85. Bölüm

[KELİME-İ YÛSUFİYYE’DE MÜNDEMİC “HİKMET-İ NÛRİYYE”NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

Ba'dehü Yusuf (a.s.) bundan sonra âhir-i emrde dedi: "Bun­dan evvel olan rü'yânın te'vîli budur. Tahkîkan Rabb'im onu hak kıldı. (Yûsuf, 12/100)” Ya'ni hayâl suretinde vâkı' olduk­tan sonra, onu histe ızhâr eyledi. İmdi Nebiyy-i mükerrem (s.a.v) o emrden dolayı "Nâs uykudadır" buyurdu. Böyle olunca Yusuf (a.s)’ın "Rabbim onu hak kıldı" kavli / uyku­su içinde gördüğü rü'yâdan uyandığını görüp, ondan son­ra onu ta'bîr eden kimsenin kavli menzilesinde oldu. Hal­buki o kimse ayn-ı nevmde olduğunu ve aslâ uykusundan zâil olmadığını bilmedi. Binâenaleyh, o kimse uyandığı va­kit: “””Ben böyle gördüm ve gûyâ uyandım; onu böyle te'vil ettim, der (15).”

Ya'ni nihâyetü'l-emr (işin sonunda) kardeşleriyle pederi ve teyzesi Mısır'da kendi­sine karşı secde-i tekrîmi (saygı secdesini) îfâ eyledikten (yerine getirdikten) sonra Yûsuf (a.s): "İşte bu, evvelki rü'yânın te'vîlidir (manasının yorumudur). Benim Rabbim onu hak eyledi. (gerçek, doğru yaptı) (Yûsuf, 12/100). " Ya'nî rü'yâ hayâl sûretinde mütemessil olduktan (suretlendikten) sonra Hak Teâlâ o rü'yâyî âlem-i histe (dünyada, hissedilen âlemde) bilâ-tağyîr (değiştirmeksizin) ızhâr eyledi, (açığa çıkardı) dedi. Bundan an­laşılır ki, cenâb-ı Yûsuf mütemessil olan (surete giren) suver-i hayâliyyenin (hayali suretlerin) kimler olduğunu bilir idi. Cenâb-ı Yûsuf bu kelâmı ile suver-i hayâliyye (hayali suretler) ile suver-i hissiyyeyi (görülen suretleri) birbirinden ayırmış oldu. İşte bu emrden (husustan),  ya'nî ha­yâl ile hissin (hissedilenin, görülenin) tefrîk edilmiş (ayırt edilmiş) olmasından dolayı (S.a.v.) Efendimiz "Nâs (insanlar) uykudadır" buyurdu. Ve belki hakîkâtte "hiss"in ayn-i (görülenin aynısı) hayâl ve "ha­yâl"in dahi ayn-ı his (aynı görülen) olduğunu beyân eyledi. (bildirdi) Bu sûrette Yûsuf (a.s) ın "Rabbim o rü'yâyı hak (gerçek, doğru) kıldı" kelâmı, rü'yâ içinde rü'yâ görüp, yine rü'yâsında te'vîl eden (rüyasını yorumlayan) kimsenin kelâmı mesâbesinde (derecesinde) oldu. Nitekim bir kimse rü'yâ içinde rü'yâ görüp, bu rü'yâsını yine rü'yâsında ta’bir eder ve bu hâl içinde henüz uykuda olduğunu bilmez. Ve uyan­dıkda, ya'nî âlem-i hayâlden (rüya âleminden) âlem-i hisse (dünyaya) geldikde, yanında olan kim­selere "Ben uyudum, şöyle bir rü'yâ gördüm ve rü'yâmın içinde gû­yâ uyanmışım ve o gördüğüm rü'yâyı yine rü'yâmın içinde böyle tev'îl ettim (yorumladım) der. İşte (S.a.v.)  Efendimiz'in idrâk-i âlîlerine (yüksek anlayışlarına) göre cenâb-ı Yû­suf’un kelâmı rü'yâ içinde rü"yâyı ta'bîr etmekten (yorumunu yapmaktan) ibârettir. İmdi âlem-i his (dünya) birinci hayâl ve âlem-i menâm (rüya âlemi) ise ikinci hayâl ve menâm (uyku) içinde menâm (uyku) dahî üçüncü hayâldir. Ve bunların üçünde dahi hakîkat, haktır (doğrudur, gerçektir).

İmdi bak ki, Muhammed (a.s.)’ın idrâkiyle Yûsuf (a.s.)’ın âhir-i emrdeki idrâki aralarında ne kadar fark vardır!" İşte bu evvelki rü'yânın te'vîlidir. Rabbim onu hak kıldı" (Yûsuf, 12/100) dediği hînde onun ma'nâsı histir, ya'nî mahsüstür. Halbuki rü'yâda mer'î olan şey mahsüsün gayri değil idi. Zîrâ hayâl, ebeden mahsüsâtın gayri bir şeyi i'tâ etmez. Ha­yâl için bundan başkası yoktur (16).

Ya'nî kardeşleri ve pederi ve teyzesi, Mısır'da Yûsuf (a.s.)a secde-i tekrîmi (saygı secdesini) îfâ ettikleri (yerine getirdikleri) vakit, Yûsuf (a.s.) "İşte bu evvelki rü'yânın te’vîlidir (yorumudur) ,  Rabbim onu hak (gerçek, doğru) kıldı" (Yûsuf, 12/100) ya'nî Rabbim sûret-i hayâlden (hayal suretinden) çıkarıp o rü'yâtı (rüyaları) mahsüs (duyularla hissedilebilen, görülebilen) eyledi, dedi. Binâenaleyh (nitekim), suver-i hayâliyye (hayali suretler) ile suver-i hissiyye (duyular ile hissedilen, görülen suretlerin) arasını tefrîk etti (ayırdı). (Sa.v.) Efendimiz ise suver-i hayâliyyeyi (hayali suretleri) suver-i hissiyye (duyularla hissedilebilen, görülebilen suretlere) ve suver-i hissiyyeyi (hissedilebilen, görülebilen suretleri) de suver-i hayâliyyeye (hayali suretlere) ilhâk buyurdu (kattı, birleştirdi). Her ikisin idrâki  arasındaki farka bak! Ve Fahr-i âlem Efendimiz'in vüs'at-i idrâkini (idrakının genişliğini) müşâhede eyle (gör) ! Çünkü rü'yâda görülen sûretler dahi mahsüstür (hissedilebilirler) ve hayâlin verdiği şey dahi mahsüstür (hissedilebilendir). Zîrâ âlem-i hayâlde (hayal mertebesinde, rüyada) mütehayyil olan (hayal edilen) şey mahsüs (hissedilir) olma­saydı, onun idrâki (anlaşılması) mümkün olmaz idi. Binâenaleyh (nitekim) mertebe-i hayâl­de olan sûretler dahi mahsüsten (hissedilenlerden) gayri (başka) bir şey değildir. Halbuki Yû­suf (a.s.) rü'yâsında gördüğü sûretleri mahsüsâtın (hissedilenlerden) gayri (başka) bildi. Ve bu suver-i hayâliyyenin (hayali suretlerin) bilâhire (daha sonra) mahsüs (hissedilebilir) olduğunu beyân eyledi (açıkladı).

İmdi zevk-i Muhammedî (s.a.v), gaflet uykusundan ibâret olan bu hayat içinde suver-i hissiyye-i hayâliyyede (hissedilen hayali suretlerde) mütecellî (görünen, zahir) olan Hakk'ı ta­hayyül tarîkı (hayalde canlandırma yolu) ile müşâhede etmek (görmek) ve bu uykudan fenâ-fillâh (Allah’ta yok olmak) ile uya­nıp baka-billâh (Allah’la bâkî olma) sabâhının infilâkı (aydınlanması) vaktinde, bu sûret-i kevniyye (kozmik, evrenle ilgili varlıklar) ve ecsâm-ı hissiyyede (görülen cisimlerde) zâhir olan (görülen) Hak olduğunu, vahdet gözü ile temâşâ edip (seyredip) onunla ta'bîr eylemektir. Bu zevk ile mütezevvık olanlar (zevklenenler), ancak (s.a.v) Efendimiz'in vârisleridir. (mirasçılarıdır) Onun için Hz. Şeyh (r.a.) buyurur:

İmdi sen bak ki, Muhammed (s.a.v) vârislerinin ilmi ne ka­dar eşreftir! Ve ben an-karîb bu hazret hakkındaki kavli Yûsuf-i Muhammedî lisâniyle bast ederim. Cenâb-ı Hakk’ın murâdı olursa sen ona vâkıf olursun (17).

Ya'nî nazar-ı insâf (vicdan ve mantığa dayanan bakış) ile bak ki, (s.a.v.) Efendimizin vârisleri, (mirasçıları) bu gibi esrâr-ı gâmızayı (anlaşılması zor gizli sırları) nasıl biliyorlar! Ne güzel mûris (miras bırakan),  ne güzel irs (miras) ve ne güzel vâris! (mirasçı) Zîrâ fahr-i âlem Efendimiz, ilim ve irfanda halkın a'lem (en alimi) ve a'refi (en arifi) olduğu gibi, kelâm ile ifâde-i merâm (maksadını en iyi şekilde ifade etmede) ve ızhâr-ı beyânda (açıklamada) da­hi, kâffe-i nâsın (bütün insanların hepsinin) ebyen (en açık ifade edeni) ve efsahıdır. (güzel konuşanların en güzelidir) Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de ........................ (Necm, 53/4) âyet-i münîfıyle (yüce ayeti ile) beyân buyrulduğu (bildirildiği) üzere bu ilim ve irfânın muallimi (öğreticisi) Hak'tır.

Beyt:
(Tercüme) "Bir kimsenin ki üstâdı (öğreticisi) Hâlık (yaratan) ola, nazar et (bak) ki irfândan onun lâikı ve nasîbi ne olur! Eğer ona halkın a'lemi (en alimi) ve ehl-i irfânın (irfan sahibi olanların) a'refi (en arifi) der isem revâ (yerinde, uygun) ve sezâdır (münasiptir)."

O Nebiyy-i zî-şânın (şerefli Peygamberin) vârisleri (mirasçıları) dahi tamâmen bu hâl ile muttasıftır (vasıflanmışlardır).  Bast (uzun uzun anlatarak açıkladıkları) ve beyân buyurdukları (bildirdikleri) hakâyık (hakikatler) ve maârif (bilgiler), evhâm (vehimler) ve hayâlâ­t-ı fıkriyye (hayali fikirler) ve ehvâ-ı nefsâniyye (nefsin arzuları) kabîlinden (cinsinden) değildir. Nitekim Mevlâ­nâ Câmî (k.s.) Lüccetü'l-Esrâr'da buyurur:
Beyt:
(Tercüme) "Yunânîlerin felsefesi nefs ve hevâ peygâmıdır (nefsi arzularından kaynaklanan bilgilerdir) .  İmânîlerin hikmeti ise Peygamber'in ilim ve irfânıdır."

(Devam edecek)

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-28.10.2003
http://gulizk.com


Üst Ana sayfa e-mail