Füsûs-ül Hikem

314. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

[KELİME-İ MÛSEVİYYE'DE   MÜNDEMİC   "HİKMET-İ ULVİYYE"   BEYÂNINDA   OLAN   FASTIR]

İşte Hak âlemi (evreni) yine âlem (evren) ile tedbîr buyurduğu (iş gördürdüğü, yönettiği) için, (s.a.v.) Efendimiz Âdem (insan) hakkında    ان الله خلق آدم على  صورته    yâ'nî "Allah Teâlâ Âdem'i (İnsanı) kendi sûreti üzere halk eyledi (yarattı)" buyurdu. Zîrâ (çünkü) hazret-i ilâhiyye (ilahi mertebe) Zât ve sıfât (sıfatlar) ve ef’âlin (fiillerin) hey'et-i mecmûasını (bütün hepsini) câmi' olan (toplayan) bir hazrettir (mertebedir). Ve Âdem (İnsan) ise hazret-i ilâhiyyenin (ilahi mertebenin) bilcümle (bütün) nuûtunu (vasıflarını) câmi' olan (toplayan, cem eden) bir nümûnedir (örneğidir).

Metn-i şerîf, ba'zı nüshalarda (baskılarda)    هو البرنامج    ve ba'zılarında    هو الاغوذج    sûretinde (şeklinde) vâkı'dir (olmuştur). "Bernâmec", "bernâme" kelime-i Fârisîsinden (Farsça kelimeden) muarrebdir (Arapçalaştırılmıştır).  'Bernâme" unvân-ı kitâb (kitabın başlığı) ma'nâsına gelir. Bu kitâbın unvânı (başlığı) o kitâbın câmi' (toplamış) olduğu bilcümle (bütün) efkâr (fikirler) ve maânînin (manaların) hülâsasıdır (özüdür). Ve âlem (evren) sûret-i ilâhiyye (ilahi suret) üzre mahlûktur (yaratılmıştır). Ve Âdem (İnsan) ise, âlemin (evrenin) câmi' (toplamış) olduğu bilcümle (bütün) maâniyi (manaları) câmi' (toplayan) bir zübde (öz, özet) olduğundan kitâb-ı âlemin (evren kitabının) "bernâme"sidir (başlığıdır). Ve "enmûzec" dahi "nümûne" kelime-i Fârisîsinden (Farsça kelimeden) muarrebdir (Arapçalaştırılmıştır).Ve nümûne (örnek) mensûb (ait) olduğu küllün (bütünün) bilcümle (bütün) evsâfını (vasıflarını) câmi' (toplamış) bir cüz'dür (kısımdır, parçadır).Binâenaleyh (bundan dolayı) "bernâmec" ile "enmûzec" kelimelerinin her ikisi de ma'nâ-yı maksûdu (arzu edilen manayı) ilhâm eder.

İşte Âdem (insan) hazret-i ilâhiyyenin (ilahi hazretin) bir "nümûne"si (örneği, misali) olduğundan, onun sûreti hazret-i ilâhiyye (ilahi hazret) sûretinin gayri (başkası) değildir. Zîrâ (çünkü) vücûd-i Âdem, (İnsan’ın vücudu) Zât ve sıfât (sıfatlar) ve ef’âlin (fiillerin) mecmû'una (hepsini) câmi'dir (kendinde toplamıştır, cem etmiştir). Demek ki Hak Teâlâ, insân-ı kâmilden (tam, olgun insandan) ibâret olan bu muhtasar-ı şerîfte (mübarek özette), cemî'-i esmâ-i ilâhiyyeyi (bütün ilahi isimleri) ve semâvât (gökler) ve arzın (yerin) hey'et-i mecmûasından (hepsinin tamamından) ibâret bulunan âlem-i kebîr-i münfasılda (büyük detay aleminde (evrende) ) vâkı' (mevcut) olup, bu muhtasar-ı şerîfin (kutsal özetin (insanı kamilin) vücûdundan (varlığından) hâriç (dışarı) kalan sûretlerin hakâyıkını (hakikatlerini) îcâd eyledi (yarattı) ve o insân-ı kâmili (tam mükemmel insanı),  âlemin (evrenin) rûhu ve zübdesi (özü) kıldı (yaptı). Ve insân-ı kâmil (tam mükemmel insan) âlemin (evrenin) rûhu olduğu ve onun sûretinde zikrolunan (anlatılan) kemâlât (olgunluklar, mükemmellikler) bulunduğu için, Hak Teâlâ ona, semâvât ve ervâh-ı ulviyye (gökler ve yüce ruhlar) gibi avâlim-i ulviyyeyi (yüce alemleri) ve arz ve ervâh-ı süfliyye (yer ve alçak ruhlar) gibi avâlim-i süfliyyeyi (aşağı alemleri) teshîr (tasarruf) eyledi. Ve nasıl ki eczâ-yı âlemden (alem parçacıklarından) Hakk'ı hamd ile tesbîh etmeyen bir şey yok ise, kezâlik (aynı biçimde) âlemde (evrende) insân-ı kâmilin taht-ı teshîrinde (teshiri altında (tasarrufu, idaresi altında) ) bulunmayan hiçbir şey yoktur. Zîrâ (çünkü) insân-ı kâmilin hakîkati olan "Allah" ism-i şerîfinin (mübarek isminin) muktezâsı (icap edeni) bu ismin taht-ı tasarrufunda (tasarrufu altında) bulunan bilcümle (bütün) eczâ-yı âlemin (alem parçacıklarının) onun taht-ı teshîrinde (teshiri altında) bulunmasını îcâb eyler (gerektirir). Ve her bir şeyin Hakk'ı hamd ile tesbîh etmesi hakkındaki izâhât (geniş açıklama) Fass-ı Muhammedî (Muhammedi bölümünün) nihâyetlerinde (sonlarında) gelecektir. İşte bu hakîkate mebnî (dayalı), Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de    وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً مِّنْهُ    (Câsiye, 45/13) buyurdu. Şu halde ulvî (yüksek) olsun, süflî (alçak) olsun âlemde (evrende) olan şeylerin kâffesi, (bütün hepsi) insanın taht-ı teshîrindedir (teshiri altındadır, tasarrufundadır). Velâkin (fakat) bunun böyle olduğunu ancak insân-ı kâmil (tam olgun insan) bilir. İnsân-ı hayvân (hayvansı insan) ise ne kendinden ve ne de muhîtinden (çevresinden) haberdâr değildir. Nazar-ı fikrînin (fikri görüşün) îcâd-gerdesi (icadı) olan felsefe, insanı hayvâniyyetten (hayvanlıktan) kurtaramaz. Bunların efkâr (düşünceleri) ve ef’âli (fiilleri) Âdemî ile Fass-ı İdrîsî' de (Adem ve İdris bölümünde) biraz îzâh edilmiş (anlatılmış) idi.

İmdi Mûsâ'nın tâbût içinde deryâya ilkâsının sûreti, sûıret-i helâk idi. Zâhirde ve bâtında onun için katlden necât oldu. Binâenaleyh nüfûs, ilim ile mevt-i cehilden dirildiği gibi diri oldu. Nitekim, Hak Teâlâ buyurdu:    أَوَ مَن كَانَ مَيْتاً    (En'âm, 6/ 122) "O kimse ölü idi', ya'nî (cehil ile):    فَأَحْيَيْنَاهُ    "Biz onu dirilttik", ya'nî (ilim ile);    وَجَعَلْنَا لَهُ نُوراً يَمْشِي بِهِ فِي  النَّاسِ كَمَن مَّثَلُهُ فِي    "Ve biz ona bir nûr yarattık ki nâs içinde onunla yürür" (o da hidâyettir):    كَمَن مَّثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ    "Acabâ karanlıklarda olan kimseye benzer mi?" (o da dalâlettir):    لَيْسَ بِخَارِجٍ مِّنْهَا    "Ondan hâriç değildir" ya'nî (ebeden doğru yolu bulamaz). Zîrâ emrin kendi nefsinde gâyesi yoktur ki onun indinde tevakkuf olunsun. Böyle olunca hüdâ insanın hayrete mühtedi olmasıdır. Şu halde ma'lûm olur ki, muhakkak emr, "hayret"tir. Ve hayret, kalat ve harekettir ve hareket dahi hayattır. Binâenaleyh sükûn yoktur; şu halde mevt yoktur ve vücûddur, binâenaleyh adem yoktur. Ve suda dahi böyledir ki, hayât-ı arz onun sebebiyledir. Ve onun hareketi Hakk’ın    اهْتَزَّتْ    ya'ni "İhtizâz eyledi" (Hac, 22/5) kavlidir. Ve onun hamli Hakk'ın    وَرَبَتْ    (Hac, 22/5) ya'nî "Ziyâdeleşti" kavlidir. Ve onun vilâdeti Hakk'ın    وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ    (Hac, 22/5) ya'ni "Her bir zevc-i behîcden inbât eyledi" kavlidir. O ancak kendisine benzeyeni, ya'nî kendi gibi tabîî olan şeyi doğurdu, demektir. Binâenaleyh arzdan doğan ve ondan zâhir olan şey ile arz için şef’iyyetten ibâret olan zevciyyet hâsıl oldu. Ve kezâ vücûd-ı Hak için dahi, neş'esiyle esmâ-i ilâhiyyenin hakâyıkını taleb eden âlem cinsinden ondan zâhir olan şep sebebiyle kesret; ve muhakkak o şöyledir ve böyledir, diye ta'dâd-ı esmâ sâbit oldu (5).

Ya'nî Mûsâ (a.s.)’ın sandık içinde olduğu halde vâlidesi tarafından denize bırakılması sûreti (şekli), helâk (ölüm) sûreti (şekli) idi. Zîrâ (çünkü) tıfl-ı nevzâdı, (yeni doğmuş bir çocuğu) bir sandık içine koyup denizin dalgaları arasına tevdî' etmek, (bırakmak) onun helâkine (ölmesine) sa'y (gayret) etmektir. İşte bu sûret-i ilkâ (bırakma şekli) sûret-i helâk (öldürme şekli) olmakla berâber zâhir (dışta) ve bâtında (içte) cenâb-ı Mûsâ'nın (Musa a.s.’ın) katlden (öldürülmekten) necâtının (kurtuluşunun) sûreti oldu, Nüfûs-i beşer (beşer nefisler), nasıl ki ilim ile mevt-i cehilden (cahillikten ölmekle) dirilir ve halâs olursa (kurtulursa), Mûsâ (a.s.) dahi öylece diri oldu. Zîrâ (çünkü) tahsil-i ilim (ilim öğrenme) sûreti, (şekli) iz'âc-ı nefs (nefsi rahatsız etme) sûretidir (şeklidir). İz'âc-ı nefis (nefsi rahatsız etmek) ise ihtilâl-i sıhhati (sağlık bozukluğunu) ve ihtilâl-i sıhhat (sağlık bozukluğu) dahi helâki (ölümü) dâîdir (davet eder). Halbuki bu sûret zımnında (içinde) nüfûs-i beşer, (beşer nefisler) zâhirde (dışta) ve bâtında (içte) mevt-i cehilden (cahillikten ölmekle) diri olur. Ve nüfûsun (nefislerin) ilim ile hayat bulduğu sûre-i En'âm'da (En’am suresinde) vâkı' (geçen) şu âyet-i kerîmede beyân buyrulur (anlatılır). Ve cenâb-ı Şeyh (r.a.) âyet-i kerîmeyi tefsîren (açıklayarak) ityân buyururlar (delil gösterirler): "O kimse ki cehil (cahillik) ile ölü idi. Biz onu ilim ile ihyâ eyledik (dirilttik). Ve ona bir nûr icâd ettik (yarattık) ki, nâs (insanlar) içinde o nûr ile gezer. O nûr da hidâyettir (Hak yoludur).  O kimse acabâ  karanlıklarda olan kimseye benzer mi? O zulumât (karanlık) dahi dalâlettir (doğru yaldan sapmadır) ki, o kimse dalâletten (yanlış yoldan) ibâret olan o zulumâttan (karanlıklardan)  hâriç (dışarda) değildir, ya'nî ebeden (hiçbir zaman) doğru yolu bulamaz." (En'âm, 6/122) Deniz vâsıtasıyla bakâ (bakilik, devamlılık) bulan hayât-ı hissiyye-i mûseviyye (Musevi hissi hayat (dünya yaşamı),  "ilim" ile hâsıl olan (oluşan) hayât-ı akliyyeye (akli yaşama) teşbîh olunmuştur (benzetilmiştir). "Su"yun ilim sûreti olduğuna tenbîh olunur (dikkat çekilir). Zîrâ (çünkü) kendisinden her şey hayat bulan "su" ile ebdân (cisimler, bedenler), nasıl hayat bulursa, "ilim" ile dahi nüfûs-i beşeriyye (beşer nefisler) öylece hayât-ı ma'neviyye (manevi hayat) bulur ve dalâletten (yanlış yoldan) ibâret olan zulumâttan (karanlıktan) kurtulur ve zulumâtta (karanlıkta) kalanlar ise ebeden (asla) doğru yolu bulamazlar.

Devam edecek

 

 
 
İzmir -25.03.2008
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com