42. Bölüm

(KELİME-İ İBRÂHÎMİYYE'DE MÜNDEMİC "HİKMETİ MÜHEYYEMİYYE"NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR)

İmdi senin üzerine müteayyin olan şey, Hak üzerine müte­ayyin oldu. Binâenaleyh emr, Hak'tan  sana ve senden Hakk'adır. Şu kadar ki sen mükellef tesmiye olursun. Hal­buki Hak sana, ancak hâlin ile ve üzerinde bulunduğun isti'dâdla, bana teklîf et, dediğin şeyle teklîf etti. Ve Hak (ism-i mef'ûl olarak) mükellef tesmiye olunmaz (26).

Ya'nî ezelde (geçmişte, başlangıcı olmayan zamanda) ayn-ı sâbitenin (ilmî sûretinin) hükmü, (emri) Hak üzerine müteayyin (belli) ol­duğundan, Hak mahkûmün-aleyh (hüküm giyen, mahkum) oldu, sen de hâkim (hüküm veren) oldun. Ve kezâ (böylece) vücûd-i zâhirde (dünyada) senin vücûdunun üzerine Hakk'ın hükmü (emri) müteayyin (belli) olduğundan, sen mahkûmün-aleyh (hüküm giyen, mahkum) oldun, Hak da hâkim (hüküm veren) oldu. Bu sûrette hüküm Hak'tan sana râci'dir (aittir) .  Zîrâ senin ayn-ı sâbiten (hakikâtin) üzerine ifâza-i vücûd etmekle (vücût vermekle) Hak senin üzerine hâkimdir ve sen mahkûmsun. Ve yine hüküm (emirler), senden Hakk'a âittir. Zîrâ ayn-ı sâbi­ten, (hakikâtin, ilmî suretin) husûsiyyet-i zâtiyyesinin (kendi özelliğinin) iktizâ ettiği (gerektirdiği) hükmü (emri) Hakk'a i'tâ etmekle (vermekle), sen Hak üzerine hâkimsin  ve Hak mahkûmün-aleyhdir (mahkumdur). Binâenaleyh (nitekim) Hak ile a'yân (manâlar) bir vech (taraf) ile hâkim bir vech (taraf) ile mahkûmdur. Ancak Hak ile senin beyninde (aranda) , mahkûmün-aleyh (mahkum) olmak husûsunda, şu ka­dar fark vardır ki, sana "ism-i mefûl" (sıfattan fiil) sîğasıyla (kipiyle) "mükellef" (yapmakla hükümlüsün) tesmiye olunur (denir) ve Hakk'a olunmaz. Çünkü Hak üzerine hiçbir külfet (zorluk, zahmet) târî olmaz (çıkmaz, görülmez).

Şiir:

İmdi Hak bana hamd eder; ben de Hakk'a hamd ederim. Ve Hak bana ibâdet eder; ben de O'na ibâdet ederim (27).

Ya'nî Hak, benim dâire-i vücûduma tahallülüne (vücudumun bölümlerinin ayrışmasına) ve min-haysü'z-zât (zatı bakımından) tağayyür etmeksizin, (değişmeksizin, başkalaşmaksızın) sûret-i İlâhiyye’siyle (İlâhi suretleriyle) küllen (tam olarak, bütünüyle) ve tafsîlen (ayrıntılarıyle) bende zu­hûruna (meydana çıkmasına) ve benim onun kâffe-i esmâsına (esmasının bütün hepsine) mazhar (görüntü yeri) oluşuma hamd eder. Çünkü, eğer ben olmasa idim, Hak bilinmez idi ve ibâdet olunmaz idi ve kendisine hamd edilmez idi; zûhûr-i küllî (tam olarak bütünlüğü ile meydana çıkmaz) ve tafsîlî (ayrıntıları) ile zâhir olmaz (görülmez) idi. Celâ (ortaya çıkma) ve isticlânın (kendi zatında kendi zatıyle meydana çıkmanın) kemâli husûl bulmaz (gerçekleşmez) idi.  Nitekim Şems-i Mağribî buyurur. / Beyt:

(Tercüme) "Senin zuhûrun benim iledir; benim vücûdum da Sen'den­dir. Eğer ben olmasa idim, Sen zâhir olmazdın ve eğer sen olmasa idin, ben vücûd bulmaz idim."

Ve kezâ Hâce Hâfız Şîrâzî buyurur. Beyt:

Tercüme: "Ma'şûkumuz (sevgilimiz) olan Hakk'ın zılli (gölgesi) , âşık olan bir mahlukûn üzerine düştü ise ne oldu? Çünkü biz vücûdda O'na muhtâc idik, O da zuhûrda (açığa çıkmada) bize müştâk (fazla istekli, hevesli) idi."

Ve Hak bana hamd ettiği gibi ben de Hakk'a hamd ederim. Çün­kü beni …………………………………………….. muktezâsınca  (gerektiği şekilde) kendi sûreti üzerine îcâd edip (yaratıp) "feyz-i akdes"i (Zât’ından Zât’ına olan tecellisi), nefes-i rahmânî-i Ahadiyyesi (Ahad olan Rahman’ın nefesiyle (ilmî sûretlerin açığa çıkması) ile bana ifâza-i vücûd eyledi (vücût ihsan etti, verdi). Ve cemî'-i kemâlât (bütün kemâlâtı) ile bende zâhir olup (meydana çıkıp) sûret-i İlâhiy­ye'sini bana in'âm etti (verdi, bağışladı) .  Nitekim, Benî Âdem'deki (İnsan oğullarındaki) bu mazhariyyete (mazhar ve nail olmaya) işâ­reten cenâb-ı Sa'dî buyurur. Beyt: ­

(Tercüme) "Cenâb-ı Mün'im'den (Cenab-ı Allah’ın nimetlerinden) in'âm (verilen, ihsan) olunan Benî Âdem'in (insan oğullarının) sırr-ı süveydâsındaki şey (kalplerindeki siyah nokta), ne felek (gökyüzü, sema) için müsellemdir (verilmiştir), ne de melek için hâsıldır. (meydana gelmiştir) "

Ve Hak bana ibâdet, ya'nî itâat eder (beni dinler) .Zîrâ ……………………… (Mü'min, 40/60) muktezâsınca (gereğince) ben O'ndan taleb ederim (isterim), O da benim talebime icâbet (kabul) eder. Ve ben taayyün-i evvel (Uluhiyet, aklı evvel) mertebesinde müteay­yin olduğumda (meydana çıktığımda) / beni rûhânî olan merâtibden (mertebelerden) ve cismânî olan etvâr (durumlardan) ve istihâlâttan (halden hale) geçirerek insan sûretinde îcâd (yarattı) ve ızhar etti (meydana çıkardı) . Ve sûret-i insâniyyeyi tesviye edip (insan sûretinde şekillendirip) sûret-i İlâhiyye-i kemâliyye (İlâhi sûretin kemaliyle) rûhunu nefh et­mek (üflemek) için beni terbiye eyledi. Nitekim cenâb-ı Mevlânâ (r.a) bu etvâr (durumlar) ve istihâlâta (hallere) işâreten Mesnevî-i Ma'nevî'lerinde buyururlar. Mesnevî:

Tercüme: "Cemâdlık (maden, toprak) mertebesinden öldüm, nebât (bitki) oldum. Ve nebât (bitki) mertebesinden öldüm, hayvan ile berâber oldum. Hayvanlıktan öl­düm; Âdem (insan) oldum. Şu halde ölmekten ne korkayım, ne vakit ölmek­ten noksan oldum?"

Hak bana ibâdet ettiği gibi ben de O'na ibâdet ederim. Çünkü ba­na in'âm ettiği (verdiği, bağışladığı) sûret-i İlâhiyye-i cem'iyye-i kemâliyyeyi (İlâhi sûretin bütün kemallerine mazhar olmayı) ve tecelliyât-ı esmâiyye (esmanın tecellilerini yani bende görünmelerini) ve zâtiyyeyi  kabûl edip, o sûret ile onu ızhâr ettim (açığa çıkardım).

İmdi ibâdetin Hakk'a  ıtlâkı (bırakılması) sû'-i edebden (edepsizlikten) münbais olmadığı (meydana gelmediği) gibi, ashâb-ı sekrin (manevi sarhoşluk içinde olan kişilerin) kelâmı kabîlinden (sözleri cinsinden) dahi  değildir. Bu kelâm (sözler) , ârif-i muhakkık (hakikâte ermiş) ve vâris-i müdakkıkın (en ince meseleleri araştıran, gören mirasçıların) kelâmıdır (sözleridir).  Ârifin kelâmı (bilir kişilerin sözleri) ise, usûl (kaide) ve ma'rifet (bilgi) üzeredir. Ondan her ne tarîk (yol) üzere bir ibâre (cümle) sâdır olsa (çıksa) edebe muvâfıktır (uygundur) .  Âriften (bilir kişilerden) , erbâb-ı şek (şüpheci kimseler) ve ashâb-ı sû'-i edebden (edepsiz olanlardan) sâdır olan (çıkan) kelâm sûretinde (sözler şeklinde) ibârât (cümleler) sâdır olsa (çıksa) bile, hükümde onlar gibi değildir. Çünkü ârif (bilen kişi) ihâta-i Zâtiyye’ye (Zât ile ilgili hususları anlamaya, kavramaya) nâzırdır (vazifelidir) . Onun meşhedinde (müşahedesinde, görüşlerinde) Hakk'ın ka­bûl etmeyeceği bir hüküm (emir)  ve zâhir olmayacağı (açığa çıkmayacağı)  bir vasıf (sıfat, özellik) yoktur. Hu­sûsiyle  bu tâife (grup) (rahmetullâhi aleyh), esrâr-ı İlâhiyye’yi (İlâhi sırları) ashâb-ı isti'­dâda (yetenekli kimselere) tefhîm (anlatmak) için, fünûn-i sâire erbâbınca (diğer fen, ilim sahiplerince) vaz' edilen (konulan)  birtakım ıstı­lâhât (terimler, tâbirler) gibi, ıstılâhlar (tâbirler, terimler) vaz' etmişlerdir (koymuşlardır) . Ve onların ıstılâhı mûcibince (tâbirleri gereğince)  “ibâdet"ten (Allah’ın emirlerini yerine getirmekten) murâd (kasıt) "îcâd” (“ibâdeti” yapmak, meydana getirmek) ve "terbiye"dir; (Allah’ın rızası yolunda gitmeyi öğrenmektir) ve "itâat" (emre uymak) , ya'nî isticâ­bet de (Duanın kabul edilmesini istemek de) “icâbet”tir (boyun eğmektir). Nitekim Ebû Tâlib, (S.a.v.) Efendimize …………….. dedi*. Ve cenâb-ı Fahr-i âlem Efendimiz dahi ………………………………………………………..…………………… buyurdular**. Binâenaleyh (nitekim) asıl sû'-i edeb (edepsizlik) bu zevât-ı saâdet-simâtın (saadet ehli zatların) ıstılâhâtına (tâbirlerine, terimlerine) adem-i vukûf sâikasıyla (anlayışlarının olmaması sebebiyle) kelâmlarını (sözlerini) sû'-i edebe haml ederek (edepsizliğe bağlayarak) i'tirâzâtta (itirazlarda) bulunmaktadır.

İmdi halde ben O'na ikrâr ederim ve a'yânda O'na inkâr eylerim. O beni bilir, ben O'nu inkâr ederim. Ve ben O'nu ârifim; binâenaleyh O'nu müşâhede ederim (28).

Ya'nî makâm-ı cem' (Vahidiyyet mertebesi) ve vahdetin (tekliğin) galebesi (üstün gelmesi) hâlinde, Hakk'ın vahdet-i vücûduna (tek vücût sahibi olan Hakk’ı) ikrâr (tasdik) ederim. Çünkü kâffe-i eşyâyı (bütün şeyleri, hakikâtleri) vücûd-i Hak'­ta (Hakk’ın vücûdunda) fânî (yok) ve müstehlek (tükenmiş, bitmiş) bir halde müşâhede eylerim (görür, seyrederim) . Fakat vaktâki (ne vakit ki) a'yân-ı muhtelifeye (çeşitli aşikâr olmuş, belli olmuşlara) bakarım, halkı (yaratılmışları) görürüm. Kesretin (çokluğun) galebesinden (üstün gelmesinden) dolayı, bu a'yân-ı hâdisede (aşikâre durumda) O'nun müteayyin (görünen, belli) ve muhtefi (gizlenen) olup, onlar­dan mütecellî (görünür) oluşunu sâika-i tenzîh (tenzihe götürmek) ile inkâr eylerim. Hak cemî'-i ahvâl (bütün hallerde) ve etvârda (durumlarda) beni bilir. Çünkü cemî'-i a'yânı sâbiteyi (bütün hakikâtleri, ilmî suretleri) ve şuûn-i lâhıkayı (olan ve olacak işleri, olayları) muhîttir (bilir, ihata eder) . Ve âlem-i şehâdette (içinde bulunduğumuz âlemde, bu dünyada) eşyâ sûretlerinde (hakikât suretlerinde) tecellî edip (belirip) zâhir olunca (görülünce) , ben inkâr ederim. Zirâ vahdet-i zâtiyye (Zât’ının tekliği) hasebiyle, ben O'nu tâaddüd (çoğalması) ve kesretten (çokluklardan) tenzîh ederim (münezzeh kılarım, beri tutarım) ve eşyâ-yı hâdise (oluşmuş şeylerin) sûretle­rinden O'nu tecrîd eylerim (ayırır, ayrı tutarım) .  Ve ben O'nu bilirim. Şu halde O'nu cem'­an (toplamak suretiyle, öz, özet olarak) ve tafsîlen (genişletilmiş, teferuatlı olarak) müşâhede ederim (görür, seyrederim) . Zîrâ ma'rifet (bilme) va müşâhede, (görme) benim hakîkatimin îcâbıdır (gereğidir) .  O'nu bilmeği ve görmeği, benim hakîkâtim (ilmî suretim) ba­na i'tâ etti (verdi).

Bizden nasıl ganî olur? Halbuki ben O'na müsâade ederim. Ve ben O'nu is'âd eylerim. Hak bunun için beni îcâd etti, tâ ki ben O'nu bileyim. İmdi ben O'nu ilimde îcâd ettim. Bize hadîs bu ma'nâ ile geldi. Ve Hakk'ın maksadını bende tahkîk et! (29).

Ya'nî Hak esmâ ve sıfâtıyla bizden nasıl ganî (zengin, doygun) olur? Halbuki ben, O'nun esmâsının ve sıfâtının ve tecelliyâtının (belirmelerinin) bende zuhûrunda (açığa çıkmasında) , O'na müsâade ederim. Ve müsâade "nasr" (yardım) ma'nâsınadır. Ve "nasr" hak­kında âyet-i kerîmede ……………………… (Muhammed, 47/7) buy­rulur. Çünkü kabil (fiili kabul eden) ,  ya'nî mef’ûl (üstünde fiil işlenen) , fâilin (fiili işleyenin) fiiline yardım eder. Ve ben zâtımın mir'âtında (aynasında) ve aynımın mazharında (kendi vücûdumda) Cemâl ve Celâl'iyle zu­hûrunda (açığa çıkmasında), Hakk'ı is'âd (yardım, müsaade) ederim. "İs'âd", hakîkatte bâtındaki (gizli kalmış) kemâlâ­tın zâhire (aşikâr olması) ihrâç (dışarı atılması) ve ızhârından; (dışarı çıkarılmasından) ve kemâlât-ı esmânın (esmanın kemalatının) a'yânda zuhûrundan (aşikâre, meydana, çıkmasından) ibârettir. Nitekim hadîs-i şerîfte ………………………………………………………………… buyrulur. Ve bu hadîs-i şerîfin mazmûn-i münîfine (yüce sözlerine) muvâfık (uygun) olarak Şeyh Nazîf Mevlevî buyurmuştur:

Âyna-i mağfiret sûret-i isyânadır.

Halk günâh etmese halk eder âhar İlâh 

Velhâsıl Hak,  min-haysü'z-Zât (Zât’ı bakımından) âlemlerden ganîdir (zengindir). Fakat min­haysü'l-esmâ  ve's-sıfât (esması ve sıfatları bakımından) bizlerden ganî (zengin, varlıklı) değildir. Zîrâ Ulûhiyyet (İlahlık) me'lûh (İlah’ı olan kul) ile ve hâlıkıyyet (yaratıcılık) mahlûk (yaratılmış) ile ve Rubûbiyyet (Rablık) merbûb (Rabbi olan kul) ile ve ma'bûdiyyet (mabud’luk) abd (kul) ile tahakkuk eder (gerçekleşir).

İşte O'nun Rubûbiyyetine ve Ulûhiyyetine müsâade etmem ve O'nu muzhir (izhar edici, gösterici) olmam için, ben me'lûh (İlah’ı olan kul) ve merbûbu (Rabbi olan kulu) îcâd eyledi (yarattı) . Ve mâdem­ki ben me'lûhum (İlahı olan kulum) ve merbûbum (Rabbi olan kulum) ,  İlâh'ımı ve Rabb'imi bu sıfatlarım­la bilirim. Ve ben O'nun kâffe-i mevcûdâtta (varlıkların hepsinde) zâhir (görülür) olduğunu bildik­ten ve O'nu ilimde bu sûretle îcâd ettikten sonra, bu sırrı ehl-i hicâ­ba (perdeli kişilere) ızhâr ederim (gösteririm, açarım).

Zikrolunan (anlatılan)  ma'nâya mebnî (manâdan dolayı) , Hakk'ın ma'rifeti (bilinmesi) ve ilimde îcâdı (ilimde bulma)  talebini mutazammın (içine almış) olarak lisân-ı Resûl (Resûl’un dili ile) bize ……………………………………………. hadîs-i kudsîsi geldi. Ve Hakk'ın maksadı ve talebi (isteği) bende tahkîk olundu (gerçekleşti) .  Ya'nî Hak, mâdemki mahlûkâtı kendi­si bilinmek için halk etti (yarattı) ve mâdemki ben dahi 0'nu bilecek olan mahlûkum; şu halde O'nu bilmek için bana ilim lâzım geldi. Ve ilim tahakkuk edince (gerçekleşince) ,  O'nu bu ilimde îcâd etmek (bulmak) iktizâ etti (gerekti) .  Zîrâ Hak, bendeki kâbiliyyet-i külliyye (bütün kabiliyet) ve mazhariyyet-i cem'iyyeye mebnî (bütün esmanın çıktığı, göründüğü yer olmamdan dolayı) , bende zuhûr-i cem'î (bütünüyle açığa çıkması) ve tafsîlî (ayrıntıları) ile zâhir (göründü) ve mütecellî oldu (meydana çıktı) .  Ben dahi O'nu ma'rifet-i külliyye (bütün ilmi) ile ârif olup (bilip) O'nu ilmimde müşâhede ettim (gördüm, seyrettim) .  Ve bu ilmimdeki müşâhede (görüş) üzerine O'nu ızhâr eyledim (açığa çıkardım).

<devam edecek>

11.12.2002
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail