77. Bölüm

VIII

BU FAS KELİME-İ YA'KUBİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN

"HİKMETİ RÜHİYYE"   BEYÂNINDADIR

Mesnevî:

Tercüme: "Onu, ahmağın kalbi üzerine, muhabbetle yüz bin defa okudum; bir çâre olmadı."

Şerh: "Vüdd" (dostluk) vâvın zammı (vav harfinin eklenmesiyle) ve dâlin teşdidiyle (dal harfini şeddelendirmek (çift okutmakla) "muhabbet" ma'nâ­sınadır. Burada kâfiye için muhaffef (hafifletilmiş) olarak isti'mâl buyurulmuştur (kullanılmıştır). Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a), Fass-ı Ya'kûbî'de buyurmuşlar idi ki:

"Hâdim-i matlûb (hizmet edende aranılan şey) mahdûmunun (efendisinin) mersûmu indinde, ya hâl ile veyâ kavl (söz) ile vâkıftır." Ya'nî ervâh (ruhlar) ve nüfûsu (nefisleri) ihyâ eden (dirilten, hayat veren) Enbiyâ-yı ızâm (büyük Peygamber) hazarâtı, (hazretleri) hidâyete kâbiliyeti olmayan kimselere, her ne kadar kavl (söz) ile nasîhat etseler ve hâl ile ümmetlerine numûne (örnek) olmak üzere, ibâ­dât (ibadetler) ityân eyleseler (getirseler), onların azgınlıkları ve şaşkınlıkları ziyâdeleşir (artar). Bu surette mümkinin (mevcut varlığın) "ayn"ı (ilmi sureti) nasıl iktizâ ediyorsa (gerektiriyorsa),Enbiyâ (Peygamberler) dahî o ik­tizââtın indinde (icap edenlerin durumuna) tevakkuf eder (bağlıdır). Binâenaleyh (nitekim) Enbiyâ’nın (Peygamberlerin) vazîfesi, an­cak âmmeye (herkese) "emr-i teklîfi"yi (Allah’ın emirlerini) iblâğdan (ulaştırmak, tebliğ etmekten) ibâret olup ………………………………………. (Kasas, 28/56) âyet-i kerîmesi mûci­bince (gereğince), ehl-i hidâyet (hidayet sahibi) olmayan humekanın (ahmakların) kulûbunu (kalplerini) nûr-i îmân (iman nuru) ile tenvîre (nurlandırmaya) hâdim olmazlar (çalışmazlar, hizmet etmezler).  İşte Hz. İsâ (a.s)ın kelâmı, bu hakikâti be­yân (açıklar) ve bu sırrı ızhâr eyler. (açığa çıkarır)

Mesnevi:

Tercüme: "O ahmak katı taş oldu; ve o huydan dönmedi; kum ol­du ki ondan hiç ekin bitmez."

Şerh: Hakk Teâlâ hazretleri ehl-i şekâvetin (cehennemliklerin) kulûbunu (kalplerini) ……………………………………………………… Bakara, 2/74) ya'nî "Ba'dehû (daha sonra) sizin kalbleriniz taş gibi, belki taştan daha galîz (sert) ve katı oldu. Tahkîkan (gerçekten) taşın ba'zısından ırmaklar akar" âyet-i kerîmesiyle tasvîf buyurdu (tarif etti). Ya'nî ehl-i şekâvetin (cehennemliklerin) kalb­leri, taştan daha dûn (aşağı) bir derekededir (basamaktadır). Çünkü taştan halkın intifâını (faydalanacağı) mûcib (gerekli) ahvâl (durumlar) zâhir olur (meydana çıkar). Fakat bu humekanın (ahmakların) kulûbundan (kalplerinden) fâide zu­hûru (faydalı şeylerin çıkması) şöyle dursun, belki halka zararı dokunacak şeyler peydâ olur. Onun için (S.a.v) Efendimiz: ……………………………………………. hadîs-i şe­rîfleri ile sohbet-i ahmakın terkini emir (ahmaklarla sohbetlerde bulunmaktan kaçınmayı) ve âkılin (akıllı kimselerden) müfârakatından nehy (ayrı kalmamayı) buyurdular.

Tercüme: "O kimse dedi: Hikmet nedir ki, o mahalde (birimde) ism-i Hak (Hakk ismi) ona fâide (fayda) etti de, burada etmedi? O da marazdır (hastalıktır), bu da marazdır (hastalıktır). Niçin ism-i Hak ona devâ (çare) oldu da, buna olmadı? Dedi: Maraz-ı hamâkat (ahmaklık hastalığı) Allah'ın kahrıdır. Maraz-ı amâ (körlük hastalığı) ise kahr değil, belki ibtilâdır (imtihandır). İb­tilâ (imtihan) bir marazdır (hastalıktır) ki, merhamet celb eder (çeker). Hamâkat (ahmaklık) bir marazdır (hastalıktır) ki, zahmet getirir. Renc-i hamâkat (ahmaklık acısı) zahmet tevlîd eder (doğurur). O şakînin (bahtsız olanın) çârecûluğu (çare araması) merhamet değildir."

Şerh: Enbiyânın (Peygamberlerin) çâre-sâz olmadığı (çare bulamadığı) hamâkat (ahmaklık) ve şekâvetin (mutsuzluğun) kahr-ı İlâhî (Allah’ın kahrı) olduğu beyân buyuruluyor (açıklanıyor).Acabâ bu zümrenin (kişilerin) hamâkat (ahmaklık) ve şe­kâvet-i (mutsuzluğu) çâre-nâ-pezîri (çaresizliği) kendilerine nereden ârız olmuştur? (gelmiştir)

Bu suâlin cevâbı Fass-ı Ya'kûbî'de geçmiştir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyurmuş idi ki; "Abde (kula) hayrı kendi zâtının gayrı (zatından başkası) vermedi. Ve ona zıdd-ı hayrı (kötülüğü) ken­disinden başkası i'tâ etmedi (vermedi). Belki abd (kul) zâtını Mün'im (Nimet veren) ve Muazzib’dir. (Azap verendir).

O ancak kendi nefsini zemm etsin (kötülesin)! Ve ancak kendi nefsine hamd eylesin (övsün, şükran duysun)! Şu halde, Hakk'ın onlara ilminde, Allah için hüccet-i bâliga (en yüksek mertebeden delil) sâbittir (mevcuttur). Zîrâ ilim, ma'lûma (bilinene) tâbi'dir."

İmdi abdin (kulun) ayn-ı sâbitesindeki (ilmi suretindeki) hâl neyi iktizâ ediyorsa (gerektiriyorsa), Hakk'ın o hâl üzere ma'lümudur (Hak’ta o hali ile bilinir) ve Hakk'ın irâdesi ise ilmine tâbi'dir (uyar). Nite­kim sûret-i İlâhiyye üzere mahlûk olan insan dahî, mâ’lûm olmayan (bilinmeyen) bir şeyi murâd etmez (istemez). Eğer abdin (kulun) ayn-ı sâbitesindeki (ilmi suretindeki) hâli şekâvetini (mutsuzluğunu) muktezî (gerektiriyor) ise, şekâvetle (mutsuzlukla) Hakk'ın ma'lûmu (Hakk’ta bilinen) olur. Ve şekâveti (mutsuzluğu) hakkında da irâde-i İlâhiyye (Allah’ın iradesine) taalluk eder (bağlı olur). Şekâvetin (cehennemlik oluşun, mutsuzluğun) kahr-ı İlâhi (Allah’ın kahrı) olmasına ge­lince, â’yân-ı sâbite (ilmi suretler) esmâ-i İlâhiyye’nin (ilahi esmanın) zılâlidir (gölgesidir). Kahr-ı İlâhîye (İlahi kahra) maz­har olan abdin (kulun) ayn-ı sâbitesi (ilmi sureti), esmâ-i kahriyyeden (kahır esmalarından) birinin zılli (gölgesi) olur. Esmâ-i İlâhiyye de (İlahi esma da) Hakk'ın zılâlidir (gölgesidir). Bundan anlaşılır ki, cemî’-i mev­cûdâtın (bütün yaratılmışların) vücûdu, zıllden (gölgeden) başka bir şey değildir. Vücûd, ancak zî-zıll (gölge sahibi) olan Hakk'ındır. Tehâlüf (uyuşmazlık) ve tenâzu', (anlaşamazlık, çekişme) ancak yekdîğerine (birbirlerine) mütekâbil (karşılıklı, karşıt) olan esmâ-i İlâhiyye’nin tenâzu' (anlaşamazlığı) ve tehâlüfüdür (uyuşmazlığıdır).

Ey tâlib-i hakîkat (hakikâti isteyen), bu bâde-i mâ’rifeti (marifet şarabını) içip, neşesiyle müstağrak-ı ezvâk oldun (zevkten gark oldun) ise, müsterîh (rahat) olur ve kemâl-i istirâhatla (tam bir rahatlıkla) saltanat-ı İlâ­hiyye'yi (İlah’ın hükümdarlığını) temâşâ eder (seyreder) ve nâ-mahremler (mahrem olmayanlar) hakkında da cenâb-ı Hâfız'ın bu beytini okursun:

Beyit:

Tercüme:

"Müddeî istedi ki râzı temâşa etsin 
Dest-i gayb geldi de nâ-mahremi çekti geriye"

(Devam edecek)

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-02.09.2003
http://gulizk.com


Üst Ana sayfa e-mail