Füsûs-ül Hikem

317. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

[KELİME-İ MÛSEVİYYE'DE   MÜNDEMİC   "HİKMET-İ ULVİYYE"   BEYÂNINDA   OLAN   FASTIR]

İmdi (şu halde) Mûsâ (a.s.)’ın sandık içine vaz' edilerek (konularak) denize atılması hakkındaki ihbâr-ı Kur'ânî (kuran bildirisi) ile Allah Teâlâ, bak ki ne güzel ta'lîmde (öğreti de) bulundu! Nitekim bâlâda (yukarda) îzâh olundu (anlatıldı). Eğer zevâhir-perestân (zahire tapanlar,zahirde kalmışlar) çıkıp da: "İhbâr-ı Kur'ân'dan (Kuran bildirisinden) yukarıda îzâh olunan (anlatılan) maânî (manalar) nasıl istihrâc olundu (çıkartıldı)? "Sandık"ın cism-i insânîye (insan bedenine) ve "su"yun ilme teşbîhi (benzetilmesi) sûretiyle (şekliyle) âyât-ı Kur'âniyyenin (Kuran ayetlerinin) tevsî-i tefsîri, (genişletilmiş, detaylı açıklamaları) indî (kişinin kendi görüşüne dayanan) birtakım ma'nâlardan ibârettir" / diyecek olursa cevâp verilir ki: Allah Teâlâ hazretlerinin bu ta'lîm-i ilâhîsine (ilahi öğretisini) ıttılâ’ı (öğrenmek, bilmek) herkesin mazhar (nail)  olabileceği bir saâdet değildir. Husûsiyle (bilhassa) kendi akıllarının taht-ı tasarrufunda (tasarrufu altında) bulunan ehl-i zâhir, (zahirde kalmış kimseler) bu maânîden (manalardan) aslâ nasîbdâr olamazlar (nasiplerini alamazlar).Bu maânî (manalar) verese-i enbiyâ (nebilerin mirasçısı) olan evliyânın (velilerin) kulûb-i sâfiyyelerine (temiz, pak kalplerine) min-indillâh (Allah tarafından) münzeldir (indirilmiştir). Bu maânîye (manalara) i'tirâz edenler kendi akılları dâiresinden (sınırları içersinden) hâriç (dışarda) bir şey olamayacağını zannedenlerdir. Ukûl-i selîme (aklıselim) erbâbı (kişilerin) indinde (katında) bu zannın butlanı (batıl olduğu) zâhirdir (aşikârdır).

Vaktâki Âl-i Fir'avn onu denizde ağaç indinde buldu, Fir'avn onu "Mûsâ" tesmiye etti. Kıbtîce "mû"' su ve “s┠dahi ağaçtır. Binâenâleyh onu / indinde bulunduğu  şeyle tesmiye etti. Zîrâ sandık denizde ağaç indinde durdu. İmdi onun katlini murâd eyledi. Böyle olunca onun zevcesi Mûsâ hakkında söyledi. Ve Fir'avn'a söylediği sözde nutk-i ilâhi ile nâtık oldu. Zîrâ, Allah Teâlâ onu kemâl için halk etti. Nitekim, Aleyhi's salâtü ve's-selâm onun için ve Meryem binti İmrân için, erkeklere mahsûs olan kemâl ile şehâdet ettiği haysiyyetle ondan haber verdi. İmdi Mûsâ hakkında Fir'avn'a    قُرَّتُ عَيْنٍ لِّي وَلَكَ    (Kasas. 28/9) ya'nî "Muhakkak o, benim ve senin için göz nûrudur" dedi. Böyle olunca onun için hâsıl olan kemâl ile, onun "ayn"ı onunla nurlu oldu. Nitekim biz dedik. Ve gark indinde Allah Teâlâ'nın ona i'tâ eylediği îmân ile, Fir’avn için de kurret-i ayn oldu. Binâenaleyh onu tâhir ve mutahhar olarak kabz eyledi; habesden onda bir şey kalmadı. Zîrâ Allah Teâlâ onu günahlardan bir şey iktisâb etmezden evvel îmânı indinde kabz etti. Ve halbuki islâm mâ-kablini iskât eder. Ve onu dilediği kimseye Hak Sübhânehû kendi inâyetine bir âyet kıldı. Tâ ki hiçbir kimse rahmet-i ilâhiyyeden me'yûs olmaya! Zîrâ kavm-i kâfîrûnun gayri hiçbir kimse revhullahdan me'yûs olmaz. İmdi eğer Fir'avn me'yûs olanlardan ola idi, îmâna mübâderet etmez idi. İmdi Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın zevcesinin onun hakkında    قُرَّتُ عَيْنٍ لِّي وَلَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَن يَنفَعَنَ    (Kasas. 28/9) ya'nî “O benim ve senin için kurret-i ayn olsun. Onu katl etmeyin, an-karîb bize nef’ hâsıl olur” dediği gibi oldu; ve böyle vâkı' oldu. Zîrâ, her ne kadar onun, mülk-i Fir’'avn'ın helâki ve âlinin helâki, onun iki yedi üzere olan nebî olduğuna her ikisinin de şuûru yok ise de, Allah Teâlâ Mûsâ (a.s.) ile onları nefi'lendirdi (7).

Ya'nî Fir'avn'ın havâssı (yanındaki saygın kimseler), Mûsâ (a.s.)’ı deniz kenârında bir ağaç altında bulup da Fir'avn'a haber verdikleri vakit, Fir'avn o hazrete "Mûsâ" ismini verdi. Ve bu isim Mısır kıbtîleri (çingenelerinin) lisânında "su" ma'nâsına olan "mû"' ile "ağaç" ma'nâsına olan "sâ" kelimelerinden mürekkebdir (bileşiktir). Mûsâ (a.s.)’ı hâmil olan (taşıyan) sandık deniz kenârında bir ağaç altında tevakkuf ettiği (takılıp durduğu) için Fir'avn, o hazreti indinde (yanında) bulunduğu "mû"' ve "sâ", ya'nî "'su ve ağaç" isimleriyle tesmiye etti (isimlendirdi).Fir'avn zevâl-i mülkü (ülkesinin bozulacağı, sona ereceği) havfiyle (korkusuyla),  etfâl-i Benî İsrâl'i (İsrail oğullarının çocuklarını) katl etmekte / (öldürmekte) olduğundan, bunun dahi etfâl-i Benî İsrâl'den (İsrail oğullarının çocuklarından) olması ihtimâline binâen (dayanarak), katlini (öldürülmesini) murâd etti (istedi). Velâkin (fakat) Fir'avn'ın zevcesi (eşi) Âsiye (r.a.) intâk-ı Hak (Cenabı Hakk’ın söyletmesi) kabîlinden (türünden) olarak "Bunu öldürmeyiniz; zîrâ (çünkü) benim ve senin için kurretü'l-ayndir (göz nurudur).  An-karîb (yakında) bize menfaati (faydası) olur" (Kasâs, 28/9) dedi. Zîrâ (çünkü) Allah Teâlâ cenâb-ı Âsiye'yi kemâl-i insânî (olgun insan) için halk etmiş (yaratmış) idi. Nitekim (S.â.v.) Efendimiz şu    كمل من الرجال كثيرون وما كمل من النساه الا مريم بنت عمران وآسية امرأة فرعون و فاطمة بنت محمد صلى الله عليه و سلم وخديجة بنت خويلد     ya'nî "Erkeklerden birçokları kâmil oldu (tamlığa, mükemmelliğe erişti). Ve kadınlardan ancak İmrân'ın kızı Meryem ve Fir'avn'ın zevcesi (eşi) Âsiye ve Muhammed (s.a.v.)’in kerîmeleri (kızı) Fâtıma ve Huveylîd'in kerîmesi (kızı) Hadîce (radıyallâhü anhünne)dir." hadîs-i şerîfinde onun hakkında erkeklere mahsûs (özel) olan kemâl ile şehâdet (şahitlik) buyurdu. İşte erkeklere mahsüs (özel) olan kemâl için halk olunduğu (yaratıldığı) cihetle (sebeple) cenâb-ı Âsiye, Mûsâ (a.s.) hakkında Fir'avn'a "O, benim ve senin için göz nûrudur" dedi. Mûsâ (a.s.) cenâb-ı Âsiye'nin hakîkaten kurretü'l-aynı (göz nuru) oldu. Çünkü isti'dâdında mündemic olan (bulunan) kemâlât (mükemmellikler, olgunluklar), o hazretin nübüvveti (nebiliği) yüzünden inkişâf etti (açıldı). Kezâ (aynı şekilde) Fir'avn için de kurretü'l-ayn (göz nuru) oldu. Çünkü deryâya (denize) gark olurken (batarken)    آمَنتُ أَنَّهُ لا إِلِـهَ إِلاَّ الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَاْ مِنَ الْمُسْلِمِينَ    (Yûnus, 10/90) dediği nass-ı Kur'ân (Kuran’da açık ayet) ile sâbittir (mevcuttur).İşte bu îmân sebebiyle Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın kurretü'l-ayni (göz nuru) oldu. Böyle olunca cenâb-ı Hak Fir'avn'ı tâhir (temiz) ve mutahhar (temizlenmiş) olarak kabz (ruhunu teslim) etti. Ve onda habâset-i zâhiriyye ve bâtıniyyeden (iç ve dış kötülüklerden) bir şey kalmadı. Habâset-i bâtıneden (iç kötülüklerden) bir şey kalmadı; çünkü kalben îmân etmiş idi. Ve maâsîden (günahlardan) bir şey iktisâbına (kazanmasına) vakit kalmaksızın mağrûkan (boğularak) vefât etti. Ve bir kâfir îmâna gelince o dakîkaya kadar evvelce kendisinden sâdır olan (çıkan) küfür ve ma'sıyet (günahlar) levsiyyâtından (kirlerinden) tâhir olur (temizlenir). Ve onda habâset-i zâhiriyyeden (dış kötülüklerden) bir şey kalmadı; çünkü bir kâfir îmâna gelince üzerine gusl etmek (su dökmesi, yıkanması) vâcib (zorunlu) olur. Halbuki Fir'avn su içinde helâk oldu (öldü). Bu ise onun için gusldür (boy aptestidir).  Binâenaleyh (bundan dolayı) Hak Teâlâ onu mutahhar (temizlenmiş) olarak kabz eyledi (ruhunu teslim aldı).

İmdi (buna göre) Allah Teâlâ da'vâ-yı rubûbiyyet (rububiyet iddiasında bulunmak) gibi bir şenâate (kötülüğe) ictisâr (cesaret) eden Fir'avn'ın îmânını dilediği kimseler hakkında ibzâl buyuracağı (esirgemeden vereceği) inâyetine (lütfuna) bir alâmet (işaret) kıldı. /Tâ ki hiçbir kimse rahmet-i ilâhiyyesinden (ilahi rahmetinden) me'yûs (ümitsiz) olmaya! Zîrâ (çünkü)    إِنَّهُ لاَ يَيْأَسُ مِن رَّوْحِ اللّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ    (Yûsuf, 12/87) âyet-i kerîmesi mûcibince (gereğince) rahmetinden me'yûs olanlar (ümitsizliğe düşenler) ancak Allah'ı inkâr edenlerdir. Çünkü bir kimse Allah'ı inkârda musırr (ısrarlı) oldukça ona rahmet-i ilâhiyye (Allah’ın rahmeti) vâsıl olmaz (ulaşmaz). Bu ise pek tabîî (doğal) bir haldir. Zîrâ (çünkü) sâhib-i rahmet (rahmet sahibi) olan bir kerîmin (ulunun) vücûduna (varlığına) i'tikâd etmeyen (inanmayan) bir kimse, taleb-i rahmet (rahmet isteği) ve kerem (lutuf, bağış) için mürâcaat edecek bir kapı bulamaz ve kerîmin (ulunun, kerem sahibinin) kapısı çalınıp ondan taleb-i rahmet olunmadıkça (rahmet isteğinde bulunmadıkça) o kerim (kerem sahibi) dahi ibzâl-i kerem etmez (keremini esirger, vermez). Ahvâl-i dünyeviyye (dünyadaki durum) bu hâlin şâhid-i beliğidir (apaçık örneğidir). Zîrâ (çünkü) bir sâil-i dünyevî (dünyadan bir dilenci) herhangi bir kerîmin (kerem sahibinin) vücûduna (varlığına) ve onun keremine (cömertliğine, asilliğine) îmân ve i'tikâd etmedikçe (inanmadıkça) onun kapısını çalmaz. Ve sâil (dilenci) kapıyı çalmadıkça o kerîmin (kerem sahibinin) atâsı (bağışı) da o sâile (dilenciye) vâsıl olmaz (ulaşmaz). İmdi (şu halde) Fir'avn eğer me'yûs olanlardan (ümitsizliğe düşenlerden) ya'nî Allah'ı inkârda musırr (ısrarlı) olan tâifeden (gruptan) olaydı îmâna mübâderet etmezdi (kalkışmazdı). Demek ki Fir'avn o dakîkada kalben küfründen rücû' etmiş (geri dönmüş) idi. Ve bir kimse kalben küfründen rücû' etse (geri dönse) ve lisânen (diliyle) kelime-i şehâdet getirse rahmet-i ilâhiyyeye (ilahi rahmete) nâil (erer) ve îmânı makbûl (kabul) olur. Böyle olunca cenâb-ı Âsiye'nin nutk-ı ilâhi (Hakk’ın konuşturması) ile nâtık olduğu (konuştuğu)    قُرَّتُ عَيْنٍ لِّي وَلَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَن يَنفَعَنَا    (kassas, 28/9) kelâmının (sözlerinin) hakîkati zuhûra geldi; (açığa çıktı) ve Allah Teâlâ her ikisini de Mûsâ (a.s.) ile nefi’lendirdi (faydalandırttı).

Devam edecek

 

 
 
İzmir -15.04.2008
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com