174. Bölüm

[BU FASS KELİME-İ SüLEYMÂNİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN “HİKMET-İ RAHMÂNİYYE” BEYÂNINDADIR]

Ve kullardan bu mesâbede olan kimse, kendisinden âmil olan kim olduğunu bilir. Ve amel, insandan sekiz a'zâ üzerine tak­sîm olunmuştur. Ve tahkîkan Hak Teâlâ, kendisi onlardan her bir uzvun "hüviyyet"i olduğunu ihbâr eyledi. Böyle olunca on­larda âmil olan Hakk'ın gayri olmadı. Halbuki sûret, abd içindir. Ve hüviyyet onda, ya'nî onun isminde mûndericdir, gayr değidir. Zîrâ Hak Teâlâ zâhir olan ve halk denilen şeyin aynıdır. Ve bu sebeble ism-i zâhir ve ism-i Ahir abd için oldu. Ve onun olmayıp ba'dehû olması ve onun zuhûru O'na mütevakkıf bulunması ve ondan amelin sudûru da O'na mütevakkıf olması sebebiyle, ism-i Bâtın ve Evvel oldu. Binâeneleyh sen halkı gürdüğün vakit Evvel'i,  Ahir’i,  Zâhir'i ve Bâtın'ı görürsün (4).

Ya'nî ibâddan (kullardan) bu mesâbede (derecede) olan, ya'nî amel-i sâlih (iyi işler) işleyerek "rahmet-i vücûb"a (yaptığı iyi amellerin karşılığı olan rahmeti (rahimin rahmetini) müstehak olan (hakkeden) kimse, kendi vücûdundan amel edenin (işi işleyenin) kim olduğunu, ya'nî Hak olduğunu bilir. Zîrâ (çünkü) onun vücûdu, hüviyyet (hakikât) ve bâtın (ruh) cihetiyle (bakımından) Hakk'ın aynıdır. Ve belki Hakk'ın sıfât-ı ârızası (sonradan olmuş, gelip geçici sıfatları) olmak i’tibâriyle (hususuyla) zâhir (dış görünüşü) cihetinden (bakımından) dahi Hakk'ın gayri (Hakk’tan başka) değildir. Ve onun vücûdu, "rahmet-i imtinân"ın (ezelde ihsan edilen rahmetin,rahmanın rahmetinin) muktezâsıyla (gerekleriyle) zâhir olduğundan, (açığa çıktığından) bu rahmet-i vücûb (amelin ödülü olarak bahşedilen rahmet, rahimin rahmeti) dahi rahmet-i imtinânın (rahmanın rahmetinin) içinde bulunmuş olur. Ve abdin (kulun) işlediği amelleri (işleri) Hak îcâd eder (yaratır, yapar). Ve amel, (iş) insanın sekiz a'zâsı (organı) üzerine taksîm olunmuştur ki, onlar da: Göz, dil, kulak, el, karın, âlet-i tenüsül, ayak ve kalbdir. Ve bu a'zâdan (uzuvlardan) her birisine, hâline (oluşuna) mûnâsib, (uygun) bir teklîf-i İlâ­hî (Hakk’ın teklifi) vâkı' (olmuş) olmuştur ki, abd (kul) onlara müteretteb (gereken, ait) olan vâzîfeden her birini îfâ etmekle (yerine getirmekle), Hakk'ın kendi nefsi üzerine vâcib (zaruri, zorunlu) kıldığı rahmete istihkak kesb eder (hak kazanır).  Ve Hak Teâlâ ............................. hadîs-i kudsisi ile, bu sekiz a'zâdan (organdan) her birinin hüviyyeti (hakikâti) olduğunu haber verdi. Halbuki bu sekiz a'zâyı (organı) şâmil olan (içine alan, kaplayan) sûret, abdin (kulun) sûretidir. Ve Hakk'ın hüviyyeti (hakikâti, Zat’ı) abdde (kulda), ya'nî Hakk'ın isminde mündericdir (bulunmaktadır),  gayr (başka) değildir. Çünkü abdin (kulun) a'zâsının (organının) sebeb-i hareketi (hareket etme sebebi) onun bâtınıdır (ruhudur). Ve abd (kul) kendi bâtınında (ruhunda) bir fiilin icrâsını (yapılmasını) tasmîm (kesin olarak niyet) etmedikçe, o fiilin icrâsına (yerine getirilmesine) münâsib (uygun) olan uzvu müteharrik olmaz (kımıldamaz). Ve abdin (kulun) bâtını (ruhu), mazhar (göründüğü, açığa çıktığı mahal) olduğu esmâ-yı İlâhiyyeden (Allah’ın isimlerinden) bir isimdir ki, onun müdebbiri (idare edeni, yöneteni)  ve ruhudur. Onu tahrîk eden (kımıldatan) ancak o isimdir. Ve isim, müsemmânın (isimlenenin) aynıdır. Ve abdin (kulun) zâhiri (dış görünüşü),  o ism-i müteayyindir (meydana çıkmış o isimdir). Binâenaleyh (bundan dolayı) Hakk'ın hüviyyeti (hakikâti),  yine Hakk'ın bir ism-i müteayyini bulunan (belirmiş, meydana çıkmış bir ismi olan) abdin (kulun) vücûd-i zâhirinde (bedeninde) münderic olmuş (içinde yer almış) olur ki, bu da gayr (başka) değildir. Şu halde abdin (kulun) mazharında (görüntü mahallinde (bedeninde) amel eden (işi, fiili işleyen) Hakk'ın gayri (Hakk’tan başkası) olmuş olmaz. İşte bundan dolayı, Hak Teâlâ, zâhir (açığa çıkmış) olan ve halk (yaratılmış) tesmiye olunan (denilen) şeyin aynıdır. Çünkü halkın (yaratılmışların) hey'et-i mecmûası (bütün hepsi), Hakk'ın esmâyı müteayyinesinden (esmanın belirmesi, meydana çıkmasından) ibârettir. Ve keyfiyyet-i taayyün, (belirme, meydana çıkma hususu) letâfet (incelik, şeffaflık) ve kesâfet (yoğunluk, katılık) gibi, umûr-i nisebiyye-i ademiyyedir. (yok durumunda olan, zatında gizli hususlardandır, işlerdendir)  İşte bu taayyün (belirme, belli olma) ve zuhûr (meydana çıkma) ve kesâfet (yoğunluk) sebebiyle, Hakk'ın Zâhir ve Âhir isimleri, abd (kul)  için vâkı' (olmuş) oldu. Zîrâ (çünkü) abd (kul),  evvelce bu sûret-i kesîfede (yoğun, katı surette) mevcûd  değil idi, sonradan mevcûd oldu. Binâenaleyh (bundan dolayı) onun için "zâhir" ve "âhir" mefhumları (kavramları) lâzım geldi. Ve abdin (kulun) zuhûru (meydana çıkışı) Hakk'ın vûcûduna mütevakkıf (bağlı) olduğu ve kezâ (böylece) abden (kuldan) amelin (işlerin) zuhûru (açığa çıkışı) dahi onun hüviyyeti (hakikâti, zatı) ve bâtını (ruhu) olan Hakk'a mütevakkıf (bağlı) bulunduğu cihetle (bakımından), Hak için dahi Bâtın ve Evvel isimleri sâbit (mevcut) oldu. Zîrâ (çünkü) abdin (kulun) vücûdu, Hakk'ın vücûdundan başlamıştır. Ve abd (kul) zâhir oldukda (açığa çıktığında),  Hak abdin (kulun) vücûdunda  bâtın olmuştur. (gizlenmiştir)

Misâl: Bir şeftâlî çekirdeğini diktiğimiz vakit ondan bir ağaç zâhir olur (meydana gelir). Çekirdeğe nazaran (göre) bu ağaç zâhiriyyet (zahire çıkma, zahire ait olma) ve âhiriyyet (sonralık, sonradan olma) sıfatlarıyla mevsûf (vasıflanmış) olur. Zîrâ (çünkü) evvelce vücûdu yok idi, sonradan çıktı. Binâenaleyh (bundan dolayı) ağaç "zâhir" ve "âhir" isimleriyle tesmiye ederiz (isimlendiririz). Ve kezâ (böylece) ağacın vücûdu çekirdeğin vücûduna (varlığına) mütevakkıftır (bağlıdır) ve ondan başlamıştır. Şu halde çekirdekte evveliyet olduğu için, onu "evvel" ismiyle tesmiye ederiz (adlandırırız). Ve ağaç zâhir olunca (açığa çıkınca) çekirdek gâib (kayıp) olup bâtına gider (gizlenir) ve onun bâtını (içi, ruhu) olur. Bu halde de çekirdeğe ağacın “bâtını” deriz.

İşte sana Evvel'i (önceyi),  Âhir'i (sonrayı), Zâhir'i (görüleni, meydanda olanı) ve Bâtın'ı (görülmeyeni, gizlenmişi) gösteren şey, ancak halkın (yaratılmışın) vücûdudur. Eğer halkın (yaratılmışın) vücûdu olmasa idi, nisebden (sıfatlardan) ibâret olan bu isimler meşhûd olmaz (görülmez) idi.

(Devam edecek)   

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-12.07.2005
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail