201. Bölüm


 

BU FASS KELİME-İ HİKMET-İ NEFESİYYE

“BEYÂNINDADIR.”YÛNUSİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN

Bu hikmet feth-i "fâ" (“fa”nın açılımı) ile "nefesiyye" midir, (“nefes”ile mi  ilgilidir) yoksa sükûn-i "fâ" (“fa”nın hareketsiz oluşu) ile "nefsiyye" midir? (“nefis”ile mi ilgilidir) Bunda iki kavil (görüş) vardır.  Şârih-i Fusûs (Füsûs’u şerh edenlerden) Müeyyedüddîn Cendî (k.s), cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.)’ın hatt-ı dest-i âlîleriyle (değerli el yazılarıyla) "fâ"nın fethi (“f┠nın açılımı) üzere ............ (nefes) bulunduğunu beyan buyurur (bildirir). Ve Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)’ın üvey oğlu ve mürîdi bulunan şeyh-i kebîr (büyük şeyh) Sadreddîn Konevî (k.a.s) dahî kezâlik (böylece), Fükûk'ünde bu hikmeti Hz. Şeyh'in feth-i "fâ" (“fa”nın açılımı) ile "hikmet-i nefesiyye" (nefes ile ilgili hikmet olduğunu) beyan buyurduğunu (bildirdiğini)  ihbâr eyler. (haber verir) Bundan anlaşılıyor ki, bu hikmetin iki vecih ile (şekilde) de tesmiyesi (denmesi) câizdir. (olabilir)

Vech-i evvel (ilk şekli) ile tesmiyesinin (denmesinin) sebebi budur ki: Tafsîlâtı (detayı) kütüb-i tefâsîrde (tefsir kitaplarında) beyân olunduğu (anlatıldığı) üzere Yûnus (a.s.)’a ehli (ailesi) ve evlâdı ve kavmi cihetinden (tarafından) envâ'-ı belâyâ (çeşitli belalara) müteveccih (yönelik, yatkın) oldu. Ve Hak Teâlâ onu cemî'-i kürbetten (bütün dertlerden) nefes-i rahmânîsiyle, (rahman olan nefesiyle) tenfîs eyledi (nefes verdi).  Nitekim Hak Teâla buyurur: ............................ (Enbiyâ, 21 /88) Ya'nî "Biz ona gamdan (dertten) necât verdik (kurtardık)".  Halbuki Dâvûd-i Kayserî hazretleri şerhinde: "Bu hikmetin takrîrinde (anlatımında, belirtiminde) ona delâlet (işaret) eder bir şey yoktur" buyururlar. Ve fî'l-hakîka (gerçekten, doğrusu) bu fass-ı münîfın (kıymetli eserin) münderecâtı (içinde yer alanlar) bi'l-mütâlaa (okumakla, incelemekle) anlaşılacağı üzere, bu neş'et-i insâniyyenin (vücuda gelmiş insanların) muhâfaza-i nizâmına (düzeninin, tertibinin korunmasına) dâirdir (aittir).  Onun için şârihîn-i kirâm hazarâtı (şerh eden büyük zatlar),  bu hikmetin sükûn-i "fâ" (hareketsiz, sakin “fa”) ile vech-i sânî (ikinci şekil) üzere, "hikmet-i nefsiyye" (“nefis”le alakalı hikmet) olması cihetine (tarafına) daha ziyâde (fazla) meyl buyurmuşlardır (eğilmişlerdir). Fakat Sadreddîn Konevî hazretleri, bu kelimenin sûret-i telaffuzunu (telaffuz şeklini) Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin fem-i âlîlerinden (yüce ağızlarından) bi'd-defeât (defalarca) işitmiş olacaklarından bu husûsta onların kavl-i şerifleri (mübarek sözleri) burhân-ı vâzıhdır (açık, kuvvetli delildir). Ve Hz. Şeyh-i Ekber'in hatt-ı dest-i âlîleriyle (yüce, kıymetli el yazılarıyla) feth-i "fâ" (“fa”nın açılımı) ile "nefesiyye" (“nefes”le alakalı) sûretinde (şeklinde) bulunması da bir vesîkadır. (delildir, belgedir)

Her iki kavlin (görüşün) tevfikı (uygunluğu) husûsunda bu fakîr-i hakîre (değersiz fakirin) lâyıh olan (hatırına gelen) ma'nâ  budur ki: Hak Teâlâ hazretlerinin muhâfazasını (korunmasını) murâd eylediği nefs-i insânînin (insan nefsinin) bakâsı (devamlılığı) "nefes" vâsıtasıyladır. Zîrâ (çünkü), alınan her nefes mümidd-i hayât (hayatı uzatır) ve çıkarılan her nefes dahi müferrih-i zâttır (kişiye ferahlık verir).  Ve insan gam (kedere, derde) ve eleme (acıya, sızıya) mübtelâ olduğu (düştüğü, tutulduğu) vakit, içinde bir tazyîk (daralma, sıkıntı) hisseder. Esbâb-ı gam (üzüntünün sebebi) zâil olunca (gidince), “ooh'” diye geniş bir nefes alır. Ve şiddet-i gamdan (sıkıntının, üzüntünün şiddetinden) nefesi  münkatı' olup (kesilip) terk-i hayât edenler (ölenler) pek çoktur. İşte Yûnus (a.s.) bu hikmette beyan olunan (anlatılan) hakâyıkı (hakikatleri) mertebe-i nübüvveti (Nübüvvetlik mertebesi) hasebiyle ârif olduğu (bildiği) için bakâ-yı (devamlılığı) "nefes"i te'mînen (temin etmek, sağlamak suretiyle) belâyâdan (belalardan) fırâr edip (kaçıp) bir gemiye bindi. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: .......................... (Saffât, 37/140) Ve orada diğer bir belâya  giriftâr oldu. (yakalandı) Ve âkıbet (sonunda) bu belâyâ-yı müteselsileden (birbirini takip eden belalardan) necât bularak (kurtularak) geniş bir nefes aldı. Binâenaleyh (bundan dolayı) bu hikmete feth-i "fâ" (“fa”nın açılımı) ile "hikmet-i nefesiyye" (“nefes”in hikmeti) tesmiye olunduğu (denildiği) vakit, "nefs"in nizâmına (esaslarına, tertibine) sebeb olan şey zikredilmiş (anlatılmış) olur. ..................

Bil ki, muhakkak bu neş'et-i insâniyyeyi, kemâliyle rûhen ve cismen ve nefsen Allah Teâlâ kendi sûreti üzere hak etti. Binâenaleyh, onun nizâmının çözülmesine, onu halk edenden gayrisi mütevellî olmaz. Ya eliyle, halbuki bunun gayri yoktur, yâhut onun emri ile... Ve Allah'ın emri olmaksızın ona tevellî eden kimse, muhakkak kendi nefsine zulm eder ve onun hakkında Allah'ın haddini tecâvüz eyler. Ve Allah Teâla'nın imâretiyle emr eylediği şeyin harâbında sa'y eder (1).

'Ya'nî bu sûret-i insâniyye (insan sureti) öyle bir sûrettir ki, Hak Teâlâ hazretleri onu kemâliyle (tamlık, mükemmellik üzerine) rûhen (ruh olarak) ve cismen (beden olarak) ve nefsen (nefis olarak) kendi sûreti üzerine halk etti. (yarattı) Zîrâ (çünkü) cism-i âlem (evrenin madde yapısı) Hakk'ın zâhiridir; (dış görünüşüdür) ve Hak âlemin (evrenin, cihanın) rûhu ve bâtınıdır (içidir). Ve hayât, sem', basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvîn Hakk'ın sıfâtıdır. Ve kezâ (böylece) insanın cismi (madde bedeni),  insanın zâhiridir (dış görünüşüdür).  Ve rûhu o cismin (bedenin) bâtınıdır (içidir).  Ve insan dahî ta'dâd olunan (sayılı) sıfat ile muttasıfdır (vasıflanmıştır).Binâenaleyh (bundan dolayı) bu neş'et-i  insâniyye (vücuda gelmiş insanın) nizâmının (düzeninin, tertibinin) çözülmesine ve bozulmasına, o neş'eti (vücuda gelmişi) halk edenden (yaratandan) gayrisi (başkası) mübâşeret etmez (girişemez, kalkışamaz) ve onun hall-i nizâmına (tertibinin çözülmesine) mübâşeret eden (girişen) Hâlık (yaratıcı), yâ kendi yed-i kudreti (kudret eli) ile mübâşir ve mütevellî (görevli) olur ki, âlemde (evrende) bundan gayrisi (başkası) vâkı' (olmuş) olmaz. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ............................. (Zümer, 39/42) ya'nî "Allah Teâlâ nefisleri hîn-i mevtlerinde (öldükleri sırada (benlikten kurtulduklarında) müteveffâ (ölmüş) kılar"  Zîrâ (çünkü) katl (öldürme), esbâb-ı muhtelife (çeşitli sebepler) ile olur. Ve esbâbın (sebeplerin) kâffesi (bütün hepsi) müsebbib olan (sebep olan) Hakk'ın yed-i kudretindedir (kudret elindedir). Binâenaleyh (bundan dolayı) bir kimse esbâbdan (sebeplerden) bir sebeble katl olunsa (öldürülse),  mün'akid (kurulmuş, düğümlenmiş) olan sûret-i beşeriyyesinin (madde bedeninin) nizâmı (düzeni), Hâlık'ının (yaratıcısının) yed-i kudretiyle (kudret eliyle) çözülmüş olur. Veyâhut bu neş'et-i insâniyyenin (vücut bulmuş insanın) Hâlık'ı (yaratıcısı), onun hall-i nizâmına, (tertibinin bozulmasına) kendisinin emri olan emr-i şer'î (şeriat emirleri) ile mütevellî (görevli)  olur. Zîrâ (çünkü) emr-i şer'î (şeriat emirlerinden) olan kısâs (öldüreni öldürme hususu), sûret-i beşeriyye (beşer suretin (madde bedenin) nizâmının (düzeninin) bozulmasına emirdir. Ve bu neş'et-i insâniyyenin (vücud bulmuş insanın) emr-i İlâhî (Hakk’ın emri) olan emr-i şer'î (şeriat emirleri) olmaksızın, hall-i nizâmına (tertibinin, bozulmasına) mütevellî (görevli) olan  ve o binâullâhı (Allah binasını) yıkan kimse, muhakkak kendi nefsine zulmeder (eziyet verir). Ve bu neş'et (vücuda gelmiş) hakkında Allah Teâlâ'nın vaz'ettiği (koyduğu) haddi (sınırı) tecâvüz eyler (aşar). Ve Allah Teâlâ hazretlerinin imâreti ile (onarmayı, mamur kılmayı) emrettiği binânın harâbına (bozulmasına, yıkılmasına) çalışır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: .............................. (Ta­lâk, 65/1). Ya'nî “Allah'ın hudûdunu (sınırını) tecâvüz eden (aşan) kimse muhakkak kendi nefsine zulmeder (eziyet verir).”

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-17.01.2006
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail