84. Bölüm

[KELİME-İ YÛSUFİYYE’DE MÜNDEMİC “HİKMET-İ NÛRİYYE”NİN  BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

Ve kezâlik melek ona racül suretinde temessül ettiği vakit, o da hazret-i hayâldendir; zîrâ o racül değildir; o ancak me­lektir ki insan sûretine girdi. İmdi / nâzır olan ârif, ubûr edip tâ onun sûret-i hakikıyyesine vâsıl oldu. Böyle olunca "Bu Cebrâil'dir, size geldi; tâ ki dininizi size ta'lîm eyleye" dedi. Halbuki, onlara bundan evvel ................... ya’ni "O adamı bana reddedin" demiş idi. İmdi onlara zâhir olduğu sûret eclinden ona "racül" tesmiye etti. Sonra da "Bu Cebrâîl'dir" dedi. Binâenaleyh, şu sûreti i'tibâr etti ki, bu racül-i mütehayyilin meali o sûretedir. Böyle olunca iki makâlede o sâdıktır: Ayn-ı hissiyyede olan "ayn"ından nâ­şi sâdık oldu ve "Bu Cebrâîl'dir" kavlinde sâdık oldu. Zî­râ o, bilâ-şekk Cebrâîl'dir (11).

Ya'nî Resûlullah (a.s.v) Efendimiz'e adam sûretinden temessül eden (görünen) melek dahi, âlem-i hayâldendir (hayal mertebesindendir).  Çünkü meleğin suret-i asliyyesi (asıl, gerçek sureti) var­dır. Onu bıraktı, başka surette temessül etti (göründü), ya'nî "adam" sûretinde göründü. Yoksa, o hadd-i zâtında (gerçekte) beşer (adam) değil idi. Hakîkatte melek idi. İşte bu sebebten dolayı o "adam" sûretine nâzır olan (bakan) ârif, ya'nî (S.a.v) Efendimiz, adam sûretinden ubûr edip (geçip) onun sûret-i asliyye (asıl sureti) ve hakî­kıyyesine (hakikâtine) vâsıl oldu da (erişti de) "Bu Cibrîl'dir. Size dîninizi ta'lîm etmek (öğretmek) için geldi" buyurdu. Halbuki bu sözden evvel, Hz. Cibrîl (S.a.v.),  Efendi­miz'in huzûruna girmek istediği vakit, ashâb-ı kirâmın (soğbetinde bulunan değerli kişilerden) ba'zısı onu duhûlden (içeri girmekten) men ettikde, (yasakladığında) Fahr-i âlem Efendimiz, onlara "O adamı ba­na redd edin, (gönderin) ya'nî huzûruma girmekten men' etmeyin" buyurmuş idi. Ya'nî ibtidâ (önce) "adam" dediği halde sonra "Cibrîl" dedi. Ve ona "adam" demeleri Hz. Cibril'in beşer (halktan bir insan) sûretinde zâhir olmasından (görünmesinden) nâşî (dolayı) idi. Ve "Cebrâîl" demesi dahi âlem-i misâlden (hayal mertebesinden) olan bu racül-i müte­hayyilin (hayali adamın) meâli (manası) onun sûret-i hakîkiyyesine (asıl suretine (ruhuna) olmasından dolayıdır. / Binâenaleyh (nitekim) bu sözlerin ikisi de doğrudur. Şöyle ki ayn-ı hissiyyede  (görme duygusunda) zâ­hir (açık) ve meşhûd olan (görülen) "ayn'ından (zatından) dolayı, ya'ni sûret-i zâhiresine naza­ran (dış görünüşüne göre)  "adam” tâbîri (denmesi) doğrudur. Ve kezâ racül-i mütehayyilin (hayali adamın) sûret-i ha­kîkıyyesi (asıl gerçek sureti (ruhu) i'tibâriyle (bakımından) ona "Bu Cebrâîl'dir" demek dahi doğrudur.

İmdi Hz. Şeyh (ra) bu, dünyâ dediğimiz âlem-i histe (hissedilen âlemde) mevcûd olan halkın uykuda olduğunu ve âlem-i hissin (dünya âleminin) dahi âlem-i menâm (uyku âlemi) oldu­ğunu beyân buyurduktan (bildirdikten) sonra Yûsuf (a.s.)ın ahvâlini (hallerini) zikre mübâşe­ret buyurur (anlatmaya başlarlar):

Ve Yûsuf (a.s.) pederine dedi: "Tahkikan ben on bir yıldızı ve güneşi ve ayı gördüm. Onları bana secde edici halde gördüm.” İmdi kardeşlerini yıldızlar suretinde ve pederini ve teyzesini güneş ve ay suretinde gördü (12).

Ya'ni Yûsuf (a.s.) pederine: "Ey peder, ben rü'yâda on bir yıldızı ve güneşi ve ayı bana secde eder oldukları halde gördüm" (Yûsuf, 12/4) dedi. Bu sûretler "keşf-i muhayyel" (insanda olan hayal) kısmından olup tâ’bîre muh­tâc idi. Ve bu suver-i hayâliyyeye (hayali suretlere) münâsebeti (bağlantısı) bulunan suver-i hissiy­ye (hissedilen suretler) bu idi ki, pederi Nebiyy-i bâhir (apaçık Nebi olan babası) ve felek-i Nübüvvette (Peygamberlik feleğinde) şems-i tâli' (doğan güneş) idi. Ve teyzesi dahi onun esrâr-ı Nübüvvetine (Peygamberlik sırlarına) mahrem (yakın, iç içe) olmakla, kamer (ay) gibi onun nûruna mir'ât (ayna) idi. Ve kardeşleri de semâdaki / yıl­dızlar gibi pederinin neyyir-i vücûdunda (nurlu vücudunda) nücûm-i sâtı'a ve tâli'a (doğan ve yükselen yıldız) idiler.

Bu idrâk, Yûsuf (a.s.)’ın hayâli cihetindendir. Ve eger mer'î cihetinden olsa idi, kardeşlerinin yıldızlar sûretinde zuhûru ve pederi ile teyzesinin güneş ve ay sûretinde zuhûru onların murâdı olur idi. İmdi vaktâki Yûsuf (a.s.)ın gördü­ğü şeye onların ilmi olmadı, idrâk, onun hayâli hizânesin­de Yûsuf (a.s)’dan vâkı' oldu. Yûsuf (a.s.) ona taksîs ettiği hînde Ya'kûb (a.s) bunu bildi (13).

Yânî Yûsuf (a.s)’ın, kendi kardeşlerini yıldızlar ve pederiyle teyze­sini güneş ve ay sûretinde müşâhedesi (görmesi), ancak kendi hayâli cihetin­dedir (yönündendir). Yoksa mer'î olan (görülen) kardeşleri ve pederi ve teyzesi cihetlerinden­ (bakımından) değildir. Ve eğer onlar cihetinden olaydı, bu sûretlerde zuhurlarını (görünmelerini) kendilerince tasavvur edip (zihinlerinde tasarlayıp, düşünüp) murâd edinirler idi. Velâkin, böyle yıldız­lar ve güneş ve ay sûretlerinde olarak Yûsuf (a.s.)’ın rüyâsında gö­rünmeyi murâd etmediler. Eğer bunu murâd ede idiler Hz. Yûsuf’a bu sûretlerle âlem-i menâmda (rüyasında) zâhir olup (görünüp) secde ettiklerini âlem-i ha­yâlde (hayal mertebesinde) idrâk edip âlem-i şehâdette de (içinde bulunduğumuz âlemde, dünyada) da bilirler idi. Zirâ ba'zan hizâne-i hayâlde (hayal hazinesinde) olan şeyi / hem gören ve hem de görülen berâber idrâk eder. Nitekim, ba'zî mürşidler müridlerini terbiye zımnında (için) onların rü'yâ­larında suver-i münâsibede (uygun suretlerde) görünürler. Ve bu zuhûr (görünme) onların murâd­ları vech ile (arzu ettikleri gibi) vâkı' olduğundan (gerçekleştiğinden) âlem-i şehâdette (dünyada) hem mürîd ve hem de mürşidin ma'lûmu (haberi, bilgisi) olur. Yûsuf (a.s.)’’ın kardeşleriyle pederinin ve teyzesinin zuhûru (görünmesi) bu kabilden (türden) değil idi. Binâenaleyh (nitekim), Yûsuf (a.s.)’ın âlem-i menâmda (rüyasında) müşâhede ettiği (gördüğü) şeye onların ilmi lâhık olmadı (bilgisi olmadı). Ve bu zuhûr (görünme), ancak Yûsuf (a.s.) rü'yâsını söylediği vakit, pederi olan Ya’kub (a.s.)’ın ma'lûmu (haberi) oldu. Ve Ya'kub (a.s), bu rü'yâya Hz. Yûsuf’un birâderleri dahi muttali' olmadığını (bilmediğini) bundan anladı.

Böyle olunca, "Ey oğulcuğum rü'yânı birâderlerine naklet­me; bir hile ile sana ihtiyâl ederler" (Yûsuf, 12/5) dedi. On­dan sonra oğullarını o hîleden berî etti; ve onu şeytana il­hâk eyledi. Halbuki ancak ayn-ı hîledir. İmdi Ya'kûb (a.s) dedi: "Tahkîkan şeytan insan için açık düşmandır" (Yûsuf, 12/5) ya'ni düşmanlığı zâhirdir (14).

Ya'nî Ya'kub (a.s), Yusuf (a.s)’ın rü'yâsına birâderlerinin muttali' olmadığını (bilmediğini) anlayınca, bu rü'yâyı onlara nakletmemesini (anlatmamasını) tenbih eyle­di. Ve tefevvuk (üstünlük) ve fazîletini bilip seni helâk (mahvetmek, harcamak) için bir hîle ihtiyâl eder­ler (hile, oyun yaparlar) dedi. Maahâzâ (bununla beraber), bunu söyledikten sonra, kardeşlerini hîleden teb­rie  edip (temize çıkarıp) hîle ve keydi (oyun ve tuzağı) şeytana isnâd eyledi (atfetti). Halbuki Yâ’kûb'un bu hîlesinde iki vecih (uygunluk) zikr ederler (anlatırlar): Birisi, keydi (hileyi) birâderlerine isnâd edince (atfedince), Hz. Yûsuf’un kalbinde onlara karşı adâvet (düşmanlık) vâkı' olur mütâlaası (düşüncesi) idi. Diğeri, cenâb-ı Ya'kûb, Hz. Yûsuf’a "Rü'yâyı kardeşlerine söyleme, sana hîle yaparlar" dediği vakit, Hz. Yusûf onların kendisine adâ­vetleri (düşmanlıkları) olduğunu bildi ve kalbinde onlara sû’-i zan (kötü düşünce) peydâ oldu. Hal­buki Nübüvvet (Peygamberlik görevi) için selâmet-i sadr (endişeden uzak) ve safâ-i kalb (saf, berrak kalp) ve nekavet-i bâtın (iç temizliği) lâzım idi. Binâenaleyh (nitekim) Hz. Ya'kûb cenâb-ı Yûsuf’un bu sû’-i zannı­nı (kötü düşüncesini) izâle (gidermek) için, kardeşlerini hîleden tebrie edip (temize çıkarıp) onu şeytana isnâd etti (atfetti) ve murâdı cenâb-ı Yûsuf’un kalbinde kardeşlerinin muhabbetini (sevgisini) is­bat etmekle berâber onu hîlelerinden dahi hıfz etmek (korumak)  idi.

(Devam edecek)

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-21.10.2003
http://gulizk.com


Üst Ana sayfa e-mail