45. Bölüm

(KELİME-İ İBRÂHÎMİYYE'DE MÜNDEMİC "HİKMETİ MÜHEYYEMİYYE"NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR)

Mesnevî:

(Tercüme) "Eğer bulutun bir parlaklığı varsa aydandır. Her kim bu­luta ay derse, o dâlldir (doğru yoldan ayrılmıştır) , şaşkındır".

Şerh: Ya'nî vücûd-i halkta (yaratılmışların vücûdunda) bir letâfet ve parlaklık varsa, mâh-ı ha­kîkî (hakiki ay) olan Hakk'ın vücûdundandır. Zîrâ, taayyünâtın (meydana çıkanların) vücûd-i müsta­kılleri (kendilerine ait müstakil vücûtları) yoktur ki, onların kendilerinden letâfetleri bulunsun. Meselâ bulut, havânın şekl-i mütekâsifidir (yoğunlaşmış şeklidir). Onun vücûdu havânın vücûduy­la kâimdir (mevcûttur) . Binâenâleyh (nitekim), vücûd-i müstakıll (kendine ait bir vücût) sâhibi değildir. Böyle ol­makla berâber, buluta havâ demek câiz (doğru) değildir. Çünkü, taayyün (meydana geliş, oluşma) ha­sebiyle havânın gayridir (başkadır).İşte vücûd-i müteayyinât-ı halk (yaratılmışların vücûtları) dahi böylece Hakk'ın vücûduyla kâim (mevcut) olmakla  berâber, bi-hasebi't-taayyün (meydana gelişi, oluşumu, birim oluşu bakımından) Hakk'ın gayridir. (Hakk’tan başkadır) Binâenaleyh (nitekim), her kim bulut gibi olan vücûd-i hal­ka (yaratılmışların vücûtlarına), ay gibi olan Hak derse dalâlete (hataya) düşer ve bunu şaşkınlığından söyler. Zîrâ merâtib-i Vücûd-i Mutlak’ı (hakiki vücût sahibinin mertebelerini) anlayamamıştır. 

Mesnevî:

Tercüme: "Vaktâki  (ne zaman ki) ayın nûru bulut  üstüne münzel oldu (indi) , o bulu­tun karanlık yüzü aydan mübeddel (değiştirilmiş) oldu".

Şerh: Ya'nî nûr-i mâh (ay’ın nuru) gibi olan sıfât-ı kemâliyye-i Hak (Hakk’ın kemal  sıfatları) , bulut gibi olan şahsın taayyünü (bedeni) üzerine münzel oldukda (indiğinde) onun rûy-i târîki (karanlık yüzü), ya'­nî zulmet-i beşeriyyeti (beşer olmanın verdiği sıkıntı karanlığı) , Hakk'a mübeddel olur (değişir) ve bakâ-yı Hak'la (daimi Hak’la) bakâ bulur (daima olur) .

Mesnevî:

Tercüme: "Kıyâmette ay ve güneş ma'zûl (uzaklaştırılmış) oldu; göz ziyânın (ışığın) aslına meşgûl  oldu (tutuldu).  Tâ ki mülkü, müsteârdan (ödünç) ve bu fânî (geçici, ölümlü) olan ribâtı (konağı) dârü'l ­karârdan (ahiret yurdundan) temyîz eder (ayırır) .  Dâye (dadı) , bir gün ya üç dört gün âriyet (ödünç alınmış) olur. Ey ana, sen bizi kucağında tut! Benim kanadım buluttur, perdedir ve kesîftir (koyudur). O, lutf-i Hakk'ın in'ikâsından (Hakk’ın güzelliğinin aksetmesi, yansımasından) latîf oldu. Ben kanadı ve onun letâfetini yoldan koparır izâle (giderir, yok etme) ederim. Tâ ki mâhın hüsnünü (ayın güzelliğini) mâh­dan (aydan) göreyim. Ben dâyeyi (dadıyı) istemem; ana daha iyidir. Ben Mûsâ'yım, benim dâyem (dadım)  anadır. Ben kamerin letâfetini (ayın şeffaflığını) vâsıtadan (aracıdan) istemem. Zî­râ, bu râbıta (bağ) halkı (yaratılmışları) helâk (mahv) etti. Meğer ki mâhın (ayın) huyuna mâlik (sahip) olan bir bulut ola da o, ayın yüzüne hicâb (perde) olmaya. Sûretini "lâ" (olumsuzluk edatı, yoktur, değildir) vasfında  göstere, Enbiyâ (Nebiler) ve Evliyâ’nın (Velilerin) cismi gibi..."

Şerh: Kıyâmet-i kübrâ (büyük kıyamet) olduğu vakit, şems (güneş) ve kamer (ay) , âleme (evrene, dünyaya) ziyâ (ışık) vermek mertebesinden ma'zûl (uzaklaştırılmış) olurlar. Fâkat arsa-i mahşer (mahşer yeri) nûr-i Hak'­la (Hakk’ın nuru ile)  ziyâdâr olacağından (aydınlanacağından) , halkın gözleri ziyânın (ışığın) aslıyla meşgûl olur ve halk bu zamanda ziyâ (ışık) denilen şeyin bulut gibi kesîf (koyu) bir vücûddan ibâret olan şemsin (güneşin) zâtından olmadığını ve kamere (aya) verdiği ziyânın (ışığın) kendi malı olmayıp âriyet (ödünç alınmış, emanet) olduğunu anlarlar. Ve mülkü âriyetten (emanet maldan) ve bu âlem-i fânîyi (ölümlü olan bu âlemi) âlem-i bâkîden (daimlik, devamlılık üzere olan alemden) temyîz ederler (ayırırlar) .

Bu halkı (yaratılmışları) mecâzen terbiye eden dâye-i tabîat (tabiat dadı), âriyettir (ödünç alınmıştır, emanettir) .  Terbiyesi, bir yâhut üç dört güne münhasırdır (sınırlanmıştır) . Ey mâder (anne) gibi olan Rabbü'l âlemîn (âlemlerin Rabb’ı), bizi sen âğûşunda (kucağında) tut! Zîrâ âriyet (emanet) olan dâyenin (dadının) terbiyesi nâkıstır (noksandır); tıflın (çocuğun) maraz (hastalanmasına) ve helâkine (mahv olmasına) sebep olur.

Benim, tâvusun kanadı gibi zengin olan hünerlerim ve sıfât-ı sû­riyyem (suret ile ilgili sıfatlarım) veyâ taayyün-i vücûdum (bedenim) ,  kesîf (koyu) bulut gibi mâh-ı hakîkîye (hakiki aya) bir perde ve hicâbdır (örtüdür) . Bunlar hadd-i zâtında (esasen) lûtf i Hakk'ın  in'ikâsından  (Hakk’ın lütfunun aksetmesinden) böyle lâtîf oldu. Nitekim bu Fass-ı İbrâhîmî'de beyân olunduğu (bildirildiği) üzere, keşf-i evvelin (ilk keşfin) i'tâ ettiği (verdiği) ma'rifete (ilme, bilişe) göre, Hakk'ın, bu a'yânın (ilmi suretlerin) hakâyıkı (hakikatleri) ve ahvâli (durumları, halleri) hasebiyle mütenevvi' (çeşitli şekilde) ve mutasavver (tasarlanmış) olduğu bilin­miş idi. İşte bu hakîkate binâen (hakikâtten dolayı) , ben mâh-ı hakîkînin hüsnünü (hakiki ayın güzelliğini) kendisinden müşâhede etmek (seyretmek) için, bu perde olan taayyün kanadını (beşeri sıfatlar ve madde bedeni) ve  onun letâfetlerini (hoşluklarını) mücâhedât (savaşmak) ve riyâzât-ı şâkka (güçlü nefs terbiyesi) ile, yoldan koparır ve izâle ederim (yok ederim).

Menkûldür (nakledilmiştir) ki, bir gün Şemseddîn Tebrîzî (r.a.) efendimiz, Şeyh Evhadüddîn Kirmânî hazretlerine ne işle meşgûl olduklarını sorar­lar. Onlar da: "Ayı su leğeninde görüyorum." Ya'nî cemâl-i mutlakı (hakiki cemali) mezâhir-i cemîle-i insâniyyede (en hoş, mükemmel görüntü yeri olan insanda) müşâhede ediyorum (seyrediyorum) diye cevap verir­ler. Cenâb-ı Şemseddîn Efendimiz dahi: "Eğer boynunda çıbanın yok­sa, niçin semâda (göklerde) müşâhede etmiyorsun? (seyretmiyorsun) " Ya'nî kayd-i taayyünden (beden kayıtlarından) kurtulmuş isen, niçin âlem-i ıtlâkta (evrende) temâşâ etmiyorsun (seyretmiyorsun) buyurmuş­lardır. Velhâsıl, mezâhir-i halkıyyede (yaratılmışlarda, birimlerde) olan letâfet (latiflik), Hakk'ın in'ikâs-ı (Hakk’ın aksetmesi) pertev-i cemâlinden (cemalinin parlaklığından) gayri (başka) bir şey değildir.

Ben dâye-i tabîatı (tabiatın dadılığını) ve onun mecâzî olan (hakiki olmayan) ni'met ve râhatını istemem, Rabbü'l-âlemîn (âlemlerin Rabbı) daha iyidir. Zîrâ ben, Hz. Mûsâ (a.s) meşrebindeyim: (yaradılışındayım, anlayışındayım) ……………………… (Kasas, 28/12) âyet-i kerîmesinde beyân buyrul­duğu üzere o hazret, vâlidesinden başka hiçbir kadının memesini em­medi. Ve onun dâyesi (dadısı) vâlidesi oldu. Ben Hakk'ın letâfetini merâyâ­yı a'yân (belli aynalar, açığa çıkmış aynalar) vâsıtasıyla (aracıyla) müşâhede etmek (görmek) istemem. Zîrâ halk (yaratılmış),  Hakk'ın bu taayyünât-ı kesîfeye (meydana gelmiş koyuluğa, maddeye) merbût (bağlanmış, rabtolmuş) olan letâfetini müşâhede edemediklerinden (göremediklerinden), bu râbıta (bağ, münasebet) onları helâk (mahv) etti.

Fakat bu vâsıta (araç), Enbiyâ (Nebiler) ve Evliyânın (Velilerin) taayyünât-ı vücûdiyyeleri (belirmiş, şekillenmiş vücûtları) gi­bi, kendi sıfatlarından tearrî edip (soyunup) mâh-ı hakîkînin (gerçek ay’ın) , ya'nî Cenâb-ı Hakk'ın, sıfâtıyla muttasıf (vasıflanmış) olan ve binâenaleyh (nitekim) Zât-ı Ahadiyyet’e (Zât’ın Ahadiyet’ine) hi­câb (perde) olmayan bulut ise, o başka. Zîrâ, sıfât ve esmâ-i İlâhiyye (İlahi esma ve sıfatlar) onlar ile ve onlar dahi mezâhir-i esmâ ve sıfâtın (esma ve sıfatın açığa çıktığı mahallin) hakkı  ile kâim (mevcût) olduk­larından, onlardaki râbıta, (bağ) halkı (yaratılmışı) helâk (mahv) etmek şöyle dursun; belki ehl-i hicâbın (perdeli kişilerin) perdelerini yırtıp, onları Hakk'a îsâl ederler (ulaştırırlar).

Mesnevî:

Tercüme: Öyle bir bulut perde bağlayıcı olmaz; belki perde yırtıcı olur ki, ma'nâda fâidelidir. Öyle ki, bir aydınlık sabahta, bâlâda (yukarıda) bu­lut olmadığı halde katre (yağmur) yağdı. O sakâ, ya'nî su verme mu'cize-i Peygamberî (Peygamberin mucizesi) idi. Bulut, mahv (yok) olmaktan, hem-renk-i semâ (sema ile aynı renk) olmuş bu­lut idi. Halbuki ondan bulut huyu gitmiş. Âşıkın teni sabr (sabır) ile böyle olur.  Ten olur, ammâ tenlik ondan gâib (kayıp, yok) olur. Mübeddel olmuştur (değişmiştir) ; ondan renk ve bûy (koku) gitmiştir".

Şerh: Enbiyâ (Nebiler) ve evliyânın (Velilerin) ecsâmı (cismi, bedeni) dahi her ne kadar bulut gibi ise de,  onlar mâh-ı hakîkîye (hakiki ayı) perde-bend olup (perdeleyerek) onu setretmezler (örtmezler). Zîrâ onların ecsâmı (bedeni) latîf olup kesâfetleri (koyulukları) kalmamıştır. Âdetâ ervâh-ı mütemessile (ruh) gibidirler. Bu saâdetlilerin vücûd-i şerîfleri ona benzer ki, havâ gâ­yet açık ve renk-i semâ (göğün rengi), renk-i mu'tâdı vech (her zamanki alışılmış rengi) ile masmâvî ve hiç bu­luttan eser yok iken, sabahleyin katreler (yağmur) yağdı. Fakat bu katrelerin (yağmurun) yağması semâda bulut olmaması demek değildir. Bulut yine mevcûddur; velâkin o kadar rakîk (ince) ve latîf olmuştur ki, renk-i semâya hicâb olmaz (göğün rengini perdelemez). İşte o sakâ, ya'nî su verme keyfiyyeti (husûsu) dahi mu'cize-i Pey­gamberî (Peygamberin mucizesi) idi. Zîrâ bulut gibi olan vücûd-i risâlet-penâhî (Peygamberin vücûdu) mahv olmak­tan o kadar kesb-i letâfet (nurlanmıştır, letafet elde) etmiştir ki, semâ ile bir renkte olmuştur. Bu mu'cize-i nebevî (Peygamberin mucizesi) Mesnevî-i Şerîf’in üçüncü cildinde murûr etmiştir (geçmiştir) . Ehl-i kervân (kervancılar) su bulamayıp, Resûlullah (s.a.v.) Efendimize m'ûrâ­caat etmişler; onlar da mübârek parmaklarından, ızhâr-ı mu'cize (mucize göstermek) için, su akıtmışlardır.

Ma'lûmdur ki, su ya zemîndan nebeân eder (yer altından kaynar, çıkar) veyâ semâdan nüzûl eyler (gökten iner). Semâdan nüzûlü (inişi) bulutlar vâsıtasıyla olur. Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) Efendimiz, taayyünât-ı vücûdiyyeyi (meydana çıkmış vücûtları) bulutlara teşbîh buyurmuşlardır (benzetmişlerdir).  Ve Enbiyâ (Nebiler) ve Evliyânın vücûd-i, şerîflerindeki letâfeti (inceliği, şeffaflığı) tefhim (anlatmak) için da­hi açık havâda katre (yağmur) yağdıran rakîk (ince) ve latîf bulutlara teşbîh etmişlerdir (benzetmişlerdir) .  Binâenaleyh (nitekim), bu teşbîhâtı (benzetmeleri) te'yîd (kanıtlamak) için, bu mu'cize-i risâlet­penâhîyi (Hz. Muhammed (a.s) Efendimizin bu mucizesini) îrâd eylemişlerdir, (söylemişlerdir) Beyt-i şerîfteki (meşhur beytteki) "sakâ" kelimesi, "sîn"in fethiyle (açılmasıyla) ,  "su vermek" ve kesri (kırılması) ile, "su tulumu" ma'nâlarına ge­lir. Şârihlerden (kitabı şerh eden, açıklayanlardan) ba'zıları ikinci ma'nâyı almışlardır. Fakat bu tevcîh (çeviri) zevk-âver (hoş, zevk verici) değildir; bahse evvelki ma'nâ daha münâsibdir (uygundur).

Enbiyâ (Nebiler) ve evliyânın (Velilerin) cisimleri bulut idi. Fakat onlardaki kesâfet (koyuluk) gidip, bulutlar gibi hicâb (perde) olmak huyu zâil olmuştur (son bulmuş gitmiştir) .  İşte âşıkın cis­mi (madde bedeni) mücâhedâta (nefsle savaşmalar) ve riyâzâta (dünya nimetlerinden sakınmalar) ve beliyyât-ı İlâhiyye’ye (Hak’tan gelen belâlara, felâketlere) sabr (sabır) ile böyle la­tîf olur.

Âşıktaki dahi cism idi. Fakat ondaki cismiyyet mahv (yok) oldu; kesâfe­ti (koyuluğu) gitti. Artık onun cismi değişmiştir. Ondan renk ve bûy (koku) , ya'nî evsâf-ı cismâniyye (cismi vasıflar, sıfatlar) gidip nûr-i mahz (sırf nur) olmuştur. Ve kendi sıfâtından fânî (yok) olup Hakk'ın sıfâtıyla bakâ (bakilik, devamlılık) bulmuştur. Bu fassın ibtidâsında (konunun başında) zikrolun­duğu (adı geçtiği) üzere onun hâli budur:

Mesnevi:

Tercüme: "Kanat başkası ve  baş benim içindir. Sem' (işitme) ve basar (görme) hâne­si tenin sütûnudur.  Gayrı avlamak için can fedâ etmeği küfr-i mut­lak (tam küfür, inkar) ve hayırdan ümitsizlik bil! Sakın tûtîler (papağan cinsinden taklit yapan kuş) önünde şeker gibi olma; belki bir zehir ol ve zarar ve ziyandan emîn ol!  Yâhut hitâbın tah­sîn (beğenilip alkışlanma) ve âferîni için, kilâb (köpekler) önünde kendini cîfe (leş) gibi kıl! Hızır (a.s.) onun için gemiyi deldi; tâ ki bu gemi gâsıbdan (yağmacılardan) kurtuldu."

Şerh: Benim tâvûs kuşunun kanadı gibi rengîn (renkli) olan hünerlerim ve maârifim (ilmim, bilgilerim) ve tenim, başkalarının intifâı (faydalanmaları) içindir. Fakat canım ve başım benim içindir. Zîrâ sem' (işitme) ve basarın (görme) hânesi olan baş, tenin di­reğidir. Binâenaleyh (nitekim), ben gayriler (başkaları) için kanadımı fedâ (kurban) edersem de ba­şımı, canımı fedâ edemem (veremem). Zîrâ gayrı avlamak ve devlet-i dünyâya (dünya saltanatına) nâil olmak (elde etmek, ulaşmak) için can fedâ/etmek (vermek)  küfr-i mûtlaktır (tam küfürdür) ve hayırdan ümitsiz­liktir. Hind şârihlerinden (Hindli şerhçilerden) Abdülfettâh hazretleri: "Ser"den (baştan, kelleden) murâd, "zâ­tullâh"dır. (Allah’ın Zât’ıdır) Zîrâ ümmehât-ı semâniyye-i sıfât (asıl olan sekiz ilahi sıfat) Zâtullah (Allah’ın zatı) için sâbittir (vardır, mevcuttur) ki, onlar da: Hayat, ilim, sem' (işitme),  basar, (görme) irâde, kudret, kelâm (konuşma) ve tekvîndir (yaratma, var etmedir) .  Ve "kanat"tan murâd dahi, "mâhiyyet-i beşeriyyet" (yaratılmış insanın aslı, iç yüzü) veyâ "sıfât-ı be­şeriyyet"tir (yaratılmış insanın sıfatlarıdır) ki, beşeriyyetin (yaratılmış insanın) veyâ sıfât-ı beşeriyyetin (yaratılmış insanlık sıfatlarının) fenâsından (yok olmasından) son­ra fânî (yok) olur, demiştir. Bir kimse Zâtullâh’ı (Allah’ın zatını)  "gayr" (başka) dediğimiz dünyâya fedâ etse (kurban etse, verse) , elbette küfr-i mutlak (tam küfür) ve hayırdan ümitsizlik olacağına şübhe yoktur.

Ey Hak yolunun sâliki (yolcusu) , natûk (güzel konuşan) ve cerbeze sâhibi (becerikli kişi) ve tûtî-sîret (tatlı dilli) olan ehl-i dünyânın (dünyaya dönük kişilerin) önünde sakın şeker gibi  tatlı olma; belki bir zehir ve abûşü'l-vech (asık suratlı) ol, ol da onların zararlarından kurtul: Zîrâ sen eğer böyle olmaz ve onlarla ihtilât edersen (karışırsan), o humekâ (ahmaklar) sendeki füyûzâtı (feyzleri) azar azar çalarlar. Netîcede teşevvüş-i kalb (kalb bulanıklığı) hâsıl olduğunu görürsün. Bir sâlik (Hakk yolcusu)  için bundan büyük zarar olmaz.

Yâhut bu ehl-i dünyânın (dünyaya dönük kişilerin) seni tahsîn (beğenmelerini, takdir) etmelerini ve sana âferîn de­melerini istersen: ………………………………………. hadîs-i şerîfi mûcibince (gereğince) , kilâb­dan (köpeklerden) ibâret olan o ehl-i dünyânın (dünyaya dönük kişilerin) önünde kendini cîfe (leş) kıl ve sana îrâs edecekleri (verecekleri) zarar-ı ma'nevîyi (manevi zararı) kâle almayıp (umursamayıp) rızâlarını tahsîl et (kazan) ! İşte sana iki şık, hangisi işine gelirse onu yap!

Hızır (a.s:) iki yetîm çocuğun gemisini, melik-i gâsıbın (zorba hükümdarın) elinden kurtarmak için deldi. Sen dahi sefîne-i vücûdunu (vücût gemini) gâsıb olan (gasp eden) ehl-i dün­yânın (dünyaya dönük kişilerin) elinden halâs etmek (kurtarmak) için şakk ol (kır, yırt, parçala) da, beyân olunan (bildirilen) tarzda (biçimde) ta'­yîb edip, (ayıplayıp, kötülüğünü söyleyip) zararlardan emîn ol!

<devam edecek>

asliye@hotmail.com
01
.01.2003
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail