211. Bölüm

[BU FASS KELİME-İ EYYÛBİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN "HİKMET-İ GAYBİYYE" BEYÂNINDADIR]

     Ve eğer arş, su ûzerine vâki' olmasaydı, onun vücûdu münhafız olmazdı; zırâ dirinin vücûdu, hayat ile münhafız olur. Sen diriyi görmez misin ki, mevt-i örfî ile öldüğü vakit, onun nizâmının eczâsı münhall ve onun kuvâsı bu nazm-ı hâstan mün'adim olur (6).

     Ya'nî âlem-i ecsâmın (cisimler aleminin) heyet-i mecmûası (tamamı) su üzerine vâki' olmasaydı  (oluşmasaydı) onların vücûd-ı cismânîleri (madde varlıkları) münhafız olmazdı (korunmazdı). Çünkü su Hayy isminin mazharıdır (göründüğü yer, mahaldir) ve her bir şey diridir ve dirinin vücûdu ise, hayat ile münhafız (korunmuş)  olur ve dirinin hayat ile inhifâzı (korunması) zâhirdir (meydandadır). Zîrâ (çünkü) sen diri olan insanı görmez misin ki, herkesin bildiği ölüm ile öldüğü vakit, onu bâtınından (içinden) hıfz eden (muhafaza eden, koruyan) hayat munkatı' olup (kesilip) nizâm-ı mahsûs (belli kaide) ile manzûm (düzenlenmiş, dizilmiş) olan eczâsı (parçacıkları) dağılır ve onun sem' (duyma) ve basar (görme) gibi birtakım kuvâsı (meleki güçleri), bu nazm-ı -hâss (kendine has özel tertip edilmiş) olan cesedinden mün'adim (ademe gider, yok) olur.

    İmdi cenâb-ı Şeyh (r.a.) Hz. Eyyûb'un zevkıne ve meşrebine (yaratılışına, tabiatına) münâsib (uygun) olan mukaddemâtı (ön bilgileri) beyân ettikten (anlattıktan) sonra onun hâlini zikre (anlatmaya) şurû' edip (başlayıp) buyururlar ki:

     Allah Teâlâ cenâb-ı Eyyûb'e ............................. (Sâd, 38/42) ya'nî “Ayağını yere vur bu muğtasildır; ya'nî soğuk sudur" dedi. Çünkü onun üzerine elem-i harâretinin ifrâtı vâki' idi. Binâenaleyh, Allah Teâlâ onu suyun soğukluğuyla teskîn etti. Ve işte bunun için tıb, ziyâdeden naks ve naksda ziyâde oldu. Böyle olunca maksûd taleb-i i'tidâldir. Halbuki ona yol yoktur, ancak ona karîb olur. Ve tahkîkan hakâyık ve şuhûd, ale'd-devâm enfâs ile tekvîni i'tâ ettiği ecilden, biz ancak ona, ya'nî i'tidâle, yol yoktur dedik. Ve tekvîn ancak meyilden vâki' olur ki, tabiât hakkında “inhirâf” vey⠓ta’fîn” ve Hak hakkında da "irâde" tesmiye olunur. O dahi murâd-ı hâssa meyl etmektir, onun gayrisine degil. Ve i'tidâl cemîisinde müsâviyyeti müş'irdir. Bu ise vâki' değildir. Ve işte bundan dolayı biz hükm-i i'tidâti men' ettik (7).

    Ya'nî vücûdu birtakım çıban ve yaralarla ma'lûl (hastalıklı) olan Eyyûb (a.s.)’a Allah Teâlâ "Ayağınla yere vur, bu muğtasildir ya'ni soğuk sudur ve vurduğun yerden çıkan su ile yıkan ve iç!" (Sâd; 38/42) buyurdu ve Cenâb-ı Eyyûb dahi emr-i İlahi (Allah’ın emri) mûcibince (gereğince) hareket etti. Zîrâ (çünkü) Eyyûb (a.s.)’ın vücûdundaki elemin (ızdırabın) harâreti derece-i ifrâta (aşırı dereceye) varmış idi. Hak Teâlâ o harâreti suyun soğukluğuyla teskîn etti (yatıştırdı). Ve bu bürûdet (soğukluk) ile, onun vücûdundaki harâret-i zâide (fazla sıcaklık) tenâkus ederek (azalarak) mizâcı (tabiatı) mertebe-i i'tidâle (dengeli dereceye) geldi. Ve işte bu esâsa mebnî (dayalı) "tabâbet" (tıp ilmi) dediğimiz ilm-i tedâvînin (tedavi etme ilminin) hulâsası (özü), tabîatta i’tidâli (dengeyi) bozan ziyâdeyi (fazlalığı) tenkîs (eksiltme) ve noksânı dahî tezyîd etmekten (artırmaktan) ibâret oldu. Zîrâ (çünkü) etıbbâ (tıp ilmini bilenler, hekimler) marîzın (hastalığın) mizâcına (tabiatına) nazar edip (bakıp) kendisinde hâl-i tabîîden (tabii halden) fazla harâret görürlerse onu tenkîsa (azaltmaya, indirmeye) ve eğer harâret-i garîziyyenin (vücudun normal hararetinin) hâl-i tabîîden (tabii halden) noksan olduğunu görürlerse, onu da tezyîde (artırmaya) hizmet edip ilâçlarını ona göre tertîb ederler (düzenlerler). Binâenaleyh (bundan dolayı) tıbdan maksûd olan (arzu edilen) şey taleb-i i'tidâldir (denkliktir, tam eşit ölçüde tutma isteğidir). Halbuki tam ve hakîkî i'tidâle (gerçek denkliğe, eşitliğe) yol yoktur ve ona vusûl (ulaşmak) mümkün değildir. Şu kadar var ki, vücûd-i insânînin (insan vücudunun) i'tidâli (dengesi), bu i'tidâl-i hakîkîye (doğru, gerçek denkliğe) karîbdir (yakındır). İşte o kadar. İşte bu sebebden dolayı etıbbâ-yı hâzıka (işinin ehli doktorlar) "Tâmmü's-sıhha (tam sıhhatli) hiçbir adam yoktur; herkesin mizâcında (yaratılışında) mutlaka az çok bir inhirâf (bozukluk) yardır" derler. Binâenaleyh (bundan dolayı) tâmmü's-sıhha (tam sıhhatli olduğu) zann olunan (zannedilen) kimsenin mizâcı (tabiatı) i'tidâl-i hakîkîye (gerçek, doğru ölçüye) en ziyâde (fazla) karîbdir (yakındır). Yoksa mizâcı (yaratılışı, tabiatı) i'tidâl-i hakîkîye (gerçek denklik halina) mâlik (sahip)  hiçbir kimse yoktur.

     Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bunun sebeb ve illetini (gerekçesini) tavzîhan (açıklayarak) buyururlar ki: Muhakkak hakâyık (hakikatler) ve şuhûd (görme, şahit olma), a'led-devâm (devamlı şekilde) enfâs (nefesler) ile tekvîni (yaratmayı, vücuda getirmeyi) i'tâ ettiği (verdiği) için, biz, ancak i'tidâle (dengeli, müsavi oluşa) yol yoktur, dedik. Zîrâ (çünkü) eşyâ (varlıklar) her anda tecellî-i İlahi (İlahi belirmeler, oluşumlar) ile "halk-ı cedîd"dedir (yeni yaratılıştadır). Bir anda ma'dûm (yok) ve bir anda mevcûd (var) olur. Ve eşyânın (varlıkların) hakâyıkı (hakikatleri), a'yân-ı sâbite (ilmi suretler) mertebesinden onların sûretlerini mertebe-i şehâdete (içinde bulunduğumuz mertebeye) verir ve mertebe-i şehâdet (içinde bulunduğumuz âlem) dahî ale'd-devam (daimi, devamlı bir şekilde) enfâs (nefesler) ile bu verilen suveri (suretleri) alır. Binâenaleyh (bundan dolayı) âlem (evren) her anda fenâ-pezîr (yok) olur ve yine o ân içinde ve kemâl-i sür'atle (tam bir hızla) diğer âlem peydâ olur (bir anda meydana çıkar). Ve bu teceddüd-i emsâl (bir önceki suretin yok olmasının hemen ardından,  bir benzerinin anda yenilenmesi, yaratılması) hakkındaki tafsîlât (geniş açıklama) Fass-ı Şuaybî (Şuaybi bölümü) ile Fass-ı Sü­leymânî'de (Süleyman bölümünde) mürûr etmiştir (geçmiştir) ve oralara mürâcaat olunsun!

    "Tekvîn"e gelince, bu tekvîn (yaratma) ancak meyil (eğilim, yönelme (irade etme) tarîkıyla (yoluyla) vâki' olur (gerçekleşir, oluşur) ,  başka bir sûretle (şekilde) olmaz. Zîrâ (çünkü) bir şeyin vücûduna (varlığına) ve ademine (yokluğuna) bir meyil (yönelme (irade) lâzımdır ki maksat husûle gelebilsin (oluşsun). İlm-i tabiatta (tabiat ilminde) bu meyle (yönelmeye) "inhirâf ' (dönüşme) ve "ta'fîn" (çürüme) denir. Ve kevn (oluş), ancak in'idâmdan (yok olduktan) sonra olur; in'idâm (yok olmak) ise an­cak bâtına (içe) meyl (yönelme) ile husûle gelir (oluşur). Ve bu meyle (yönelmeye, eğilime),  hayvan hakkında, tabî­atta (doğada) “inhirâf” (dönüşme, bozulma) tesmiye olunur (denir). Ve onun gayrisi (başkası) olan mürekkebât (terkipler) hakkında dahi "ta’fîn" (çürüme) denir. Nitekim, meyve ve süt ve taâm (yiyecek) gibi şeylerin mizâcı (tabiatı, yapısı) tağayyür ettiği (değiştiği) vakit "taaffün etti" (çürüdü, koktu) derler ve hattâ hayvan, meyyit oldukda, (öldüğünde) artık onun hayvâniyyeti kalmamış olduğundan, onun cesed-i bî-rûhu (cansız cesedi) hakkında bu ta'bîr (deyim) isti'mâl olunur (kullanılır).  Ve Cenâb-ı Hakk'a nisbetle (göre) bu meyle (yönelişe, eğilime) "irâde" tesmiye olunur (denir). Ve “irâde” murâd-ı hâssa (asıl niyete) meyl etmek (yönelmek)  ve onun gayrisine (başkasına) meyl etmemektir (yönelmemektir).Ve "i'tidâl" (denk, eşit oluş, ölçülülük) ise her tarafa müsâvî (eşit) sûrette (şekilde) teveccühü (yönelmeyi) müş'irdir (emretmektedir) ve bu emr (husus) ise âlemde (dünyada) vâki' (olmuş) değildir. Çünkü âlem (dünya), kevn (olma) ve fesâd (bozulma) üzerine müsteniddir (dayanmaktadır) ve eşyâ (varlıklar), her anda ma'dûm (yok) ve mevcûd (var) olur. Eğer i'tidâlin (dengeli oluşun) hükmü âlemde (dünyada) cârî (geçerli) olmak lâzım gelse, hiçbir şey vücûda (varlığa) gelmez ve vücûdda (varlıkta) olan şey dahi mütegayyir olmaz (değişmez, bozulmaz) idi. Ya'nî bu âleme (dünyaya) artık âlem-i kevn ve fesâd (olma ve bozulma âlemi) dememek lâzım gelir idi. İşte bunun için âlemde hükm-i i'tidâli (dengeli olma hükmünü) men' ettik (vermedik, esirgedik) ya'nî i'tidâl-i hakîkîye (gerçek eşitlikte, denk ölçüde bulunmaya) yol yoktur dedik.

      Ma'lûm olsun ki, i'tidâl (denklilik) ve onun ademi, (yokluğu) yekdîğerine (birbirlerine) mugâyir (aykırı) olan iki şeyden mürekkebe (terkibe) nîsbetle (göre) vâki' olur (oluşur). Halbuki vücûd (varlık) ile adem (yokluk) arasında terkîb yoktur ki, onda, i'tidâl (denklik, eşitlik) vardır veyâ yoktur, denilsin. Şeyh (r.a,) hazretlerinin bu kelâmdan (sözlerden) maksûd-ı âlîleri (yüce niyetleri): Âlemin (Evrenin) "irâde" tesmiye olunan (denilen) meyl-i Hak'tan (Hakk’ın yönelişinden, eğiliminden (Hakk’ın iradesinden) vücûd (varlık)  bulduğunu ve âlemde (evrende) mütehakkık olan (tahakkuk eden, gerçekleşen) meylin (yönelmenin, iradenin) devâm üzere bulunduğunu, ya'nî mâil (yöneliş, eğilim) ister basît olsun, ister mürekkeb (terkip) olsun, bu meylin (eğilimin) zevâl-pezîr olmadığını (son bulmadığını) ve meylin (eğilimin) vücûduyla (varlığıyla) berâber i'tidâl (denklik) mümkün bulunmadığını ve çünkü i'tidâl, (deng oluş) ancak mürekkeb (terkip) olan bir şeyin eczâsı (parçaçıkları) arasında, kemmiyyeten (nicelik) ve keyfiyyeten (nitelikten), ziyâde (fazla) ve noksan bulunmayıp müsâvât (eşitlik, eşit şekilde) husûliyle (olmakla)  mutasavver (tasarlanmış) olduğunu isbât etmektedir.  

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-29.01.2006
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail