185. Bölüm


 

[BU FASS KELİME-İ SüLEYMÂNİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN “HİKMET-İ RAHMÂNİYYE” BEYÂNINDADIR]

Ve Fir'avn, "Benî İsrâîl'in îmân ettikleri şeye îmân ettim" (Yûnus, 10/90) dediği haysiyyetle, vaktin hükmü tahtında idi. Binâenaleyh tahsîs etti. Ve ancak sehare Allâh'a îmanlarında "Rabb-i Mûsâ ve Hârûn" dediklerini gördüğü için tahsîs etti.İmdi Belkîs'in İslamı; "ma'a Süleyman" dediği için, İslam-ı Süleyman oldu. Böyle olunca ona tâbi' oldu. Binâenaleyh Belkîs, ancak akâidden Süleymân'ın yanından geçtiği şeyin yanından geçti. Nitekim biz, Rab Teâlâ'nın üzerinde bulunduğu sırât-ı müstakîm üzerindeyiz. Zîrâ bizim nâsıyelerimiz onun yedindedir. Ve bizim ondan müfârakatimiz müstahîldir. Böyle olunca biz O'nunla tazmîn ile ve O bizimle tasrîh iledir. Zîrâ muhakkak O .............................. (Hadîd, 57/4) dedi. Ve Hak bizim nâsıyelerimizi âhiz olmakla, biz Hak ile berâberiz. İmdi Hak Teâlâ, sırât-ı müstakîminden bizim ile mâşî olduğu haysiyyetle, kendi nefsiyledir. Böyle olunca âlemden hiçbir kimse yoktur, illâ ki sırât-ı müstakîm üzeredir. O da Rab Teâlâ'nın sırâtıdır. Ve Belkîs Süleyman'dan dahi böyle bildi, ........................ (Neml, 27/44) dedi; ve âlemden bir âlemi tahsîs etmedi (27).

Ya'nî Fir'avn, Benî İsrâîl'in (İsrailoğullarının) garktan (boğulmaktan) necâtı (kurtuluşu) ve kendi üzerine galebeleri (üstün gelmeleri) vaktinde, "Benî İsrâîl'in (İsrailoğullarının) îmân ettikleri şeye îmân ettim" (Yûnus, 10/90) dedi. Ve onun îmânı vaktin hükmüne tebean (uyarak) vâkı' (olmuş) oldu. Binâenaleyh (bundan dolayı) Beni İsrâîl'den (İsrailoğullarından) olan sihirbazların Allah Teâlâ'ya imanlarında  "Rabb-i Mûsâ ve Hârûn" (Musa ve Harun’un Rabbi) (A'râf, 7/122) deyip îmanlarını tahsîs ettiklerini (mahsus kıldıklarını, Musa ve Harun’un Rablerine iman etmekle sınırladıklarını) ve bu tahsîs ettikleri (mahsus kıldıkları) îmân sebebiyle garktan (boğulmaktan) kurtulduklarını gördüğü için, Fir'avn dahi, onların bu îmân ile nâil oldukları (ulaştıkları) necâta (kurtuluşa) nâil  oalacağını (ulaşacağını) ümîd ederek, îmânını  Beni İsrâîl'in (İsrailoğullarının) îmânıyla tahsîs etti. (mahsus kıldı, sınırladı) Hal­buki bu kıyâsında iki vecihle (bakımdan) hatâ etti. Zîrâ (çünkü) sehare (sihirbazlar) .......................... (A'râf, 7/121) demek sûretiyle îmanlarını evvelen (ilk önce) ıtlâk (kayıtlamamışlar,serbest bırakmışlar) ve ta'mîm (umumileştirmişler) ve badehû (daha sonra) ......................... (A'râf, 7/122) diyerek Nebîlerinin (Peygamberlerinin) îmâniyle tahsîs etmiş (mahsus kılmış, ayırmış) idiler. Fir'avn bunun farkına varmadı. İkincisi Fir'âvn, îmânını seharenin (sihirbazların) îmânı gibi, Nebîlerinin (Peygamberlerinin) îmâniyle de takyîd edemeyip (kayıtlayamayıp) Benî İsrâîl'in (İsrailoğullarının) îmâniyle tahsîs etti (mahsus kıldı, ayırdı). Fakat Belkîs, "İslâm-ı Süleymân (Süleyman’ın İslamiyeti) ile Rabbü'l-âlemîn (âlemlerin Rabbi) olan Allâh'a teslîm ve münkâd oldum" (boyun eğdim) (Neml, 27/44) dediği için, onun İslamı, Süleyman (a.s.)ın İslamı oldu. Binâenaleyh (bundan dolayı) Belkîs emr-i teslîm (teslim hususunda) ve inkıyâdda (boyun eğmede) tamâmiyle Süleyman (a.s.) tâbi' olmuş (uymuş, bağlanmış) oldu. Ve bu tebaiyyeti (bağlanışı) sebebiyle, Süleyman (a.s.) i'tikâddan (inancından) nasıl bir i'tikâdın (inancın) yanından geçti ise, Belkîs dahi o i'tikâdın (inancın) yanından geçti. Zîrâ (çünkü) yol bilmeyen bir kimse, yol bilen bir rehbere (yol göstericiye) tâbi' olup (uyup) onunla berâber gittiği vakit, tamâmiyle rehberin geçtiği yollardan geçer ve aslâ ondan ayrılmaz. Ve tâbi' olan (uyan, bağlı olan) Belkîs'in, metbû' olan (uyduğu, bağlı olduğu) Süleyman (a.s.)’a tebaiyyeti (uyması, bağlanması) şuna benzer ki, bizim rûhumuz ve müdebbirimiz (tedbir edicimiz, idare edicimiz) olan Rabb-i hâsslarımız, (öz rablerimiz, has isimlerimiz) her birerlerimizin nâsıyelerinden (alınlarından) tutup, bizi kendi sırât-ı müstakımi (doğru yolu) üzerinde çeker, götürür. Bizim ondan ayrılmamız mümkün değildir; zîrâ (çünkü) biz ona tâbi'iz (bağlıyız),  o bizim metbû'umuzdur (uyduğumuz, bağlı olduğumuzdur). Ve bizim nâsıyelerimiz (alınlarımız) o ism-i hâssın (has ismin (terkibimizdeki ağırlıklı ismin) yedindedir (elindedir).

Şu halde Rabb-i hâss (has Rabbimiz, terkibimizdeki ağırlıklı isim) bizim bâtınımız (ruhumuz) olduğu için biz zımnen (kapalı, gizli olarak) O'nunla berâberiz. Ve biz O'nun zâhiri (dış görünüşü) olduğumuz için, O sarîhan (açıkça, aşıkar) bizimle berâberdir. Ve bu, zımnen (gizli, kapalı olarak) bizim O'nunla ve sarîhan (açıkça, aşikarca) O'nun bizimle berâber olduğumuzun delîli (kanıtı), Hak Teâlâ hazretlerinin .............................. (Hadîd, 57/4) ya'nî "Siz nerede olsanız o sizinle berâberdir" kavl-i şerîfidir (kutsal sözüdür). Zîrâ (çünkü) nerede olur isek olalım, O'nun bizimle berâber olması, O bizim bâtınımız, (ruhumuz) biz O'nun zâhiri (görünen yüzü, dış görünüşü) olmamıza mütevakkıftır (bağlıdır). Binâenaleyh (bundan dolayı) Hak, esmâsı yediyle (eliyle) bizim nâsıyelerimizi (alınlarımızı) tuttuğu için biz Hak ile berâberiz. Ve bizim vücûdât-ı müteayyinemiz (oluşmuş, meydana çıkmış vücutlarımız),  vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın (sınırsız, kayıtsız vücut sahibi Hakk’ın) bu esmâsı hasebiyle taayyünü (belirişi, meydana çıkışı) ve takayyüdünden (bağlanmasından, kayıtlanmasından) ibâret olup, O'nun vücûdunun gayri (başka) olmadığından, her bir ismin sırât-ı müstakîminde (doğru yolunda) bizimle berâber yürüyen Hak'tır. Binâenaleyh (bundan dolayı) Hak, kendi nefsiyle berâberdir. Ve mâdemki suver-i âlemden (evren suretlerinden) her birisi bir ismin mazharıdır (göründüğü mahaldir, yerdir) ve o isim kendi mazharını (göründüğü yeri) nâsıyesinden (alnından) tutup kendi sırât-ı müstakîmi (doğru yolu) üzerinde götürür, şu halde efrâd-ı âlemden (âlem fertlerinden), sırât-ı müstakım (doğru yol) üzerinde olmayan hiçbir ferd yoktur ve bu sırât (yol) dahi Rabb-i mutlakın (mutlak Rabbin, Hakk’ın) esmâsına mahsûs (özel, ait) olan sırâttır (yoldur). Ve Belkîs, cenâb-ı Süleyman'ın zımnen (kapalı olarak) ve tebean (bağlı olarak) Allah ile olduğunu bildi; ........................ (Neml, 27/44) dedi. Ve Allah cemî'-i âlemlerin (bütün âlemlerin) mürebbîsi (terbiye edicisi) olduğu için, âlemden birini tahsîs etmedi (ayırmadı, mahsus kılmadı).  Zîrâ (çünkü) cenâb-ı Süleyman,İinsân-ı kâmildir. Ve İnsân-ı kâmil ism-i câmi'in (bütün isimlerin) mazharıdır. (göründüğü yerdir) Binâenaleyh (bundan dolayı) Süleyman (a.s.)’a tebaiyyet, (bağlanmak, uymak) erbâb-ı müteferikayı (ayrı ayrı Rabları) câmi' olan (toplayan) Rabb-i mutlakın (mutlak Rabb’in, Hakk’ın) sırât-ı müstakîmi (doğru yolu) üzerinde meşyi (yürümeyi) iktizâ eder (gerektirir). Nitekim, Hak Teâlâ buyurur: ............................................. (Yûsuf, 12/39) ya'nî "Erbâb-ı müteferrika mı (ayrı ayrı Rablar mı) hayırlıdır, yoksa Vâhid Kahhâr (tek kahhar) olan Allah mı hayırlıdır?" Binâenaleyh (bundan dolayı) Belkîs, îmânında ta'mîm etti (umumileştirdi, genelleştirdi),  tahsîs etmedi (mahsus kılmadı, sınırlamadı).

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-27.09.2005
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail