Füsûs-ül Hikem

309. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

[KELİME-İ MÛSEVİYYE'DE   MÜNDEMİC   "HİKMET-İ

ULVİYYE"   BEYÂNINDA   OLAN   FASTIR]

"Hikmet-i ulviyye"nin (yükseklik ile ilgili hikmetin) "Kelime-i Mûseviyye"ye (Musa kelimesine) izâfesine (bağlı kılınmasına) sebeb budur ki: Mûsâ (a.s.) rûsül-i kirâmın (büyük, ulu resullerin) birçokları üzerine vücûh-i adîde (birçok sebepler, imkânlar) ile sâhib-i rüchândır (üstünlük sahibidir) ve mertebesi onların mertebesinden âlîdir (yüksektir).

Birinci vecih (şekli):    قَالَ يَا مُوسَى إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالاَتِي وَبِكَلاَمِي فَخُذْ مَا آتَيْتُك    (A'râf, 7/144) âyet-i kerîmesinde buyrulduğu üzere Mûsâ (a.s.) bilâ-vâsıta (vasıtasız) Allah'dan ahz etmiştir (almıştır).

İkinci vecih (şekli):    ان الله كتب التورية بيده    hadis-i şerîfînde beyân buyrulduğu (bildirildiği) üzere, Allah Teâlâ Tevrât-ı şerîfî (kutsal Tevrat’ı) esmâ-i ilâhiyyesinden (ilahi isimlerinden) birini tevsît buyurmaksızın (vasıta kılmaksızın) kendi nefsiyle kitâbet etti (yazdı).

Üçüncü vecih (şekil): Mûsâ (a.s.)’ın cem'iyyet-i esmâiyyeye (isim topluluğu) nisbeti (oranı), (S.a.v.) Efendimiz'in cem'iyyetine (topluluğuna) karîbdir (yakındır). Zîrâ (çünkü) kendisinin zevkı ism-i Zâhir (zahir ismi) üzerine olduğundan meşreb-i âlîsinde (yüce yaratılışında) tenzîh gâlib (üstün) idi. İsm-i Bâtın (batın isminin) ahkâmından (hükümlerinden) dahi istihsâl-i haz ederek (haz elde ederek) zevk-ı Muhammedî (Muhammed a.s.’ın zevki) üzere tenzîh ile teşbîh beynini (arasını) cem' etmek (toplamak) için kendisi    مرضتُ لم تعدني وجُعْت لم تطعمن ya'nî "Hasta oldum hatırımı sormadın; acıktım, doyurmadın" gibi hitâbât-ı celîle (ulu hitap) vârid oldu (geldi) . Ve ism-i Bâtın'a (batın ismine) taalluk eden (ilişkili olan) ulûm-i ledünniyye (gayb ilimlerini (Allah sırlarına ait manevi bilgilerin)) zevkıyle de mütezevvık olması (zevklenmesi) için Hızır (a.s.)’ın sohbetine teşvîk buyruldu (özendirildi). Nitekim, bu fass-ı şerîfte (şerefli, kutsal konuda) izâh edilecektir (anlatılacaktır).

Dördüncü vecih (yönü): Kesret-i ümmet (ümmetinin çokluğu) hasebiyle (bakımdan) rusül-i kesîre (birçok resuller) üzere fazl (fazilet) ve rüchânının (üstünlüğün) sübûtudur (meydana çıkmasıdır), zîrâ (çünkü) (S.a.v) Efendimiz, kendilerine ümem (ümmetler) arz olunduğu (gösterildiği) vakit, enbiyâdan (nebilerden) bir nebînin ümmetini, Mûsâ (a.s.)’ın ümmetinden daha çok görmediklerini hadis-i şerîflerinde buyurmuşlardır.

Beşinci vecih (yönü): Fir'avn    أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى    Nâziât, 79/24) diyerek da'vâ-yı ulviyyet (uluhiyyet iddia) etmiş idi. A'vân (yardımcıları) ve ensârı (koruyucuları) olan Fir'avn'a Mûsâ (a.s)’ın tek başına olarak galebe (yenmesi) ve isti'lâsı (üstün gelmesi) zâhiren (görünüşte) müsteb'ad olduğu (uzak görüldüğü) halde Hak Teâlâ hazretleri    لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنتَ الْأَعْلَى    (Tâhâ, 20/68) buyurdu. Ve Fir’avn’a mukabele ederek (karşı gelerek) sernigûn (baş aşağı) eyledi. Mesnevî:

اين بخوردآن را بتو فيق خدا                    ازدها بود و عصا شد ازدها        

                       تابه يزدان كه اليه النتهى                   دست شد بالاي دست اين كجا        

                  جمله درياها چو جوي پيش آن               كان يكي درياست بي غورو گران        

                   پيش الا الله انها جمله لا ست                   حيلها و چا رها گراثه دها ست        

                      محو شد والله اعام بالرشاد                   چون رسيد اينجا بيانم سر نهاد        

Tercüme: "Fir'avn ejderhâ idi, asâ-yı Mûsâ (Musa’nın değneği) dahi ejderhâ oldu. Tevfîk-ı Hudâ (Huda’nın yardımı) ile bu, onu yedi. El, elin fevkinde (üstünde) oldu. Bu nereye kadardır, bilir misin?    وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنتَهَى    (Necm, 53/42) âyet-i kerîmesi mûcibince (gereğince) bu tefevvuk (üstün olma, yükselme) Yezdân'a (Hakk’a) kadar gider: Öyle ki yed-i Mûsâ, (Musa’nın eli) ki kudret-i Hak'tır, (Hakk’ın kudretidir) ka'r (dibi) ve kenarı olmayan bir deryâdır (denizdir). Bütün deryâlar (denizler) onun önünde bir sel gibidir. Hileler ve tedbîrler, (önlemler, çareler) eğer ejderha farz olunursa (sayılırsa), vücûd-i hakîkî (gerçek varlık) olan Allah'ın önünde hepsi "lâ"dır, (yoktur) hayâldir. Vaktâki (ne vakit ki) sözlerim burayâ vâsıl oldu (ulaştı), hepsi secdeye baş koydu. Ve harf ve savt (ses) mahv (helak, yok) oldu. Artık sûret kalmadı. Doğru yolu bilen, ancak Allâhü Zü'-l Celâl hazretleridir."

Mûsâ eclinden ebnânın hikmet-i katli, onun eclinden katl olunan her birinin hayâtı, ona imdâd ile avde etmesi içindir. Zîrâ her biri Mûsâ olmak üzere katl olundu. Halbuki, cehil vâkı' değildir. İmdi, her birinin hayâtı, ya'nî onun eclinden maktûl olanın hayâtı, Mûsâ'ya âit olmak lâ büddür. O da fıtrat üzere hayât-ı tâhiredir ki, a'râz-ı nefsiyye ile mütedennis / değildir. Belki o fıtrat üzeredir. Böyle olunca Mûsâ, o olmak üzere katl olunanlar hayâtının mecmû'u oldu. Binâenaleyh, isti'dâd-ı rûhunun mahsûs olduğu şeyden, bu maktûl için tehiyye olunan her bir şey Mûsâ'da mevcûd idi. Ve bu Mûsâ'ya ihtisâs-ı ilâhîdir. Ondan evvel bir kimseye vâkı' olmadı. Zîrâ muhakkak hikem-i Mûsâ çoktur. Ve ben inşâallâhu Teâlâ hâtırımda onunlâ emr-i ilâhî vâkı' mikdâr üzere bu bâbda onları serd ederim. İmdi bu, bu bâbdan onunla müşâfehe olunduğum şeyin evvelidir ( 1 )

Metnin (konunun) îzâhından (açıklanmasından) evvel bir mukaddime (önsöz) irâdına söylemeye) lüzum vardır. Şöyle ki: Vücûd-i mutlakın (kayıtsız varlığın) merâtib-i tenezzülâtı (mertebelere inişleri) Fass-ı Ademî (Adem bölümünün) evâilinde (başlarında) ve sırası düştükçe diğer fasslarda (bölümlerde) îzâh edilmiş (anlatılmış) olduğundan burada tekrârına hâcet (lüzum) görülemez. Bu izâhâttan (açıklamalardan) müstebân olmuştur (açıkça anlaşılmıştır) ki, vücûd-i mutlak (kayıtsız varlık) nâmütenâhî (sonsuz) niseb (sıfatlar) ve izâfât (izafilikler) sâhibi olup bunlar onun mertebe-i ahadiyyetinde (ahad olan mertebesinde (zatında) ) mahv (bitmiş, ortadan kalkmış) ve müstehlektir (tükenmiştir). Nisbet-i meşiyyet (meşiyyet sıfatı (Hakk’ın iradesi) zuhûr (görünme) ve ızhâr'a (göstermeye) taalluk ettikde (bağıntılı olduğunda), o vücûd-i mutlak (kayıtsız varlık),  bu esmâ (isimler) ve sıfât (sıfatlar) sûretiyle mertebe-i ilme (ilim mertebesine) tenezzül eder (iner). Bu öyle bir tecellîdir (belirmedir, görünmedir) ki, onun zâtından zâtına vâkı' olur (gerçekleşir).  Zîrâ (çünkü) vücûd-i hakîkî (gerçek varlık) nâmütenâhî (sonsuz) olduğundan onun vücûdunun (varlığının) hudûdu (sınırı) yoktur ki, edeceği tecellî kendi vücûdunun (varlığının) hâricine (dışına) vâkı' (gerçekleşmiş) olabilsin. İşte "feyz-ı akdes" (zatından zatına tecelli) ta'bîr olunan (denilen) bu tecellî (belirme) ile zâtında mündemic olan (bulunan) bilcümle (bütün) esmâ (isimler) ve sıfat sûretleri onun mertebe-i ilminde (ilim mertebesinde) sâbit (belirlenmiş) oldu. Ve her bir isim ve sıfat kendilerine mahsûs (ait) olan ahvâl (haller) ile yekdiğerinden (biri diğerinden) bu mertebede temeyyüz edip (benzerlerinden farklı olup) ayrıldı.

Devam edecek

 

 
 
İzmir -19.02.2008
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com