240. Bölüm

{KELİME-İ ZEKERÂVİYYE'DE MÛNDEMİC "NIKMET-İ MÂLİKİYYE"     BEYÂNINDA OLAN FASTIR}

Ve rahmet için, suâl sebebiyle, eser-i diğer vardır. İmdi mahcûb olanlar, i'tikâdlarında olan Hak'tan kendilerine rahmet etmesini taleb ederler. Ve ehl-i keşf ise, Allah'ın rahmetini, kendileri ile kâim olmasını taleb ederler. Binâenaleyh onlar, rahmeti "Allah" ismiyle suâl ederler. Böyle olunca     يا الله  ا ر حمنا    derler ve rahmetin onlarla kıyâmından gayrı, onlara rahmet etmez. Şu halde onlar için hüküm vardır. Zîrâ hüküm ancak, hakikatte bir mahal ile kâim olan ma'nâ için sâbittir. İmdi o, hakikat üzere râhimdir. Böyle olunca Allah Teâlâ inâyet olunmuş olan kullarına ancak rahmetle rahmet eder. Binâenaleyh rahmet onlarla kâim oldukda, onlar onun hükmünü zevkan bulurlar. Şu halde rahmetin zikrettiği kimse muhakkak rahmet olundu (11).

Bâlâda (yukarıda) rahmetin iki vecihle (şekilde) te'sîri (etkisi) olduğu ve bir vechin (şeklin) bizzât olan te'siri (etkisi) bulunduğu zikr (anlatılmış) ve îzah olunmuş (açıklanmış) idi. Şimdi de ikinci vecih (şeklin) te'sîri (etkisi) beyan buyrulur (anlatılır): Rahmetin eser-i dîğeri (diğer eseri) taleb (isteme) cihetindendir (yönündendir). Hakîkat-i hâlden (gerçek durumdan) muhtecib (perdeli) olan kimseler, kendi hayallerinde halk edip (yaratıp) i'tikâd eyledikleri (inandıkları) Hak'tan kendilerine rahmet etmesini taleb ederler (isterler). Halbuki rahmet evvelki cümlenin şerhinde (açıklamasında)  îzâh olunduğu (anlatıldığı) vecihle (şekliyle), hayalde mahlûk olan (yaratılan) Hakk'a rahmet etmiş idi. Binâenaleyh (bundan dolayı) ehl-i hicâb (perdeli kimseler),  muhtâc-ı rahmet (rahmete muhtaç) olan Hakk-ı mahlûktan, (hayallerinde yarattıkları hakk’tan) rahmet taleb ederler; (isterler) ve cennete olan rağbetlerinden (arzularından) ve cehennemden havflerinden (korkularından) dolayı, günahlarının afv (af edilmesini) ve mağfiret olunmasını (bağışlanmasını) Hakk-ı mukayyedden (hayallerinde kayıtladıkları Hakk’tan) isterler. Ehl-i keşf (keşf sahipleri) ise böyle değildir. Onlar rahmetin kendileriyle kâim (mevcut) olmasını ilâh-ı mukayyedden (kayıtlanmış ilahtan) değil, ilah-ı mutlaktan (kayıtsız sınırsız ilahtan, Allah’tan) suâl ederler (dilerler). Ve bu suâllerini (dualarını) ismullah (Allah’ın ismi) ile ederler de: "Yâ Allah bize rahmet et!" derler; zirâ (çünkü) onlar Hak hakkında i'tikâd-ı mahsûs değildirler (özel bir inançları yoktur, hayallerindebir Hakk yaratmamışlardır). Cemi'-i mukayyedâtta (bütün kayıtlılarda) Mutlak'ı (kayıtsızı) müşâhede  ederler (seyrederler) ve ilâh-ı mutlak (kayıtsız, sınırsız, salt ilah) ancak rahmetin onlar ile kıyâmı (mevcut olması) sûretiyle rahmet eder. Ve bu sûrette (şekilde) rahmet hazret-i ilâhiyye-i mukayyededen (kayıtlı ilahi makamdan) değil, hazret-i ilâhiyye-i mutlakadan (kayıtsız ilahi makamdan) onlar ile kâim (mevcut) olur. Binâenaleyh (bundan dolayı) rahmetle kaim (mevcut) olan ehl-i keşf (keşif sahipleri) için onlar üzerine hüküm sâbittir. Çünkü herhangi bir sıfat ile  kâim (mevcut) olan bir mahal (yer,birim) o sıfatın hükmündedir; zîrâ (çünkü) hüküm ancak hakîkatte bir mahal (yer) ile kâim (mevcut) bulunan ma'nâ için sâbittir.  Meselâ suver-i âlemden (âlem suretlerinden) her bir suret, bir ism-i ilâhînin (ilahi ismin) mazharıdır (göründüğü, açığa çıktığı yerdir) ve o ismin hükmü onun mahall-i tecellîsi (göründüğü yer) olan o sûret (beden, şekil) ile kâimdir (mevcuttur) ve o sûret (beden, şekil) o ismin hükmü tahtındadır (altındadır). Bu sûret bozulduktan sonra mahâl (yer) kalmayacağı cihetle (yönüyle) o ismin hükmü o sûretten zâil olur (gider, son bulur).

İmdi hakikatte "râhim" olan ancak ma'nâdır ve her ne kadar rahmetle kâim (mevcut) bulunan mahalle (yere, birime) rahim denilmiş olsa bile, râhim o mahalle (yere) hâkim olan ma'nâ-yı rahmettir (rahmet olan manadır). Böyle olunca Allah Teâlâ hazretleri inâyet-i ezeliyye (ezeli inayet, lütuf) sâhibi olan ehl-i keşf (keşf sahibi) kullarına, rahmetin onlar ile kıyâmı (mevcut olması) suretiyle, ancak rahmet ile rahmet eder ve rahmet onlar ile kâim (mevcut) oldukda, rahmetin hükmünü kendi nefislerinde zevkan (manevi zevk ile bizzat yaşayarak) müşâhede ederler (görürler). Çünkü bir mahall-i müdrik (idrak eden, anlayan mahal), kendi vücûcunda olan bir hali (oluşu) ve o hâlin kendi vücûdunda hakim olduğunu zevkan (manevi zevkle) bilir. Ve rahmetin kendisine mahal (yer) ittihazı (kabul etmesi, sayması) sûretiyle zikrettiği (andığı) kimse, muhakkak rahmet olunan kimsedir. Bu ma’nâ   فقد رحم sîga-i mechûl (belirsiz fiil çekimi) ile olduğuna göredir. Siğa-i ma'lûm (belirli fiil çekimi) ile olduğuna göre ma'nâ: Rahmet-i rahimiyyenin (rahimin rahmeti) mahal (yer) ittihâz (saymak, kabul) etmek sûretiyle zikrettiği (andığı) kimse, muhakkak irşâda (doğru yolu göstermeye) ehil (kabiliyetli) olduğundan gayra (başkasına) rahmet eder."

Ve ism-i fâil rahîm ve râhimdir ve hüküm hali ile muttasıf olmaz; zîrâ o bir emirdir ki, maânî kendi zevâtı için onu icâb eder. İmdi ahvâl mevcûd değildir, ma'dûm da değildir. Ya'ni ahval için vücûdda "ayn" yoktur; zîrâ onlar nisbettir ve ahvâl hükümde ma'dûm dahi değildir. Çünkü kendisiyle ilim kâim olan kimse "âlim" tesmiye olunur. O ise hâldir. Binâenaleyh âlim ilm ile mevsûf olan bir zâttır. O zâtın "ayn"ı değildir; ilmin dahi "ayn" değildir. Halbuki vâkı' de ilimden ve kendisiyle ilim kâim bulunan zâttan gayrı yoktur ve onun âlim oluşu bu ma'nâ ile ittisafı sebebiyle bu zât için hâldir. Böyle olunca ona "ilm"in nisbeti hâdis oldu; binâenaleyh ona "âlim" denildi (12).

Ya'ni rahîm (“rahmet”ten alınmıştır rahmetli, esirgeyen koruyan anlamındadır;Allah adlarındandır) ve râhim (“rahm” dan alınmıştır merhametli, acıyan anlamındandır) ism-i fâil (kendisinden iş, fiil çıkanın sıfatı) ise de, bunda hâkim olan rahmettir ve rahmetle mevsuf olan (sıfatlanan) zâta rahmet izâfe olunursa (katılırsa, eklenirse) "rahîm" ve "râhim" tesmiye olunur (denir) ve hûkm-i rahmet (rahmetin hükmü) mahlûkıyyetle (mahluk olmakla) muttasıf (vasıflanmış) değildir. Çünkü hâriçte (dışarıda) onun vücûd-ı aynisi (kesifleşmiş bir vücudu) yoktur, belki bir emr-i ma'nevidir (manevi bir husustur); ancak zihinde ma'kul (anlaşılır) ve ma'lûmdur (bilinir).  Maâni (manalar) kendi zâtları için bu hükümleri iktizâ eder (gerektirir). Ve rahmet bâtın (gizli, görünmez) olduğu halde, onun hükmü vücûd-i hâricîde (dünyada) zâhir olur (açığa çıkar) ve hüküm bir halden (oluştan) ibârettir. Ahvâl (haller) ise mevcûd değildir; zîrâ (çünkü) işte vücûdu budur diye "ayn"en (“zat”en) gösterilemez ve ma'dûm (yok) dahi değildir; zirâ (çünkü) vücûd-i aynî (kesifleşmiş suretler) üzerinde zâhir olan (açığa çıkan) bir eserdir. Çünkü kendisinde "ilim" nisbeti (sıfatı) mevcûd olan kimseye "âlim" deriz ve "ilim" dediğimiz nisbet (sıfat) ise, bir halden (oluştan) ibârettir. Binâenaleyh (bundan dolayı) "âlim" denilince vasf-ı ilim (ilim sıfatı) ile  mevsûf ­olan (vasıflanan) bir zât anlaşılır. Bu hal (oluş), ya'nî onun âlim oluşu zâtın "ayn"ı (kendisi) değildir: Meselâ bir kimseye tahsil-i ilim etmeksizin (ilim öğrenmeksizin) "âlim" denilmez. Halbuki tahsilden evvel onun zâtı (kendisi) mevcûddur; fakat henûz âlimiyyeti yoktur (ilim sahibi değildir). Eğer "âlim" o kimsenin "zât"ının "ayn"ı (kendisi) olsa, ona "âlim" denilmediği bir zamanda, zâtının mevcûd olmaması lâzım gelir. Şu halde "âlim" onun zâtının "ayn"ı (kendi) değildir. Âlim ilmin dahi "ayn"ı (kendi) değildir; zirâ (çünkü) bir kimsenin henüz ilim ile muttasıf olmadığı (vasıflanmadığı) bir zamanda dahi "ilm" mefhûmu (kavramı) mevcûddur ve bu ilim mevcûd olmakla berâber, o kimse henüz âlim değildir; binâenaleyh (bundan dolayı) "âlim" "ilm"in "ayn"ı (kendi) değildir. Maahâzâ (bununla beraber) meydanda ancak "ilim" ve ilimle kâim (mevcut) bulunan zât vardır. Ve "âlim"in âlim oluşu, bu âlimiyyet (alimlik) ma'nâsıyla ittisâfı (sıfatlanması) sebebiyle bu zât için hâldir; (oluştur) ve hâl (oluş) ise hâdistir (sonradan meydana gelmiştir). Binâenaleyh (bundan dolayı) "âlim" olan kimseye "ilim" nisbeti (sıfatı) hâdis oldu (sonradan oluştu) ve mâdemki o kimse, halden (oluştan) ibâret olan ilim ile muttasıf oldu (vasıflandı), artık ona "âlim" denir.

Devam edecek.

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İzmir
- 17.10.2006
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail