192. Bölüm


 

BU  FASS  KELİME-İ  DÂVÛDİYYE'DE  OLAN  "HİKMET-İ VÜCÛDİYYE"  BEYÂNINDADIR

İmdi, evvelki ni'met ki Allah Teâlâ onunla Dâvûd'a in'âm ey­ledi, ona bir isim verdi ki, onda hurûf-i ittisâlden bir harf yok­tur. Binâenaleyh, onu âlemden kat' etti; bununla, mücerred bu isim ile ondan bize ihbâren. O hurûf dahi dâl ve elif ve vâv­dır. Muhammed (s.a.v.)i hurûf-i ittisâl ve infisâl ile tesmiye eyledi. Binâenaleyh, onu kendine vasl etti ve onu âlemden fasl eyledi. Böyle olunca, Dâvûd için ma'nâ tarîkınden iki hâl beynini cem' ettiği gibi, onun isminde iki hâl beynini cem' eyledi ve Dâvûd'un isminde bunu yapmadı. Şu halde bu, Dâvûd üze­rine Muhammed (a.s.) için ihtisâs, ya'nî onun üzerine ismiyle tenbîh oldu. İmdi, onun için emr, cemî'-i cihâtından tamâm ol­du ve onun "Ahmed" isminde dahi böyledir. Binâenaleyh bu, Allâh'ın hikmetindendir. (3).

Ya'nî Hak Teâlâ'nın Dâvûd (a.s.)’a ihsân eylediği (verdiği, bağışladığı) ilk ni'met, ona âlemden (evrenden) kat' eylediğini (kestiğini) mûş'ir olmak (haber vermek) üzere, Hz. Dâvûd'a bir isim vermesidir ki, bu isimde hurûf-i ittisâlden (bitişik harflerden) bir harf yoktur. Ya'nî “Dâvûd” ismini teşkîl eden "dâl" ve "elif' ve "vâv" harfleri kendilerinden sonra gelen harflere bitişmez. İşte Hak Teâlâ Dâvûd (a.s.)’a mücerred (yalnız) bu ismi vermekle  âlemden kat' ettiğini (kestiğini) bize ihbâr eyledi (haber verdi). Ve Muhammed (s.a.v.)’i ise hem hurûf-i ittisâl (bitişik yazılan harfler) ve hem de hurûf-i infisâl (bitişik olmayan, ayrı yazılan harfler) ile tesmiye etti (isimlendirdi). Zîrâ (çünkü)  "mîm" ve "hâ" harfleri mâba'dlerine (sonrakilerine) muttasıl (bitişik) olabilirse de "dâl" harfi mâba'dine (sonrakine) muttasıl (bitişik) olmaz. İşte Hak Teâlâ onu kendi zâtına vasl (birleştirdi) ve âlemden fasl etti (ayırdı).  Ve bu infisâl (ayırma) ve ittisâlden (birleşmeden) ibâret olan iki hâl beynini (arasını) (S.a.v.) Efendimiz'in (Peygamberimizin) ism-i şerîfinde cem' etti (topladı). Binâenaleyh (bundan dolayı) (S.a.v.)’in (Peygamberimizin) infisâl (ayrı oluşu) ve ittisâli (bitişik oluşu) lafzen (sözlü olarak) ve ma'nen (mana olarak) vâkı' oldu (gerçekleşti). Fakat Dâvûd (a.s.)’da bu iki hâl beynini (arasını) ma'nâ tarîkıyla (yoluyla) cem' etti (topladı). Ya'nî Dâvûd (a.s.)’ın lafz-i isminde (isminin söylenişinde) âlemden inkıtâ'ı (âlemden vazgeçtiği, kesildiği) zâhir olur (görülür) ise de, Hakk'a ittisâli (bitişik oluşu) zâhir değildir (görülmez). O ittisâl (bitişiklik) ancak Dâvûd isminin delâlet eylediği (işaret ettiği) ma'nâda mevcûddur. İşte Hak Teâlâ, (S.a.v.)’in ism-i şerîfi (Peygamberimizin isminin) hilâfına (tersi, zıddı) olarak, Dâvûd (a.s.)’ın isminde bu ittisâl (bitişik) ve infisâli (ayrılığı) zâhiren (göründüğü gibi) cem' etmedi (toplamadı). Ve ittisâl (bitişik) ile infisâlin (ayrılığın) ism-i şerîf-i Muhammedîde (Muhammed isminde) cem'i (toplanması), (S.a.v.) (Peygamberimiz) için Dâvûd (a.s.) üzerine ihtisastır (uzmanlıktır). Ya'nî ism-i şerifi ile bu ihtisâsa (uzmanlığına)  tenbîh olundu (dikkât çekildi). Binâenaleyh (bundan dolayı) Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) için emr-i cem' (toplama işi) her cihetten (yönden), ya'nî lafız (söz) ve ma'nâ cihetlerinden (yönlerinden) tam oldu. Ve onun "Ahmed" ism-i şerîfi dahi böyledir. Zîrâ (çünkü) "elif' ve "dâl" hurûf-i infisâliyle (ayrı yazılan, bitişik olmayan harfler) "hâ" ve "mîm" hurûf-i ittisâlinden (bitişik yazılan harflerden) mürekkebtir (terkip edilmiştir). İşte Muhammed ve Dâvûd (aleyhime's-selâm)’ın ism-i şerîflerinde vâkı' olan (oluşan) bu tenbîh (dikkâti çekme, uyarı) hikmet-i ilâhiyyedendir (ilahi hikmetlerdendir).Zîrâ (çünkü) vücûdda lafzen (sözle) ve kitâbeten (yazarak) ve aklen (akılla) ve hissen (hissederek) vâkı' olan (oluşan) şeylerin kâffesi (bütün hepsi) hikmet-i ilâhiyyeden (ilahi hikmetlerden) hâlî (boş) değildir. Bu maânî (manalar) ukûl-i nazariyyeden (akli görüş sahiplerinden) mestûrdur (gizlidir, kapalıdır).  Bunu ancak nûr-i ilâhî (ilahi nur) ile nazar eden (bakan) erbâb-ı basîret (basiret sahibi, kalp gözü açık olan kimseler) müşâhede eder (görür).

Ba'dehû, Dâvûd (a.s.) hakkında, alâ-tarîkı'l-in'âm dağların onunla berâber tesbîh ve tercî'ini, ona i'tâsı hakkında' dedi.' İmdi amelleri ona mahsûs olmak için, onun tesbîhinden nâşî tesbîh ederler. Ve kuşlar dahi bunun gibidir. Ve ona kuvvet verdi  ve onu onunla vasf etti ve ona hikmeti ve fasl-ı hitâbı verdi.  Bâ’dehû, Allah Teâlâ'nın onunla onu tahsîs eylediği minnet-i kübrâ ve mertebe-i kurbettir ki, onun hilâfetine tansîstir. Her ne kadar içlerinde hulefâ vâkı' oldu ise de, ebnâ-i cinsi olan enbiyâdan birisine bunu yapmadı. İmdi .............................. (Sâd, 38/26) ya'nî “Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik. Binâenaleyh, sen hak ve adl ile hükm et ve hevâya tâbi' olma ki, seni Allâh'ın yolundan, ya'nî resûllere vahy ettiğim tarîktan idlâl eder” dedi (4).

Hz. Şeyh (r.a.) Dâvûd (a.s.) hakkındaki in'âm (nimet) ve ifdâl-i ilâhiyyeyi ta'dâden (ilahi bağışlardan sayarak) beyân buyurur (bildirir) ki: Bâlâda (yukarıda) zikr olunan (anlatılan) ilk ni'metten sonra Hak Teâlâ hazretleri cenâb-ı Dâvûd  hakkında  .................................... (Sâd, 38/18-19) ya'nî "Biz dağları    ona teshir ettik (boyun eğdirdik, itaat ettirdik) ki, akşam sabah onunla berâber tesbîh ederler idi.         Ve kuşları dahi teshîr ettik (itaat ettirdik) ki, toplanıp cümlesi (bütün hepsi) onun tesbîhini tekrâr ederler idi" ve ........................................ (Sebe 34/10) ya'nî "Biz Dâvûd'a indimizden (katımızda) fazl (üstünlük, fazilet) verdik. Ey dağlar ve kuşlar onunla berâber tesbîhi tekrâr edin, dedik" buyurdu. Ve Hak Teâlâ Dâvûd (a.s.)a .................................. (Sâd, 38/17) ya'nî “Kuvvet sâhibi olan abdimiz (kulumuz) Dâvûd'u zikr eyle!” ve ............................ (Sebe', 34/10) ya'nî "Biz ona demiri yumuşattık" âyet-i kerîmelerinde beyan buyurduğu üzere, kuvvet i'tâ etti (verdi)  ve onu kuvvet ile vasf eyledi (vasıflandırdı).Ve .................................. (Sâd, 38/20) ya'nî "Biz ona hikmeti ve fasl-ı hitâbı (zahir ve batını birbirinden ayırma, tefrik etme yeteneğini) verdik" âyet-i kerîmesinde beyan (bildirdiği) buyurduğu vechile (yönüyle) Hak Teâlâ cenâb-ı Dâvûd'a hikmeti, ya'nî zâhirde (dışta) siyâset-i halk (halk idaresi) ve tedbîr-i memleket (memleket yönetim) ilimlerini ve bâtında daha hakayık-ı ilâhiyye (ilahi hakikâtleri) ve merâtib-i esmâiyye (esma mertebelerini) ve kevniyye (evrenle ilgili) ilmini i'tâ etti (verdi).Ve fasl-ı hitâbı (tefrik etme yeteneğini),  ya'nî hak (gerçek) ve bâtılı (gerçek olmayanı) tefrîk (ayırmak)  için Hak ile halk (yaratılmış) beyninde (arasında) vâsıta (aracı) olmak mertebesini verdi ki, Dâvûd (a.s.) huzûr-i Nebevîlerine (Nebiliğinin huzuruna) arz olunan (sunulan) bir da'vâyı bilâ-şek (şüphesiz) ve tevakkuf (bekleyip) fasl eyler (halleder, neticelendirir) idi. Bu zikrolunan (anlatılan) ni'metten sonra Hak Teâlâ, Cenâb-ı Dâvûd'a en büyük ihsânı (bağışı, inayeti) ve yakınlık mertebesini verip ............................... (Sâd, 38/26) âyet-i kerîmesinde bu ihsânı ve bu mertebeyi nass-ı kâtı' (kesin, açık ayet) ile beyan buyurdu (bildirdi). Ve bu ihsan (lütuf, inayet) ve mertebenin kendisine mahsûs (ait, özel) bulunduğunu, bu vechile (yönüyle) tansîs eyledi (savundu). Vâkıâ (gerçi), sâir Enbiyâ (diğer Nebiler, Peygamberler) arasında dahi halîfeler mevcûd idi. Fakat, Hak Teâlâ Hazretleri Dâvûd (a.s.) hakkında yaptığı gibi onun ebnâ-yı cinsi (aynı cinsten) olan Enbiyâdan (Nebilerden) hiçbirisinin hilâfetini (halifeliğini) böyle nass-ı sârîh (kesin, açık ayet) ile beyan buyurmadı (bildirmedi). Ve Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede Hz. Dâvûd'un hevâya (heveslerine), ya'nî vahy-i ilâhîden (ilahi vahiylerden) gayrı (başka) olarak hatırına hutûr eden (gelen) şeye tâbi' olmamasını (uymamasını),  zîrâ (çünkü) o şey Allah'ın yolundan; ya'nî tarîk-ı vahyden (vahy yolundan) şaşırtacağını bildirdi. Zîrâ (çünkü) bir mes'eleye akl-ı nazarî ile (aklın güvencesi, aklın etkisiyle) de hükm etmek (karar vermek) vardır. Bu hüküm ise bi't-tabi' (tabii olarak) vahy-i ilâhîye (ilahi vahye) benzemez. İşte hakkında nass (kesin, açık ayet) olmayan  bir mes'elede müctehidlerin (şeri hükümler çıkaran din alimlerinin) hatâları akl-ı nazarî (akılla karar vermeleri, akli görüşleri) sebebiyledir.

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-15.11.2005
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail