180. Bölüm


 

[BU FASS KELİME-İ SüLEYMÂNİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN “HİKMET-İ RAHMÂNİYYE” BEYÂNINDADIR]

Ve ammâ sınıf-ı insânîden esrâr-ı tasarrufu ve havâss-ı eşyâyı âlimin, Cin'den olan âlim üzerine fazlı, kadr-i zam ile ma'­lûmdur. Zîrâ bakışın rücû'u, onunla nâzır olan kimseye, kâimin meclisinden kıyâmından daha çabuktur. Çünkü basarın idrâkte, idrâk ettiği şeye hareketi, cismin ondan müteharrik olduğu şeyde hareketinden daha serî'dir. Zîrâ basarın onda müteharrik olduğu zaman, nâzır ile manzûr beyninde bu'd-i mesâfe olmakla berâber, basarın mübsara taalluk ettiği zamanın aynıdır. Zîrâ basarın açılması zamânı, onun kevâkib-i sâbite feleğine taallukunun zamânıdır. Ve onun bakışının ona rücû'u zamânı, onun adem-i idrâki zamânının aynıdır. Halbuki makâm-ı insandan kıyâm böyle değildir. Ya'nî onun için bu sür'at yoktur. Binâenaleyh Âsaf bin Berhıyâ amelde Cin'den etemm oldu. Böyle olunca Âsaf bin Berhıyâ kavlinin aynı, zamân-ı vâhidde fiilin aynı oldu. İmdi o zamanda Süleyman (a.s.) Belkıs'ın tahtını, min-gayr-i intikâl mekânında olduğu halde, idrâk ettiği tahayyül olunmamak için, ayniyle kendi indinde müstekır gördü (17).

Kur'ân-ı Kerim'de sûre-i Neml'de (Neml suresinde) beyân olunduğu (bildirildiği) üzere Belkîs, Süleyman (a.s.)’ın mektûbunu aldıktan sonra, vüzerâsını (vezirlerini) toplayıp: “bana vacibü’l-ikrâm (ikram ve hürmet edilmesi gereken) bir mektûp ilkâ olundu (bırakıldı) ki, Süleyman’dandır ve onun mazmûnu (anlamı) da şudur: Ey eşrâf (ileri gelenler, saygın muhterem kişiler), bana bu işin fetvâsını (şeri hükmünü, kararını) verin! Siz bilirsiniz ki, ben sizinle müşâvere etmedikçe (konu üzerinde konuşmadıkça) bir iş hakkında karâr-ı kat’î (kesin karar) vermem dedi. Eşrâf (itibar sahibi kişiler, ileri gelenler) dahi cevâben dediler ki: “Biz kuvvet ve şiddet sâhibiyiz, emir senindir. Biz senin emrine mutî’iz” (itiat ederiz, boyun eğeriz) (Neml, 27/29-33).

Belkîs: “Padişâhlar bir şehre harben (harb etmek suretiyle) girerlerse orasını harab ederler ve ahâlîsinin eşrâfını (ileri gelenlerini) zelîl (horlar) ve esîr ederler. Onlar bunu mutlaka yaparlar. Ben şimdi onlara hediye gönderirim. Bakalım elçilerimi nasıl iâde eder (geri gönderir) (Neml, 27/34-35) Ya’nî hediyelerimi kabûl ederse, bilirim ki pâdişâhdır. O vakit harp ederim. Ve eğer kabûl etmeyip da’vetinde musırr olursa, (direnirse) anlarım ki Peygamberdir.

Bu karâr üzerine hareket olundu. Belkîs’in elçisi, Süleyman (a.s.)’ a hediye ile vâsıl oldukda (geldiğinde),  Cenâb-ı Süleyman buyurdu:
“Bana mal ile mi yardım ediyorsunuz? Benim hediyeye ihtiyâcım yoktur, Allahü zü’l-Celâl hazretlerinin bana ihsân ettiği (bağışladığı, verdiği) şey, sizin getirdiğiniz şeylerden hayırlıdır. Bu gibi hediyeler ile ancak sizin gibi adamlar memnûn olur. Sen şimdi hediyelerinle berâber kavmine git. Bu tarafa gelmelerini söyle! Eğer gelmezler ise, biz onlar üzerine mukavemet edemeyecekleri (karşı koyamayacakları) bir asker ile gider ve onları sâkin oldukları (oturdukları) Sebâ şehrinden zelîl olarak (horlayarak) çıkarırız.” (Neml. 27736-37)

Bu haber Belkîs’e vâsıl olunca (ulaşınca),  Süleyman (a.s.) ‘ın Peygamber olduğunu anladı ve tahtını metîn (sağlam) bir yere koyup kilitleyerek askeriyle berâber, Süleyman (a.s.)’ a müteveccih oldu (tarafına yöneldi). Onlar geledursunlar, bu tarafta Süleyman (a.s.) hâzır-bi’l-meclis olanlara (mecliste hazır bulunanlara) hitâben (konuşarak) buyururlar ki:

“Ey nâs, (insanlar) Belkîs ve kavmi gelip Müslüman olmazdan mukaddem (önce), onun tahtını bana hanginiz getirirsiniz?”
Cin tâifesinden bir İfrît (kötü cin) dedi: “Sen makamından kalkmadan evvel, o tahtı ben sana getiririm. Ben bunu icrâya (yapmaya) kadirim (gücüm var) ve kudretime  (gücüme) emniyetim (güvenim) vardır.” (Neml, 27/39).

Süleyman (a.s.)’ın vezîri olan cenâp-ı Âsaf bin Berhıy⒠buyurdu: ..................................... (Neml, 27/40) Ya'nî "Ben o tahtı, nazarın (bakışın) senin cânibine (tarafına) rücû'dan (dönmesinden) evvel getiririm". Bunun üzerine Süleyman (a.s.) o tahtı derhal, yanında durur gördü. İşte cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu vak'anın (olayın) hakîkatini beyânen (anlatarak) buyururlar ki:

Sınıf-ı insânîden (insan sınıfından) olup esrâr-ı tasarrufu (tasarruf sırlarını) ve eşyânın (varlıkların) havâssını (hususiyetlerini) bilen Âsaf’ın, tâife-i Cin'den (cin halkından) olup bu esrâr (sırrı) ve havâssı (hususiyetleri) bilen kimse üzerine  fazlı (üstünlüğü, fazileti) sâbittir (mevcuttur).  Ve bu fazl (fazilet, üstünlük) dahi kadr-i zamânî (zaman ölçüsü) ile mâ'lûmdur (bilinir). Ya'nî her ikisinin yaptığı iş arasındaki zamânın mikdârı bu fazlı (üstünlüğü) gösterir. Çünkü bir kimse bir şeye nazar edip (bakıp) nazarını (bakışını) geri alsa, onun bu nazarı (bakışı),  oturan kimsenin oturduğu mahalden (yerden) ayağa kalkmasından daha çabuk bir zaman zarfında kendisine rücû' eder (geri döner).  Halbuki tâife-i Cin'den (cinlerden) olup esrâr-ı tasarrufu (tasarruf sırlarını) bilen İfrît (cin): (Neml, 27/39) ya'nî "Ben o tahtı sana makâmından kıyâmından (kalkmadan) evvel getiririm" dedi. Bu esrârı (sırları) bilen ve sınıf-ı insânîden (insan sınıfından) bulunan cenâb-ı Âsaf ise: "Ben göz açıp kapayıncaya kadar getiririm" dedi. Binâenaleyh (bundan dolayı) İfrît (cin) ile Âsaf arasında, esrâr-ı tasarrufu (tasarruf sırlarını) ve havâss-ı eşyâyı (varlıkların özelliklerini) bilmek husûsunda fark sâbit (mevcut) oldu. Ve efdaliyyet (üstünlük) Âsaf’a râci' (ait) oldu. Bu, da ikisinin fıili arasında geçecek olan zamânın mikdarı (ölcüsü) ile ma'lûm oldu (bilindi). Zîrâ (çünkü), İfrît'in (cinin) fiili daha çok ve Âsaf'ın fiili ise daha az zamâna muhtaçtır. Ve basarın (gözün) idrâk ettiği şey tarafına hareketi, cismin bulunduğu mekândan (yerden) hareketinden daha çabuktur. Çünkü basarın (gözün) hareketi için sarf olunan (harcanan) zaman, basarın (gözün) görülen şeye taalluk ettiği (bağlandığı) zamânın aynıdır. Maahâzâ (bununla beraber), gören ile görülen şey arasında uzak bir mesâfe vardır. Basar (göz) ile mübsar (görülen şeyin) arasında böyle uzak mesâfe olduğu halde, basarın (gözün) açılmasıyla, taalluk ettiği (ilişkili olduğu) şeyi görmesi aynı zamân içinde vâkı' olur (oluşur). Çünkü basarın (gözün) açılması zamânı, basarın (gözün) kevâkib-i sâbite (sabit yıldızlar) feleğine (semasına) taalluku (ilişkisi) zamânıdır. Ya'nî gözün açılmasıyla kevâkib-i sâbite (sabit yıldızlar) feleğine (semasına) taalluku (ilişkisi, bağlanması) bir (aynı) zamanda vâkı' olur (oluşur). Ve basarın (gözün) geri dönmesi zamânı dahi, basarın (gözün) adem-i idrâki (idraksizlik) zamânının aynıdır. Ya'nî göz açmak ile kevâkib-i sâbiteyi (sabit yıldızları) görmek bir (aynı) zamanda vâkı' olduğu (gerçekleştiği) gibi, gözü kapamak ile kevâkib-i sâbiteyi (sabit yıldızları) görmemek dahi aynı zamanda vâkı' (olmuş) olur. Binâenaleyh (bundan dolayı) basarın (gözün) hareketi hâriçte (dışta) inkısâmı (bölünmeyi) kabûl etmeyecek derecede anîdir. Fakat, insanın yerinden kalkması böyle değildir; ya'nî onda bu kadar sür'at yoktur. Zîrâ (çünkü) cismin hareketi zamânîdir (zamanla alakalıdır).  Ve bu zaman hâriçte (dışta) inkısâmı (bölünmeyi) kabûl eder. Nitekim insanın her türlü evzâ' (vaziyetleri, duruşları) ve 'harekâtı "enstantane" dedikleri fotoğraf makinesi ile zabt olunup, (yakalanıp) bu evzâ'-ı mazbûta (yakalanmış, kaydedilmiş duruşlar) bir perde üzerine elektrik ziyâsı (ışığı) vâsıtasıyla aks ettirilerek, sür'atle tedvîr olunmak (döndürmek) sûretiyle "sinema" dedikleri hayâlâtı (hayaletleri) temâşâ ettirirler. (seyrettirirler) Bu, cismin hareketi zamânının kâbil-i inkısâm (kesik kesik, bölünmüş) olduğuna bir delîl-i bâhirdir (apaçık delildir, kanıttır.

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-23.08.2005
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail