) olunca Îsâ (a.s.) bu kavl (söz) ile nefsini ubûdiyyet (kulluk) ile isbât etti (kanıtladı, tanıtladı).  Vaktâki (ne zaman ki) emr-i İlahi (İlahi emir), mezâhir-i İlahiyyeye (İlahi görüntü yerlerine, İlahi birimlere), o mezâhire (birime) âit merâtibin (mertebelerin) hükmü ile nâzil olur (iner),  işte bunun için, bir mertebede zâhir olan (görülen) her bir kimse, bu mertebenin hakîkati ne şeyi verir ve ne hâli (oluşu) iktizâ ederse (gerektirirse), o şey ve hâl (oluş) ile munsabiğ (boyanan) olur ve o şeyin rengine boyanır. Binâenaleyh (nitekim) me'mûr mertebesinde zâhir olan (görülen) kimse ile âmir mertebesinde zâhir olan (görülen) kimse için birer hüküm vardır ki, bu hükümler her bir me'mûr ve âmirde görünür.

Böyle olunca Hak Teâlâ hazretleri .................. (Bakara, 2/43) "Na­maz kılın!" der. Bu halde Hak âmir mertebesinde ve mükellef (yapmakla yükümlü) olan abd (kul) ise me'mûr mertebesinde zâhirdir (görülür).  Ve kezâ (böylece) abd (kul) ................. (A'râf, 7/151) "Yâ Rabbi beni mağfiret kıl (bağışla) !"  der. Bu halde de abd (kul),  âmir mertebesinde ve Hak, me'mûr mertebesinde zâhirdir (görülür). İmdi Hakk'ın abde (kulda) emretmekle abdden (kuldan) taleb ettiği (istediği) şey, abdin (kulun) Hakk'a emretmekle Hak'tan taleb ettiği (istediği) şeyin aynıdır. Zîrâ (çünkü) Hak, abde (kulda) emretmekle ondan icâbet (uymasını) taleb eder (ister). Ve kezâ (böylece) abd (kul),  Hakk'a emr etmekle, Hak'tan icâbet (uymasını, kabul etmesini) ister. Binâenaleyh (nitekim) tarafeynin (iki tarafın) yekdiğerinden (birbirlerinden) istedikleri icâbettir (uymak, kabul etmektir). Ve icâbet ise, şey'-i vâhidir (tek şeydir). Ve matlûb olan (istenilen şey) iki tarafın icâbeti! yekdîğerinin (birbirinin) aynıdır. İşte tarafeynin (iki tarafın) yekdîğerinden (birbirinden) taleb ettiği (istediği) şey, icâbet (uymak) olup, bu da birbirinin aynı olduğu için, icâbet teahhur etse (gecikse) bile, her bir duâ ve taleb (istek) mücâb oldu (kabul edildi). Ve her bir duânın mücâb olması da (kabul edilmesi de) lâzımdır. Zîrâ (çünkü) mertebe-i me'mûriyette (memur’luk mertebesinde) zâhir olan (görülen, açığa çıkan) kimse için hâsıl olan hükm-i mahsûs (başlıca  hüküm) icâbettir (kabul etmek, uymaktır).    Bu husûsta icâbetin teahhuruna (gecikmesine) bakılmaz. Nitekim, "Namaz kılın!" emrine muhâtab olmağa ehil (kabiliyetli) olan Müslim (Müslüman) âkıl ve bâliğ (yetişkin) kimselerden bâ'zıları bilfarz (diyelim ki),  sabah, öğle veyâ ikindi namazlarını vakitlerinde kılmayıp te'hîr eder (geciktirir) ve kudreti olduğu vakit bu namazları diğer vakitlere içinde kazâ eder. O kimsenin, velev ki (hatta) bu namazların te'hîri kasd ile (bile bile geciktirmiş) olsun,      kazâ sûretiyle dahi olsa, "Namaz kılın!" emrine icâbet edip (uyup)  o namazları kılması lâzımdır. Zîra (çünkü) me'mûriyet (kulluk) mertebesinin hükmü budur: Ölünceye kadar emre imtisâlen (uyarak) namaz kılmayanların hükmüne gelince, bu babdaki (konudaki) îzâhât (açıklama) Fass-ı Ya'kûbî'de (Ya'kûb bölümünde) mürûr ettiğinden (geçtiğinden) oraya mürâcaat olunsun. Ve kezâ (böylece), abd (kul) tarafından vâkı' olan (olagelen) duâ ve suallerin (isteklerin, taleplerin) Hak cânibinden (tarafından) kabûlüne âit îzâhât (açıklamalar) dahi Fass-ı Şîsî'de (Şîsî bölümünde) alâ-vechi't-tafsîl (tafsilatlı bir şekilde) geçmiş olduğundan burada tekrârına lüzum görülmedi.

(Devam edecek)   

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-24.05.2005
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail