Füsûs-ül Hikem

307. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

[KELİME-İ MÛSEVİYYE'DE MÜNDEMİC "HİKMET-İ ULVİYYE" BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

Velâkin emri alâ-mâ-hüve-aleyh ârif olanlar, abede-i esnâmın bu sûretlerden onların a'yânına ibâdet etmeyip, ancak onlardan ârif oldukları sultân-ı tecellînin hükmü ile onlarda Allâh'a ibâdet ettiklerine ilimleriyle berâber, suverden ibâdet olunan şeye inkâr sûretiyle zâhir olurlar. Zîrâ muhakkak onların ilimde mertebeleri, imân ettikleri resûlün hükmünden dolayı vaktin hükmü ile olmalarını onlar üzerine i'tâ eder ki, onlar o sebeble mü'minîn tesmiye olundular. İmdi onlar vaktin ibâdıdır. Ve mütecellî olan Hakk'a kendisi için ilim olmayan münkir, onu câhil oldu ve nebîden ve resûlden ve vârisden ârif-i mükemmil olan ise, ondan onu setr etti. Böyle olunca resûl-i vaktin onlardan ictinâbından nâşi, resûl-i vakte ittibâ’an ve Allâh’ın    تُحِبُّونَ اللّه َقُلْ إِن كُنتُمْ     (Âl-i İmrân, 3/31) kavliyle onlara muhabbetinde tama'an, onlara o suverden ictinâb ile emreyledi (14).

Ya'nî emrin (işlerin) hakîkatini ilm-i ilâhi (ilahi biliş) ve keşf-i rabbâni (rabbani açılımlar) ile anlayan zevât-ı kirâm (muhterem, ulu kişiler), taştan / ağaçtan ve ma'denden yaptıkları esnâma (putlara) ibâdet eden eşhâsın (kimselerin), bu sûretlerin a'yânına, (açığa çıkmış suretlerine) ya'nî vücûd-ı kesîf-i zâhirlerine (görünen madde vücutlarına) tapmadıklarını ve ancak o sûretlerden anladıklarını sultân-ı tecellînin (tecelli eden sultanın (Hakk’ın) ) hükmü ile, bu sûretlerde mütecellî olan (görünen) Allâh'a ibâdet ettiklerini bilirler. Bunun böyle olduğunu bilmekle berâber, o ârifler ibâdet olunan esnâm (putların) sûretlerini inkâr sûretiyle zâhir olurlar (görünürler). Çünkü onların ilimde olan mertebeleri, îmân etmiş oldukları resûlün (peygamberin) hükmüne tebean (uyarak), mecâli-i ilâhiyyeden (ilahi aynalardan) bir meclâ (ayna) olan vaktin hükmü muktezâsınca (gereğince) hareket etmelerini mûcib olur (gerektirir).  Ve onlar resûle (peygambere) tâbi' (uydukları, bağlı) oldukları için kendilerine "mû'minîn" tesmiye olundu (denildi). Zîrâ (çünkü) onların tâbi' (bağlı) oldukları vaktin (zamanın) resûlü (peygamberi), getirdiği şerîat mûcibince (gereğince) o sûretlere tapanları inkâr etti. Ve ümmetini ilâh-ı mukayyedden (kayıtlı ilahlardan), ilâh-ı mutlaka (kayıtsız ilaha) da’vet eyledi. Çünkü mukayyed (kayıtlı) her ne kadar min-haysü'l-hakîka (hakikâti itibariyle) mutlakın (kayıtsızın) aynı ise de, min-haysü'z-zâhir (açığa çıkmış sureti bakımından) kendi mertebesinde mutlakın (kayıtsızın) aynı değildir. Binâenaleyh (bundan dolayı) isneyniyyet (ikilik) üzerine müstenid (dayanan, kurulu) olan şerîat mûcibince (gereğince) elbette abede-i esnâmın (putlara tapanların) inkârı lâzım gelir. Binâenaleyh (bundan dolayı) ârifler (Hakk’ı bilenler) vaktin (zamanın) ibâdıdır (kuludur). Zîrâ (çünkü) Hak her bir vakitte bir tecellî (belirme) ile mütecellîdir (görünmektedir) ve vaktin (zamanın) resûlû, hükmü gâlib (üstün) olan o tecellî üzerine olduğu gibi, ona tâbi' (bağlı) olan ârifler dahi, bu hükm-i gâlib (üstün olan hüküm) dâiresinde (sınırları içersinde) hareket ederler. Resûl (peygamber) halkı o vakitte tecelli eden (görünen) Hakk'a da'vet eder. Binâenaleyh (bundan dolayı) ârifler vaktin (zamanın) resûlüne tabi' (uyup, bağlı) olup onun şerîatı mûcibince (gereğince) abede-i esnâmı (puta tapanları) inkâr etmekle berâber, min-haysü'l hakîka (hakikati bakımdan) her mazharda (görüntü yerinde) Hakk'ı ârif olurlar (bilirler). Ve emri (işleri) hakîkat üzre bilmeyen ve zâhir-i şerîata (şeriatin zahirine) tevessül ile (sarılarak) iktifâ eden (yetinen) mü'min-i münkir (inkârcı Müslüman) ise mezâhir-i esnâmda (put görüntü yerlerinde) Hakk'ın zuhûrunu (meydana çıktığını, göründüğünü) bilmediği için, onlarda mütecelli olan (görünen) Hakk'ı câhil oldu. (bilemedi) Ve nebi ve resûl ve onların vârisi (mirasçısı) cinsinden olan ârif-i mükemmil (kemale ermiş arif), takyîdden (kayıtlılıktan) ıtlâka (kayıtsızlığa) teveccüh (yönelme) isti'dâdını hâiz (sahip) olan kimseleri tekmil (kemale erdirmek) için, suver-i esnâmda (putların suretlerinde) mütecellî olan (görünen) Hakk'ı setr etti (örttü). Böyle olunca vâris (mirasçı) cinsinden olan / ârif-i mükemmil (kusursuz, tam arif) esnâma (putlara) ibâdet eden ehl-i hicâbın (perdeli kişilerin) o sûretlerden ictinâb etmelerini (uzaklaşmalarını) emretti. Çünkü vaktin (zamanın) resûlü (peygamberi) o sûretlerden ictinâb etti (çekindi, uzaklaştı) ve o sûretlerde Hakk'a ibâdet olunmak keyfîyyetini (hususunu) men' eyledi (yasakladı).  Ve ârif-i mükemmil (kemale ulaşmış, tam arif) dahi, Allâh'ın kendilerine muhabbet etmesine (sevmesini) tama' (çok arzu) ettiklerinden dolayı resûle tebean (uyarak) böyle yaptılar Çünkü Allah Teâlâ    قُلْ إِنكُنتُمْ  تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ    (Âl-i İmrân, 3/31) ya'nî “Ey nebiyy-i zî-şânım, de ki! Eğer siz, Allâh'a muhabbet ederseniz, bana tâbi' olun; Allah Teâlâ sizi sevsin" âyet-i kerîmesinde muhabbet-i İlâhiyyeyi (Allah’ın sevgisinin), ittibâ'-ı Resûl'e (resule bağlı olma) ta'lîk (şartına bağlı) buyurdu.

Devam edecek

 

 
 
İzmir -05.02.2008
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com