197. Bölüm


 

BU  FASS  KELİME-İ  DÂVÛDİYYE'DE  OLAN  "HİKMET-İ VÜCÛDİYYE"  BEYÂNINDADIR

Ve Aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimiz'in .......................... ve bir rivâyette ......................... ya'nî "İki halîfeye biat olunduğu vakit onlardan diğerini katl ediniz!" kavline gelince; bu, kendisi için kılıç olan hilâfet-i zâhire hakkındadır. Ve her ne kadar ittifâk etseler bile, hilâfet-i ma'neviyye hilâfına olarak, elbette ikisinden birisinin katli  lâzımdır. Zîrâ, hilâfet-i ma'neviyyede katl yoktur ve katl ancak hilâfet-i zâhire hakkında geldi. Ve her ne kadar bu halîfede, bu makam yok ise de, eğer adâlet ederse, o halîfe-i Resûlullah'dır. İmdi aslın hükmündendir ki, onunla iki ilâhın vücûdu tahayyül olunur. Halbuki .......................  (Enbiyâ, 21/22) ya'nî: Her ne kadâr ittifâk etseler dahi, "Eğer yerde ve gökte, Allah'dan başka ilâhlar olsa idi zemîn ve âsumân fesâda varırdı." Böyle olunca biz biliriz ki, eğer ikisi takdîren ihtilâfa düşerlerse, elbette onlardan birinin hükmü nâfız olur idi. Binâenaleyh, hükmü nâfiz olan hakîkatte ilâhdır; ve hükmü nâfız olmayan ise ilâh değildir. Ve biz buradan biliriz ki, bugün âlemde nâfiz olan her bir hüküm muhakkak Allah'ın hükmüdür; her ne kadar şer' denilen zâhirde mukarrer hükme muhâlif olursa da. Zîrâ nefs-i emirde ancak Allâh'ın hükmü nâfizdir.  Çünkü âlemde vâkı' olan emr, meşiyyet-i İlâhiyye hükmü üzeredir. Her ne kadar şer'in takrîri meşiyyetten vâkı' oldu ise de, şer'-i mukarrer hükmü üzere değildir. Ve bunun için hâssaten şer'in  takrîri nüfiz oldu. Zîrâ meşiyyet için, şer' hakkında ancak takrîr' vardır; şer'in getirdiği şeyle amel yoktur ( 9 )

Ya'nî birisi i'tirâz edip dese ki: "Bir asırda ehl-i keşf evliyânın (keşif sahibi velilerin) taaddüdü (çoğaldığı) görülüyor. Bunlar hükmü Allah'tan ahz ettiklerine (aldıklarına) göre, her biri bir halîfedir. Ya'nî zâhirde (dışta) "halîfe-i Resûlullah" (Resullullah halifesi), bâtında (içte) "halifetullah"tır (Allah halifesidir). Halbuki (S.a.v.) Efendimiz: "İki halîfeye bîat olunduğu (egemenliği kabul görüldüğü) vakit, onlardan birini katlediniz (öldürünüz)!"  buyuruyor. Bu zevâtın (zatların) zamân-ı vâhid (belli bir zaman) içinde taaddüd edip (çoğalıp) icrâ-yı hilâfetleri (halifelik vazifelerini yapmaları) nasıl olur?"

Hz. Şeyh (r.a.) bu i'tirâz-ı mukaddere (itiraz edene) cevâben buyururlar ki: Bu hadîs-i şerîf sâhib-i seyf (kılıç sahibi) olan hilâfet-i zâhire erbâbı (zahirde halife olan kişiler) hakkındadır. Zîrâ (çünkü) sâhib-i seyf (kılıç sahibi) olan iki halîfe zuhûr ettiği (meydana çıktığı) vakit, aralarında ihtilâf zuhûrundan (anlaşmazlık  çıkacağından) dolayı, beyne'n-nâs (insanlar arasında) sefk-i dimâ' (kan dökücü) vâkı' (olmuş) olur ve ibâdullâhın (Allah kullarının) râhatı münselib (kaçmış) olup memleket umûru (işleri) fesâda varır (bozulur, karışır).

Beyt:

Tercüme: "Şehr (şehir) içindeki bir mahallede ya sen olursun, ya ben. Zîrâ (çünkü) iki hükümdâr ile vilâyetin işi müşevveş (karmakarışık) olur."

Binâenaleyh (bundan dolayı) zuhûr eden (meydana çıkan) ikinci halîfenin katli (öldürülmesi) lâzım gelir. Eğer onlar aralarında ittifâk etseler (anlaşsalar) bile, bu ittifakları (anlaşmaları) makbûl değildir. Çünkü, her ikisi de bir memlekette tasarrufa (yönetime) kıyâm edeceklerinden (kalkışacaklarından), dâimâ ihtilâf (anlaşmazlığın) zuhûru (çıkması) tabîîdir (doğaldır).Halbuki, hilâfet-i ma'neviyye (manefi halifelik) böyle değildir. Onlar seyf (kılıç) ile zâhir olmadıklarından (görünmediklerinden) taaddüdleri (çoğalmaları) hâlinde, fesâd-ı ümmet (milletin fesat olma) ihtimâli yoktur. Bu sebeble emr-i katl (öldürme emri) ancak hilâfet-i zâhire  erbâbı (zahirde  halifeliğe sahip olanlar) hakkında vârid olmuştur. (gelmiştir)

Eğer birisi i'tirâzan (itiraz ederek) der ise ki: "Seyf (kılıç) ile tasarrufa (yönetmeye) kıyâm eden (kalkan) kimsede hükmünü Allah'dan ahz edecek (alacak) kudret-i ma'neviyye (manevi güç) ve binâenaleyh (bundan dolayı) makâm-ı keşf (keşf makamı) yoktur ki ona halîfe diyelim?" Hz. Şeyh (r.a.) bu suâl-i mukaddere (soruyu sorana) dahi cevâben buyururlar ki: Vâkıâ (gerçi) bu halîfede, bu makâm-ı keşf (keşf makamı) yoktur. Fakat hükm-i şer'înin (şeriat hükümlerinin) infâzına (yerine getirilmesine) sa'y edip (çalışıp) icrâ-yı adâlet (adaletle hareket) ederse, o sâhib-i seyf (kılıç sahibi) olan kimse dahi emr-i adâlette (adalet hususunda), "halife-i Resûlullah"dır. (Resululllah’ın halifesidir) İmdi seyf (kılıç) ile zâhir olan (görülen) iki halîfeden ikincisinin katli (öldürülmesi) hakkındaki hüküm, öyle bir asıldan (özden) inbiâs eder (meydana çıkar) ki, o asıl (öz) dahi iki ilâhın tahayyül (düşünülür) olunmasıdır. Ve o aslın hükmü dahi, Hak Teâlâ Hazretlerinin ......................... (Enbiyâ, 21/22) ya'nî "Yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar ola idi, onlar fesâda varır (kargaşa çıkarır) idi" kelâm-ı şerîfinde (kutsal sözlerinde) beyan buyrulmuştur (bildirilmiştir). Eğer bu muhayyel olan (hayalde kurulan) ilâhlar ittifâk etmiş (birleşmiş, anlaşmış) olsalar bile, onların bu ittifâkıyla (birleşip anlaşmalarıyla) husûle gelecek olan sükûn-i fesâd (kargaşanın yatışması) muvakkat (geçici) olur idi. Zîrâ (çünkü) mâdemki onlarda dâ'iye-i tasarruf (tasarruf etme, yönetme arzusu) vardır, elbette ihtilâf (anlaşmazlık) zuhûr eder (çıkar). Ve biz biliriz ki, eğer bu muhayyel olan (hayal edilen) ilahlar takdîren (lüzum görerek) ihtilâfa (anlaşmazlığa) düşseler, elbette ikisinden birisinin hükmü nâfiz (etkili) olur. Zîrâ (çünkü) ihtilâf (anlaşmazlığın) zuhûru (çıkışı) takdîrinde (durumunda) her ikisi yekdîgerine (birbirlerine) karşı kendi kuvvetlerini isti'mâle (kullanmaya) başlarlar. Ve kuvvetlerinin hudûdu (sınırı) dahi yekdîğerinden (biri diğerinden) ayrılmış olacağından, bu mahdûd (belirli, sınırlı) kuvvetler ile devâm eden mücâdelât (savaşlar) netîcesinde biri gâlip diğeri mağlûb olmak lâzım gelir. Ve netîcede gâlip gelen ilâhın hükmü nâfiz olur (geçerli olur). Şu halde iki ilâhtan hükmü nâfiz (geçerli) olan hangisi ise, hakîkatte (gerçekte) ilâh olan o olur. Ve mağlûb olup hükmü nâfiz olmayan (geçmeyen)  ise, artık ilâh değildir.

Ve biz bugün bu aslın hükmünden bilip anlıyoruz ki, el-yevm âlemde (bugün dünyamızda), her ne kadar şer' (şeriat hükümleri) denilen ve zâhirde (dünyada) mukarrer bulunan (yerleşmiş) ahkâma (hükümlere) muğâyir (ters) birtakım ahvâl (durumlar) cereyân etmekte (oluşmakta) ise de, o âlemin (evrenin) hey'et-i mec­mûasında (her yerinde) nâfız olan (geçen) her bir hüküm yine muhakkak Allâh'ın hükmüdür. Zîrâ (çünkü) ulûhiyyet mertebe-i vâhidedir (teklik mertebesidir) ve ilâh, ilâh-ı vâhiddir (tek ilahtır). Binâenaleyh (bundan dolayı) nefs-i emirde (hakikâtte) ancak Allâh'ın hükmü nâfizdir (geçerlidir, geçendir). Çünkü âlemde (evrende) vâkı' olan (olagelen) emr (işler), a'yân-ı kevniyyeden (açığa çıkmış kevni suretlerden) her birinin hakîkati olan ayn-ı sâbitesinin (ilmi suretinin) lisân-ı isti'dâdı (istidadının dili) ile Hak'tan taleb ettiği (istediği) hal (oluş) ne ise, onun üzerine taalluk eden (bağlı, ilişkili olan) meşiyyet-i İlâhiyye (Allah’ın iradesi, isteği) hükmüncedir. A'yân-ı sâbitenin (ilmi suretlerin) ilm-i İlâhiyyede (Allah’ın ilminde) sûret-i sübûtu (var olan sureti, sabitleştiği sureti) ve isti'dâd bahisleri (konuları) Fass-ı Uzeyrî'de (Uzeyr bölümünde) tafsîl olunmuştur (geniş olarak anlatılmıştır).  Vâkıâ (her ne kadar) şer'in (şeriat hükümlerinin) takrîri (bildirilmesi) dahi meşiyyet-i İlâhiyyeden (Allah’ın iradesinden) vâkı' (olmuş) olmuştur. Fakat âlemde (evrende) vakı' (olmuş) olan emrin (işlerin) kâffesi (bütün hepsi), şer'-i mukarrer (bildirilmiş şeriat) hükmü üzerine değildir. Zîrâ (çünkü) âlemde (dünyada) şer' (şeriat) ile amel etmeyenler, amel edenlerden daha çoktur. Binâenaleyh (bundan dolayı) meşiyyet-i İlâhiyye (Allah’ın iradesi) şer'i (şeriat hükümlerini) nasıl takrîr etmiş (bildirmiş) ise, muhâlif şer' (şeriate aykırı) olan umûru (işleri) dahi öylece takrîr etmiştir (bildirmiştir). Zîrâ (çünkü) âlemde (evrende) cereyân eden (geçen) ahkâm, (hükümler) ancak Hakk'ın hükmüdür. Onun dilediği şey elbette vâkı' olur (gerçekleşir);  dilemediği şeyin vuku'u (olması) mümkin değildir.

İşte bunun için hâssaten (yalnız) şer'in (şeriat hükmünün) takrîri (anlatılması) nâfiz (geçerli) oldu, ya'nî "Şer' (şeriat) âlemde (dünyada) mevzû'dur" (konulmuştur) hükm-i husûsîsi (özel hükmü) nâfiz oldu (geçerlidir). Yoksa, "Mevzû'  olan (konulan) şer' (şeriat hükmü) ile, ona muhâlefet edenlerin (karşı gelenlerin) amel etmesi kat'iyyen (kesin olarak) murâd olunmuştur" hükm-i umûmîsi (genel hükmü) nâfiz olmadı (geçerli değildir). Eğer böyle bir hükm-i umûmî (genel hüküm (herkesi kapsayacak bir hüküm) olsa idi, hükm-i şer'a (şeriat hükümlerine) kimse muhâlefet edemez (karşı çıkamaz) idi. Zîrâ (çünkü) şer' (şeriat) hakkında ancak takrîr (anlatmak, bildirmek) var­dır; şer'in (şeriatin) getirdiği şeyle amel etmek behemehal (ne olursa olsun, mutlaka yapmak)  mukarrer değildir (bildirilmemiştir).Onun için resûller, ancak teblîga (ulaştırmağa, bildirmeğe) me'mûrdur (vazifelidir). ........................ (Nûr, 24/54) Ve şer' (şeriat) "emr-i teklîfî"dir (teklif edilen emirlerdir),  "emr-i irâdî" değildir. Ve emr-i teklîfi (teklif edilen emirler, şeriat hükümleri) ile emr-i irâdî (ilmi suretlerin istidadlarının gereği olan emirler,istidattan gelen emirler) bahisleri (konuları) Fass-ı Ya'kûbî'de (Yakup bölümünde) murûr etti (geçti).

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-20.12.2005
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail