87. Bölüm

[KELİME-İ YÛSUFİYYE’DE MÜNDEMİC “HİKMET-İ NÛRİYYE”NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

İmdi âlem ile müsemmâ olan zıll-ı İlâhî’nin mahall-i zuhûru, ancak o a'yân-ı mümkinâttır ki, bu zıll onun üzerine mümtedd oldu. Böyle olunca bu zıll, bu zâtın vücûdundan, üzerine mümtedd olduğu şey hasebiyle, idrâk olunur. Velâ­kin idrâk, ism-i Nûr ile vâkı' oldu. Ve bu zıll, a'yân-ı müm­kinât üzerine gayb-i mechûl sûretinde mümtedd oldu (20).

Ya'nî "âlem" dediğimiz şey, zıll-i İlâhîdir (İlahi gölgedir). Ve onun, zûhur ettiği (meydana çıktığı, göründüğü) ma­hall (yer) dahi a'yân-ı mümkinâttır (mümkün olan  hakikâtlerdir, manalardır). Ve bu gölge bu a'yân-ı mümkinât (mümkün olan hakikâtler) üze­rine uzamıştır. Nitekim bir şahsın gölgesi, görünebilmek için mut­laka bir yer üzerine düşmek ve uzamak lâzımdır. Binâenaleyh (nitekim), vücud-i Hakk-ı Mutlak’ın zılli (mutlak olan, sınırsız, kayıtsız vücudun gölgesi) , üzerinde uzadığı şey hasebiyle idrâk olunur. O şey dahi mezâhirdir (görüntü yerleridir “mevcut birimlerdir”). Binâenaleyh (nitekim), vücûd-i Hakk-ı Mutlak (mutlak vücut sahibi olan Hakk) mezâhir (görüntü yerleri olan mevcut birimler) hasebiyle idrâk olunur. Velâkin bu idrâk "Nûr" ismi ile vâkı' olur (gerçekleşir). Ve "Nûr" esmâ-i Zâtiyye-i İlâhiyye’dendir (İlahi zatın isimlerindendir). "Vücûd-i izâfî"ye (varsayımsal, nisbi, göreli vücuda) ve "ilm"e ve "ziyâ"ya (ışığa) da ıtlâk olunur (denir). Zîrâ bunlardan her birisi eşyâyı (varlıkları) ızhâr eder. (açığa çıkarır) Nitekim "vücûd-i izâfi" (nisbi, varsayımsal vücut) olmasa idi, a'yân-ı âlem (mana âlemi, manalar) ketm-i ademde (Zat’ta gizli) kalır idi. Ve eğer "ilim" olmasa idi, hiçbir şey idrâk olunmaz idi. Ve "ziyâ" (ışık) olmasa idi, a'yân-ı vücûdiyye (ilmi suretler) zulmet-i sâtire içinde (karanlıklar içinde örtülü) kalır idi. Meselâ gece karanlığında, ışık olmadıkça odamızın içindeki eş­yâyı görmek mümkün değildir. Binâenaleyh (nitekim), "vücûd-i izâfi" (göreli, varsayımsal vücut) ile vücûd-i Hakk-ı Mutlak (mutlak, asıl olan Hakk’ın kayıtsız vücudu) idrâk olunur.

Meselâ önümüzdeki âyînede (aynada), arkamızda duran bir şahsın zılli (gölgesi) mün’akis oldukda (aksedince), bu, o şahsın vücud-i izâfisidir (varsayımsal, göreli, nisbi vücududur).  Bu vücûd ile o şah­sı idrâk ederiz. Ve ilim ile de âlem-i maânîyi (mana âlemini) idrâk eyleriz. Bi'l-farz (diyelim ki) ilim olmasa, şu sadedinde bulunduğumuz (mevzu ettiğimiz) Fass-ı Yûsufi'deki (Yusuf konusundaki) ha­kâyıkı (hakikâtleri), nasıl idrâk edebilir idik? Ve ziyâ (ışık) ile de âlem-i histe (dünyada) mevcûd olan sûretleri idrâk ederiz. Meselâ şems-i tâbân (güneşin ışığı) olmasa idi, gülzârı (gül bahçesini),  çemenzârı (çimenleri) idrâk mümkün mü idi?

Ve bu zıllin (gölgenin), ya'nî vücûd-i izâfinin (varsayımsal, göreli, nisbi vücudun) a'yân-ı mümkinât (mümkin olan manalar, ilmi suretler) üzerine uza­ması, gayb-ı mechûl (bilinmeyen gayb) sûretindedir. Ya'nî zulmet-i ademiyyet (yokluğun karanlığı, sıkıntısı) üzeredir. Ma'lûm olsun ki, zıll-i vücûdînin (gölge vücudun (evrenin) a'yân (manalar, ilmi suretler) üzerine imtidâdı (uzaması) evvelen mertebe-i ilimde (ilim mertebesinde) vâkı' oldu. (gerçekleşti) Bu da Allâh'ın gayri (Allah’tan başkası) için gayb-i mechûl­dür (bilinmeyen gaybdır). Ancak Hakk'ın muttali' kıldığı (bildirdiği) kimseler için gayb-i mechûl (bilinmez gayb) de­ğildir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a) / Mesnevi-i Şerif’de buyururlar:

Tercüme ve izâh: Evliyâ’nın dâmı (tuzağı) olan o hayâlât (hayaller) bostân-ı Hudâ’nın (Allah’ın bostanı) meh-rûlarının (güzellerinin) aksidir (yansımasıdır).  Yâ’nî Evliyâ’nın dâm-ı hayâlâtı (tuzak olan hayalleri) hevâ-yı nefsânî (nefsinin arzu ettikleri) olmayıp, belki bostân-ı Hudâ (Allah’ın bostanı) olan âlem-i maâni (mana mertebesi) meh-rûlarının (güzellerinin) aksi, ya'nî suver-i ilmiyye-i İlâhiyye’dir (ilahi olan ilmi suretlerdir).

Binâenaleyh (nitekim) onun mechûl oluşu (bilinmeyişi), hârice nisbeten (dışa göre) zulmet-i ademiy­yetten (yok oluşunun karanlığından) nâşidir (dolayıdır). Zirâ cehl (cehalet, bilgisizlik), adem (yokluk) ve adem de (yoklukta) zulmettir (karanlıktır). Ve zulmetin (karanlığın) şânı, bir şeyin nefsinde ihtifâsı (gizlenmesi) ve gayre nazaran (başkasına göre) dahi ihfâsıdır (bilinmezlik, gizliliktir). Ve onun mukabili (karşıtı) olan nûr ise bunun aksidir. Zîrâ nûrun şânı, nefsin­de zuhûr (açığa çıkma) ve gayr (başkaları) için dahi ızhârdır (açığa çıkarma, aşikâr etmedir).

Sen zılâlin siyahlığa mâil olduğunu görmez misin ki, zî-zıll olan eşhâs ile kendi arasındaki münâsebetin uzaklığından dolayı, zevâtında hafâya işâret eder. Ve şahıs beyaz bile ol­sa, onun gölgesi yine bu mesâbededir. Sen dağları görmez misin ki, nâzırın basarından uzak olduğu vakit kara ola­rak zâhir olur. Halbuki dağlar, levniyyetten hissin idrâk ettiği şeyin gayri üzere vâkı' olur. Ve halbuki uzaklıktan gayri bir illet yoktur. Ve gökyüzünün mâviliği de bunun gibidir. İmdi bu, histe uzaklığın ecsâm-ı gayr-ı neyyirede in­tâc ettiği bir şeydir (21).

Ya'nî bir şahsın gölgesi yere düştüğü vakit onun siyâha mâil (eğik, meyleder) oldu­ğu görülür. Ve bu şahıs ile o gölgenin münâsebetinin uzaklığından dolayı, siyahlık gölgede hafâya (kapalılığa, gizliliğe) işâret eder. Histe gölge başka, şahıs başkadır. Aralarında bu'd-i sûrî (suret bakımından uzaklık) vardır. Zîrâ gölge her ne kadar şah­sın biçimine göre zâhir olur (görülür) ise de, siyâha mâil (meyleden) bir şeydir. Ve şahısta olan şey, onda hafidir (gizlidir). Nitekim şahıs beyâz olsa bile gölge yine siyâ­ha mâil olur (meyleder). Binâenaleyh (nitekim), gölgede min-cihetin (bir bakıma) zuhûr (meydana çıkma) ve min-cihetin (bir bakıma) dahi hafâ (gizlilik) vardır. Ve kezâ pek uzaklarda kâin (mevcut) olan dağlara baktığ­ımız vakit, gözümüze siyah renkte görünür. Halbuki onların rengi, hiss-i basarın (gözün) idrâk ettiği şeyin gayri (başkalık) üzere vâkı'dir (mevcuttur). Meselâ yem­yeşildir; yâhut çıplak bir dağ ise onu teşkîl eden kayaların renginde olarak sarı veyâ kızıldır. Ve dağların böyle siyah renk sûretinde gö­rünmesindeki illet (sebep) ancak uzaklıktır. Eğer yakın olaydı hissimiz onu; meselâ yeşil renkte idrâk edecek idi. Uzak olduğu için hissimizin id­râk edeceği bu yeşil rengin gayrisi (renkten başka) zâhir oldu (göründü).  Ve kezâ semâ dediği­miz fezânın rengi hadd-i zâtında (esasında) mâvi değildir. Bu'dün (uzaklığın) te'sîri sebe­biyle gözümüze öyle görünür. İşte bu dağların siyâh ve semânın mâ­vi görünmesi keyfıyeti (hususu), ziyâdâr (ışıklı, parlak) olmayan ecsâmda (cisimde),  hiss-i zâhirde (dışta hissedilen) uzak­lığın intâc eylediği (neticesinde oluşan) şeydir.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu misalleri, a'yân-ı mümkinât (açığa çıkmış mümkünler (manalar) ile nûr-i vücûd arasındaki münâsebetin uzaklığına delîl olarak îrâd buyurdu (söyledi). Nite­kim Abdürrezzâk Kaşânî (k.s) bu ibârâtın (cümlelerin) şerhinde (açıklamasında) buyurur ki: "A'yân-ı mümkinât (mümkin olanların hakikatleri), nûr-i vücûddan uzak olmasından nâşî (dolayı) muzlim­dir (karanlıktır).  A'yânın (manaların) zulmetine (karanlığına) mübâyin (farklı, zıt) olan nur, o a'yân (manalar) üzerine mümtedd olduğu (uzadığı, yayıldığı) vakit, zulmet-i ademiyyesi (yokluğunun karanlığı) nûr-i vücûdda te'sîr edip, nûriyyet (nurluk) zulmete (karanlığa) mâil olur (meyleder). Ve nûr-i vücûd dahi hafâya (gizliliğe) mâil bulunur. (meyleder) Eşhâsa (şahıslara) nisbetle (göre) zılâl (gölge) gibi. Vücüd-i izâfînin (göreli, nisbi vücudun) vücüd-i Hakk'a (Hakk’ın vücuduna) nisbeti (bağıntısı, ilişkisi) de böyle­dir. Eğer vücûd-i Hak, a'yân-ı mümkinât-ı (mümkin olan manaları) ademiyye (yokluk) ile takayyüd et­mese (kayıtlamasa) idi, derece-i nihâyede (son derecede) nûriyyette (nurlu) olur idi de, şiddetinden nâşî (dolayı) idrâk olunmaz idi. İmdi taayyünât-ı zulmâniyye (zahir olanların karanlığı) ile muhtecib (örtünmüş) olan kimse, âlemi (dünyayı) görür; Hakk'ı görmez. Nitekim âyet-i kerîmede ...........................  (Bakara, 2/17) ya'nî "....Onlar zulmette­dir, (karanlıktadır) görmezler" buyrulur. Ve taayyünât hicablarını (zahir perdelerini) kaldıran ve zul­met hicablarını (karanlığın perdelerini) yırtan kimse, "nûr" ile zulmetten (karanlıktan) ve "zât" ile, zıl­den (gölgeden) muhtecib (örtünmüş) olur. Ve biriyle diğerinden muhtecib (örtünmüş) olmayan kimse dahi, halkın (yaratılmışların) siyahlığında ve zulmetinde (karanlığında) nûr-i Hakk'ı (Hakk’ın nurunu) müşâhede eder (görür)."

(Devam edecek)

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com
İstanbul-11.11.2003
http://gulizk.com


Üst Ana sayfa e-mail