28. Bölüm

BU FASS-I MÜNÎF RELİME-İ İDRÎSİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN: "HİKMETİ   KUDDÛSİYYE"NİN BEYÂNINDADIR -1-  

"Hikmet-i kuddûsiyye"nin Kelime-i İdrîsiyye'ye (İdris kelimesine) tahsîsindeki (mahsûs kılınması, ayrılmasındaki) hik­met (sebep) budur ki: İdrîs (a.s.) riyâzât-ı şâkka (zor riyâzatlar) ile nefsini sıfât-ı hayvâniy­ye (hayvani sıfatlardan) ve küdûrât-ı tabîiyye (tabiatla ilgili kaygı ve tasalardan) ve nakais-ı ârızadan (sonradan kazanılmış olan, gelip geçici kusurlardan, eksikliklerden) tathîr etmiş (temizlemiş) ve âkıbet (nihayet) rûhâniyyeti hayvâniyyeti üzerine galebe etmekle (üstün gelmekle), kesîrü'l-insilâh (beden kayıtlarından kurtulmuş) ve sâhibü'l-mi'râc (miraç sahibi) olmuş ve melâike (melekler) ve ervâh-ı mücerrede (saf ruhlar) ile muhâtabâtta (karşılıklı konuşmada) bulunmuş idi. Nitekim, on altı sene yiyip içmediği ve uyu­madığı ve akl-ı mücerred (sırf, saf akıl) hâline geldiği hikâye olunur.

Bu maânî (manâlar), kesâfet-i cismâniyyesi (madde bedeni) içinde, nazar-ı fıkrîye (fikri görüşüne) müstenid (dayalı) olan aklı vücûduna hâkim (hükmeden) olan feylesoflar indinde (filozoflar yanında) kabûl olunur bir şey değildir. Fakat ne yapsınlar ki, onların akılları cisim ve cismâ­niyyet dâiresinde mahsûr (sınırlı) ve mahbus (hapis) kalmıştır. 0 hudûd hâricine (sınırın dışına) çı­kamazlar ve "insan yiyip içmese ve uyumasa ölür" derler. Vâkıa (ne zaman ki) bu hükümleri, vücûdlarında ahkâm-ı kesâfet (madde kanunları) hükümrân olan (hüküm süren) kimseler için doğrudur. Velâkin nefislerini, küdûrât-ı tabîiyyeden (tabiatının keder ve tasasından) ve kesâ­fet-i cismâniyyeden (madde beden kayıtlılığından) kurtaran zevât (kişiler) hakkında aslâ doğru değildir. Bu zevâtın (zatların, kişilerin) revişlerine (gidişatından, üslûplarından) ıttılâa (haberdar olmak) ukûl-i cüz'iyye (cüzi akıl) erbâbı (sahipleri) için imkân yoktur. Zîrâ, onların akılları bir dâire-i mahdûde dâhilinde (sınırlı bir daire içersinde) kuyûd-i mantı­kıyye (mantık ile kayıtlı) ve tabîiyye (tabiat) ile bağlı kalmıştır.

"Kuddûs", mukaddes ma'nâsına "takdîs"ten müştakktır (türemiştir).Ma'nâ-yı lügavîsi (sözlük manâsı) "tathîr"dir (temizlemedir). Ve ıstılâhta (tanımlamada) "Hakk'ı, imkân ve ihtiyâçtan ve nakâis-ı kevniyyeden (kevni noksanlıklardan) ve kendinin gayri bulunan (kendinden başka) mevcûdâta (varlıklara) nisbe­ten (göre) /kemâl addolunan (sayılan) kemâlâttan, Cenâbına (büyüklüğüne, şerefine) lâyık olmayan şeyden tathîrdir" (temizlenmedir). Zîrâ, Hak Sübhânehû ve Teâlâ ve onun kemâlât-ı Zâtiyyesi, (Zât’ının kemâli) akıl ve vehim ve hayâl ile idrâk olunan kemâlâttan a'lâ (yüksek) ve ecell­dir (en büyüktür).  Nitekim ehl-i kemâlden (kemâl sahiplerinden) bir zât-ı şerîf Cenâb-ı Kibriyâ'ya hitâ­ben buyurur:

Rubâî:(dörtlük)

Tercüme: "Ey noksandan pâk ve ey ademden (yoktan) müberrâ (pak, temiz) olan Zât-ı Celîl! Senin vasfında (sıfatında) akıl ileriye bir adım atabilir mi? A'mâ (kör) olan kimse, kulağıyla renkleri ve sûretleri nasıl görür? Veyâhut sağır, göz ile elhân (sözleri) ve nağmeyi nasıl işitebilir?"

Zîrâ gayre mensûb (başkaya ait) olan kemâlât (kemâller) makâm-ı asldan (asıl, gerçek makamdan) mütenezzildir (indirilmiştir) ve ıtlâk-ı hakîkîden (gerçek mutlaklıktan) hâriç (dışarıda) ve mütekayyiddir (kayıtlıdır, bağlıdır) ve kemâlât-ı İlâhiyye üzerine müteferri'dir (dallanmıştır). Ve "kuddûs" keyfiyet (husus) ve kemmiyyet (nicelik) i'tibâriy­le (bakımından) "Subbûh"dan ehasstır (daha hususidir). Zîrâ, onda pek şiddet ve kesretle (çoklukla) Zât’ı ten­zîh (Zât’ı yaratılmışlardan beri kılma, ayrı tutma) ma'nâsı vardır.

"Hak tenzîh (Hakk’ı yaratılmışlardan beri, ayrı tutmak) ve teşbihten (Hakk’ı yaratılmışlara benzetmekten) münezzehtir" (beridir, arıdır, temizdir) denildiği vakit, tenzîh ve teşbîhten tenzîh edilmiş (beri tutulmuş) olur. Ve tenzîhin bu nev'inde (çeşidinde) mübâlağa-i zâide (fazla aşırılık) vardır. "Fenâü'l-fenâ"nın (fenadan dahi fena bulmanın) "fenâ"dan eblağ (daha beliğ, daha olgun) olması gibi. Ve "teş­bîh" (benzetme), yalnız makâm-ı cem' ve "takdîs" (tenzih) ise makam-ı cem' ve tafsîl hasebiyledir,  denilebilir. İşte bunun için Nûh (a.s.)’ın tenzîhi akli ve İdrîs (a.s.)’ın tenzîhi dahi hem aklî ve hem nefsîdir, demişlerdir. "Hik­met-i subbûhiyye" ile "hikmet-i kuddûsiye" arasında ma'nen ve mer­tebeten münâsebet (ilişki) olduğu için yekdiğerine (birbirlerine) mukârin (bitişik, beraber) kılınmıştır. Ve Nûh (a.s.), her ne kadar bi-hasebi'z-zamân (zaman bakımından) İdrîs (a.s.)’dan sonra gel­miş ise de, eblağ (daha beliğ, daha olgun) olanın te'hîri (gecikmesi) evlâ (daha üstün) olduğundan, onun hikmeti / "hikmet-i subbûhiyye"den sonra irâd olundu (getirildi).

Ulüvv, iki nisbettir. Ulüvv-i mekân ve ulüvv-i mekânettir. İmdi ulüvv-i mekân ……………………. (Meryem, 19/57) ve a'lâ-yı emkine, âsiyâb-ı âlem-i eflâk onun üzerine devr eden me­kândır. Ve o, felek-i şemsdir. Ve İdrîs (a.s.)’ın makam-ı rû­hâniyyeti ondadır. Ve tahtında yedi felek ve fevkınde yedi felek vardır. Ve o, on beşinci felektir. İmdi onun fevkınde­ki felek-i Ahmer, ya'nî Merih, felek-i Müşterî, felek-i Zuhâl, felek-i Menâzil, felek-i Atlas, felek-i Burûc, felekü'l-Kürsî ve felekü'l-Arş'dır. Ve onun dûnunda felek-i Zühre, felek-i Utâ­rid, felek-i Kamer ve Küre-i Esîr ve Küre-i Havâ ve Küre-i Mâ' ve Küre-i Türâb'dır. Binâenaleyh o, eflâkın kutbu ol­ması haysiyyetiyle refîü'l-mekândır. (1).

Ya'nî ulüvv (yücelik) ve yükseklik iki nisbettir (sıfattır): Birisi mekânın (mahallin, yerin), diğeri de mekânetin (rütbenin, makamın) ve mertebenin yüksekliğidir. Ve ulüvv-i mekânın (yer, mekân yüksekliğinin) delili Kur'ân-ı Kerîm'de İdrîs (a.s.) hakkında vârid olan (gelen) ………………. (Meryem, 19/57) ya'nî "Biz onu yüksek mekâna ref ettik" (kaldırdık, yükselttik) kavl-i şerîfidir (sözleridir). Ve mekânların en yükseği, üstüne âlem-i eflâk (gezegenler âlemi) değirmeninin döndüğü mekândır ki, o da felek-i Şems'tir (güneştir). Zirâ arzdan (dünyadan) i'tibâren kendi manzûmemizin (güneş sistemimizin) merkezine müteveccihen (yönelerek) en yüksek bir merhale (menzil, konak) ve bir mekâna (yere) çıkılmak tasavvur olunsa, (düşünülse) o me­kân (yer) ancak felek-i Şems'tir. (güneştir) Ve bu i'tibâr (bakımdan), arzdan (dünyadan) böyle olduğu gibi Müşterî (Jüpiter) ve Zühal'den (Satürn’den) dahi böyledir. Zîrâ, manzûme-i Şems'i (güneş sistemini) teşkîl eden seyyârâtın (gezegenlerin) cümlesinin merkezi, felek-i Şems'tir (güneştir). Ve İdrîs (a.s)’ın makâm-ı rûhâniyyeti oradadır. Zîrâ İdrîs (a.s.) sıfât-ı beşeriyye-i tabi­iyyeden (beşeri sıfatlara tabi olmaktan) münselih (sıyrılıp çıkmış) olup sıfât-ı rûhâniyye (ruhani sıfatlar) ve hey'et-i nûrâniyye (nurani sûret) ile bâ­kî kaldı. Binâenaleyh (nitekim), nefs-i muzlimesinin (karanlık nefsinin) hey'eti (görünüşü, sureti) rûh-i münevveri­nin (nurlu ruhunun) hey'etine (şekline, suretine) münkalib (değişmiş) oldu. Ve sûreti dahi, hey'et-i rûhaniyyeye (rûh sûretine) mü­nâsib (uygun) olan sûret-i misâliyye-i nûrâniyyeye (nurlu hayal sûretine) tahavvül etti (değişti). Ve bu münâsebet-i nûrâniyye (nurlu oluş vesilesi) ile felek-i Şems'e (güneşe) urûc eyledi (yükseldi). Ve felek-i Şems'e (güneşe) cisim ile urûc (miraç etmek, yükselmek) maddeten mümkin değildir. Ve mümkün olduğu farz olunsa, Şems (güneşin) cismi ihrâk (yakar) ve onun kesâfetini (katılığını, yoğunluğunu) izhâk (eritir, yok) eder. Çünkü küre-i şems, (güneş küresi) küre-i arz (dünya) gibi bir cism-i sulb-i bârid (katı cisimler gibi soğuk) değil, mâyi' (sıvı) veyâ buhâr-ı nârî (kızgın ateş ve buhar) bir haldedir. O makâma ancak rûhen urûc (ruh olarak yükselmek) mümkündür. Zîrâ rûh-i latîf (şeffaf, nur olan ruh),  cism-i kesîf (katı cisim) gibi, ateşte yanıp inhilâl etmez (erimez). Nitekim, ri­yâzâtla (nefsi terbiye ile) telattuf eden (lâtifleşen) Evliyâullâh’tan ateşte yanmamak ve suya bat­mamak ve havada tayarân etmek (uçmak) gibi âsâr-ı rûhiyye (ruha ait, ruhla alakalı eserler) zâhir olur (meydana çıkar).

Ma'lûm olsun ki, Hz. Şeyh (r.a.) felek-i Şems'in (güneşin) ulüvv-i mekânını (yer, mekân yüksekliğini) tefhîm (anlatmak) için hey'et-i atîka (eski astronomi) mûcibince (gereğince) eflâkin (gezegenlerin) merâtibini (mertebelerini) ta'dâd buyur­muştur. (saymıştır) Maksad-ı âlîleri (niyetleri) ilm-i hey'etten (astronomiden) bahsetmek değil, manzû­me-i şemsiyyeye (güneş sistemine) nazaran (göre), nâsa (insanlara) ulüvv-i mekânı (mekân, yer yüksekliğini) anlatmaktır. Bunu tefhîm (anlatmak) için zamân-ı âlîlerindeki ulemânın (zamanının yüksek âlimlerinin) tasavvurâtına (düşüncelerine) mutâbık (uygun) beyâ­nâtta (açıklamalarda) bulunmuşlardır. Ve bu beyânât-ı âliyye (yüce açıklamaları),  hey'et-i cedîdeye (yeni astronomiye) göre ulüvv-i mekânın (mekân yüksekliğinin, yüceliğinin) tebeddülünü (değişmesi) îcâb etmez. Şöyle ki, hey'et-i atîkaya (eski astronomiye) göre şems (güneş), eflâkin (gezegenlerin) merkezi olmak i'tibâriyle (bakımından) onun mâ-dûnu (rütbe bakımından aşağıda) veyâ mâ­fevkı (üstte) olan her bir felekten (gezegenden) şemse (güneşe) nazar olunsa (bakılsa) / emkine-i maddiyye­nin (madde bakımından mekânların) en yükseğidir. Ve hey'et-i cedîdeye (yeni astronomiye) nazaran (göre) manzûme-i şemsin (güneş sisteminin) merkezi ve kalbi, yine felek-i şemstir (güneştir) . Ve bu manzûmeyi (sistemi) teşkîl eden (meydana getiren) seyyârâtın (gezegenlerin) kâffesi (hepsi), şemsin (güneşin) etrâfında bir satıh (yüzey) üzerinde devrederler (dönerler).  Şemse (güneşe) en yakın bulunan Utârid (Merkür) olup ondan (15) milyon, Zühre (Venüs) (26) milyon, Arz (Dünya) (37) milyon, Merîh (Mars) (56) milyon ve seyyârât-ı sağîre (diğer küçük gezegenler) tak­rîben (100) milyon, Müşterî (Jüpiter) (192) milyon, Zühal (Satürn) (355) milyon, Ura­nüs (710) milyon ve Neptün (1150) milyon merhale uzakta devreder (dönerler).Binâenaleyh (nitekim), bu sayyârâtın (gezegenlerin) herhangi birisinden kendi merkezi olan şemse (güneşe) nazar olunsa (bakılsa), emkine-i maddiyyenin (madde mekânların) en yükseği "şems" (güneş) ol­muş olur. Şu halde şems (güneş), gerek hey'et-i atîkaya (eski astronomiye) ve gerek hey'et-i cedîdeye (yeni astronomiye) göre, eflâkin (gezegenlerin) kutbu olması cihetinden (yönünden) refîu'l-mekândır (en yüce, en yüksek mekândır, yerdir). Bunda aslâ ihtilâf (anlaşmazlık) yoktur. Ammâ, merkezden kat'-ı nazar (geçilecek) olunursa, arzdan (Dünyadan) i'tibâren şemsten (Güneşten) daha yüksek emkine-i maddiyye (madde mekân) çoktur. Uranüs, Neptün veyâ diğer manzûme-i şemsiyyeler (Güneş sistemleri) gibi. Buradaki ulüvv (yükseklik), her seyyârenin (gezegenin) kendi merkezi olan şemse (Güneşe) nisbetledir (göredir). Zîrâ cenâb-ı İdrîs, arzda (Dünyada) bulunduğu halde hakkında ……………………….. (Meryem, 19/57) buyruldu.

Suâl: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de ale'l-ıtlâk (mutlak sûrette) ……………………………….. buyuruyor. Ve mekânın refii (yükseği) şems (Güneş) olduğunu tasrîh etmiyor (açık, açık söylemiyor).  Halbuki, bir dâire muhîtinin (etrafının) herhangi bir noktasından merkezden geçmek üzere bir hatt-ı müstakîm (doğru çizgi) temdîd olunsa, (uzatılsa) ya'nî dâirenin kutr-i tâmmı (tam çapı) resm edilse, muhît-i mukâbilden (karşı çemberden) geçtiği nokta merkezden eb'ad (en uzak) ve erfa' (en yüksek) olur. Bu i'tibârla (bakımdan) şems (güneş) refiu'l-mekân olmamak (yüce, yüksek mekan olmaması) lâzım gelir.

Cevap: Bu fass-ı münîfın (kıymetli eserin) nihâyetinde (sonunda) beyân olacağı (açıklanacağı) üzere ulüvv (yücelik, yükseklik) dört nevi'dir (çeşittir): Ulüvv-i Zâtî (Zâti yücelik), ulüvv-i sıfâtî (sıfati yücelik),  ulüvv-i mekânet (mertebe, makam yüceliği), ulüvv-i me­kândır (mekan, yer yüceliği). Âyet-i kerîmede ulüvv-i mekân (yer, mekân yüksekliği) bi'l-ibâre (yazılı ifade ile) ve diğer ulüvler (yükseklikler) bi'l ­işâre (işaret yoluyla) beyân buyurulur (açıklanır).  Şemsten (Güneşten) gayri (başka) bu dört nevi (çeşit) ulüvv (yücelik, yükseklik) ile mutta­sıf (vasıflanmış) olan hiçbir mahal (yer) yoktur. Zîrâ şems (Güneş), kendi tevâbü (uyduları) olan seyyârâ­tın (gezegenlerin) menşe'i (kaynağı, kökü) olduğundan onlara nazaran (göre) ulüvv-i zâtî (zati yücelik) sâhibidir. Ve bu tevâbi' (uyduları) onun ziyâ (ışık) ve harâretine muhtâç bulunduklarından, bu cihetle (yönüyle) ulüvv-i sıfâtî (sıfati yücelik) sâhibidir. Ve câzibesiyle (çekim gücüyle) onların hâkimi ve müdebbiri (idare edicisi) olduğundan, ulüvv-i mekânetle (mertebe, makam yüksekliğiyle) muttasıftır (vasıflanmıştır).  Ve her birisinden, kendi­sine kadar olan mesâfâtın (mesafelerin) cümlesinden eb'ad (hepsinden en uzak) ve erfa' (en yüksek) olduğundan ulüvv-i mekân (mekân yüceliği) sâhibidir.

 

<devam edecek>

03.09.2002
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail