53. Bölüm

VI

[KELİME-İ İSHÂKIYYE'DE MÜNDEMİC "HİKMET-İ HAKKIYYE"NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR]

Hakk'ı sığdıran kimse halktan dar olmadı. Böyle olunca emr nasıl olur, ey sâmi? (39).

Ya'nî bâlâda (yukarıda) zikr olunan (adı geçen)………… hadîs-i kudsîsi mûcibince (gereğince) kalbine, cemî'-i taayyünâtta (bütün varlıklarda) zuhûru (meydana çıkmaları) i'tibâriyle (bakımından), kendi vü­cûdu ile cemî'-i mahlûkatı câmi' (bütün varlıkları kendinde toplamış) olan Hakk'ı sığdıran kimse, hiç mahlûkata karşı darlık eseri gösterir mi? Ey bu kelâm-ı câmii (toplu olarak bu sözleri) işi­ten kimse, böyle bir kalbin şânı nasıl olduğunu gör! Gerçi bâlâdaki (yukarıdaki) beyt-i şerîfte (meşhur beytte) beyân olunduğu (bildirildiği) üzere, kalb-i kâmilin (kâmil kalbin) Hakk'a teveccü­hü (dönük oluşu) ve Hakk'ın tecellîsinde  istiğrâkı (gömülü oluşu) hasebiyle, suver-i halkıyye (yaratılan suretler) ona lâyıh (aşikâr) olmaz ise de, bu hal nefs-i Hak'ta (Hakk’ın nefsinde) mahlûk olan suver-i halkıy­yenin (yaratılan suretlerin) onda mevcûd olmamasını îcâb etmez. Hak, kâmilin kalbine sı­ğınca, bi't-tabi' (tabii olarak) nefsinde mahlûk olan eşyâ (manâlar) ile berâber sığar. Fakat kalb-i kâmil (kemale ermiş kalb) Hakk'ın tecellîsinde müstağrak (gark olmuş, batmış, boğulmuş) olduğundan onları duy­maz. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bâlâda (yukarıda), beyt-i evvelde (ilk beytte): "Ey eşyâyı (manâları) kendi nefsinde halk eden" (yaratan) buyurmuş idi. Şimdi de nesren (vezinsiz, manzum olarak söylemeden) misâl îrâd (örnek vererek) buyurur­lar. Şöyle ki:

Her bir insan, kuvve-i hayâlinde, vücûdu olmayan ve yal­nız kuvve-i hayâlinde vücûdu bulunan şeyi vehm ile halk eder. Ve ârif, himmeti ile mahall-i himmetten hâriç olarak vücûdu hâsıl olan / şeyi halk eder. Velâkin, ârifin himmeti onu hıfz etmekten zâil olmaz. Ve onun hıfzı, ya'nî mahlûk olan şeyin hıfzı, himmete ağır gelmez. İmdi ârife, halk etti­ği şeyin hıfzından ne zaman bir gaflet târî olsa o mahlûk ma'dûm olur. Meğer ki ârif cemî'-i hazarâtı zabt etmiş ola. Ve o ârif, mutlaka gâfil olmaz. Belki ona müşâhedesinde bulunduğu bir hazret lâ-büddür (40).

Ya'nî Hak eşyâyı (manâları, varlıkları) kendi nefsinde halk ettiği (yarattığı) gibi, her bir insan dahi, hâriçte vücûdu (madde bedeni) olmayan şeyi vehmiyle halk (meydana getirir), ya'nî takdîr (değerlendirir) ve  tas­vîr eder (şekillendirir). Ve bu tasvîr ettiği (şekillendirdiği) şeyin vücûdu, ancak kendi nefsinde olan, kuvve-i hayâlinde (hayal gücünde) bulunur. Ve bu vehimde halk etmek (yaratmak) keyfiyeti (niteliği) umû­mî (herkes için geçerli) bir şeydir. Ârif ve gayr-i ârif (arif olmayanlar) tarafından vâkı' olur (husûle gelir). Meselâ bir kimse bir meyyit (ölü) ile yalnız başına bir odada yatsa, vehminde o mey­yitin (ölünün) kalkıp şöyle böyle yapabileceğini tasvîr eder (hayal eder, şekillendirir). Gözüne uyku gir­mez olur. Halbuki hâriçte (dışarıda, görünürde) böyle bir şey olduğu yoktur. O ancak veh­minin halk (yarattığı) ve takdîr ettiği (değerlendirdiği) sûrettir. Fakat, ârifin halkı (yaratması) gayr-i ârifin (arif olmayanın) halkına (yaratmasına) muğâyirdir (benzemez).  O himmetiyle halk eder (kendi istemesi ile yaratır).  Ve onun halk ettiği (yarattığı) şeyin hâriçte de vücûdu (dışarıda da bedeni) olur. Ve ârif o halk ettiği (yarattığı) şeyi, himmeti (isteği) ile hıfz etmekten (korumaktan) zâil ( …  ) olmaz.  Ve onun hıfzı, himmetine ağır gelmez. Ve ârif o mevcûd-i hissîye (hissedilenleri) "hazret-i misâl"de (hayal aleminde) veyâ "hazret-i şehâdet"te (içinde bulunduğumuz âlemde) teveccühden (o yöne dönük olmaktan) fâriğ  olmadıkça (vazgeçmedikçe) o mevcûd (varlık), "hazret-i şehâdet"te (içinde bulunduğumuz mertebede) bâkî (daimi, kalıcı) olur. Ve onun teveccühü (dönük olduğu yönden) münkatı' (ayrılmış) olur olmaz  o mevcûd (varlık) dahi ma'dûm (yok) olur. Zîrâ o mahlûkun rûhu, ârifin himmetidir (kalbi isteğidir, gayretidir). Fakat ârif cemî'-i hazarâ­tı (bütün mertebeleri) zabtetmiş (tutmuş, kaplamış) ise, ya'nî onun kalbi ıtlâk (kayıtsızlık) üzere olup "hazarât-ı hamse"­nin (beş mertebenin) kâffesini (hepsini) ihâta etmiş (kavramış, kuşatmış) ise, o mahlûk olan şeye hazret-i şehâdette (içinde bulunduğumuz âlemde) teveccühden (yönelmiş olmaktan) münkatı'  (ayrılmış, kopmuş) olsa bile, o ârif mutlaka diğer bir "hazret"in (mertebenin) müşâhedesinde (seyrinde) olacağından, teveccühün inkıtâ'ıyla (o yöne yönelişin bitmesi ile) hazret-i şehâdet­te (dünyada) ma'dûm (yok) olan o mahlûk, ârifin müşâhede ettiği (gördüğü, seyrettiği) "hazret"e (mertebeye) intikal eyler (geçer). Zîrâ böyle bir ârifin kalbi cemî'-i hazarâtı câmi'dir (bütün mertebeleri toplamıştır). Ve onun himmeti (kalbi isteği, gayreti) ile halk ettiği (yarattığı) şeyin sûreti, cemî'-i hazarâtta (bütün mertebelerde) zâhir olur (meydana çıkar, görülür). Hal­buki onun, hazarâtın kâffesinden (bütün mertebelerin hepsinden) gafleti (dalgın oluşu) mümkün değildir. Bir haz­retten (mertebeden) gâfil olsa, mutlaka diğer bir hazretin (mertebenin) müşâhedesinde (seyrinde) olur. Binâenaleyh (nitekim), o mahlûkun, müşâhede ettiği (gördüğü) hazretteki (mertebedeki) ve ondan evvelki hazarâttaki (mertebelerdeki) sûretlerini hıfz eder (korur).

Meselâ ârif bir kuş halk (meydana getirmek, yaratmak) ve tasvîr etmek (şekillendirmek) murâd (arzu) etse, himmeti (kalbi gayreti, istemesi) ile hâriçte (dünyada), ya'nî âlem-i şehâdette, (içinde bulunduğumuz âlemde) ona vücûd verir. Ve herkes o kuşu görür. Eğer o ârif, âlem-i şehâdetin (dünyadaki) müşâhedesinden (görüntüsünden) gafletle (dalgınlıkla, ihmalle) âlem-i misâle (mutlak hayal âlemine) müteveccih (dönük) olsa, o kuş âlem-i şehâdette (dünyada) ma'dûm (yok) olup âlem-i misâle (hayal âlemine) intikâl eyler (geçer).  Ve onun sûreti, âlem-i misâlde (hayal âleminde) mahfûz (gizlenmiş) olduğu gibi, ondan evvelki âlemlerde, ya'nî âlem-i ervâhta (esma mertebesinde) ve a'yân-ı sâbite (manâlar) âleminde dahi mahfûz (gizli) olur. Ve "himmet"in ma'nâsı budur ki ârif huzûr-i kalb (tam bir gönül rahatlığı) ile hâtırını (zihnini) ve kuvâsını (meleki güçlerini) toplayıp, vehmiyle ve fikri ile kendi nefesini, halk (yaratacağı) ve takdîr edeceği (değerlendireceği)      şeyin îcâdına musallat kılar (vücuda getirme işinin peşini bırakmaz).  Ve o şey dahi mahall-i himmet (bir şeyin olması için gösterilen gayret, kuvvetli isteğin bulunduğu yer) olan kalbin hâricinde (dışında) gölge gibi mev­cûd olur. Ve bu keyfiyet-i halk (yaratma niteliği), ârifte kuvve-i kudsiyye (kudsi kuvveler, güçler) ve nisbet-i İlâhiyye (İlâhi vasıflar) bulunduğu içindir. Ârifin gayri olan (arif olmayan) avâm, (insanların) kalblerinde ta­hayyül (hayal ederek) ve vehm ile bir şey ihdâs etseler (meydana getirseler) bile, ruhlarında kuvvet-i kudsiyye (kudsi güçler) olmadığından o suver-i muhayyeleye (hayal edilmiş suretlere) vücûd-i hissî (hissedilen, görülen  bir vücut, beden) verip hâ­riçte (içinde bulunduğumuz âlemde, dünyada) ızhâr etmeğe (açığa çıkarmaya) muktedir değildirler.

Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a) efendimizi ramâzân-ı şerîfte kırk kişi ayrı ayrı iftara da'vet ederler. Hazret dahi cümlesine (hepsine) teşrîflerini (geleceklerine) va'd buyurur (söz verir). Ba'de'l-iftâr (iftardan sonra) pabuçlarının bir teki bizde kalmıştır diye hâne-i saâdetlerine kırk pabuç teki getirirler. Evliyâ-i kümmelînin (büyük Evliya’nın) bu gibi menâkıbı (övülecek vasıfları) pek çoktur.

Şeyh-i Ekber (r.a) hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde:  "Ârifte himmet (bir şeyin olması için kalbden gelen gayret, arzu) olmaz" buyurduklarının ma'nâsına gelince: Ubeydullâh Ahrâr (r.a.) bu ma'nâyı böyle îzâh buyururlar (açıklarlar):  "Mümkinin (yaratılmış varlığın, ilmî suretlerin) kendi hakîkat-i zâtına nazaran (zatının hakikâtine bakılırsa) hiçbir şeyi yoktur. Ve onda evsâf-ı kemâl­den (kemal sıfatlarından) ilim, kudret ve irâde gibi ne kadar vasıf (sıfat) var ise hepsi âriyettir (ödünçtür).  Ve bu evsâf (sıfatlar) Hak Teâlâ hazretlerinindir. Binâenaleyh (nitekim), ârif, hâlini bi­lip dâimâ fakr-ı hakîkî (hakiki fakirlik, acizlik) makamında durur. Ve âriyet (ödünç) olan o evsâf (sıfatlar) ile zâhir olmaz (açığa çıkmaz, görülmez). Fakat, kemâl-i inâyet-i İlâhî (İlâhi lûtfun kemali) ve mahz-ı mevhibe-i nâmütenâhî (Allah’ın sonsuz ihsanları) ile, hevâcis-i nefsânî (nefsin arzularından) ve vesâvis-i şeytânîden (şeytanın vesveselerinden) kurtulmuş olan zevâtın (kişilerin) kendi bâtınlarını (ruhlarını) Hak Teâlâ Hazretlerinin irâdesine ve me­şiyyetine (isteklerine) tâbi' kılmaları (uymaları) lâzım gelir. Binâenaleyh (nitekim), mesâlih-ı ibâdın (yapılan ibadetlerin) ıslâhı (iyileştirilmesi) için, bir şeye taslît-ı himmet etmeleri (tasarruf etmeleri) îcâb ettiği kendilerine ilhâm olunduğu vakit, o şeyin vücûduna (var olmasına) hüsn-i himmetlerini (iyi, güzel gayretlerini, isteklerini) sarf et­mek (harcamak)  iktizâ eyler (gerektirir). Eğer böyle olmasa idi, Nûh ve Hud (aleyhime's­selâm) gibi ümmetlerini, taslît-ı kuvvet-i kâhire ile (kahredici güce tasarruf ederek) alt üst eden Enbiyâya (Peygamberlere) bu ma'nâyı nisbet etmek (bağlamak) müşkil (zor) olur idi. Maahâzâ (bununla beraber), ârif öyle bir fenâ ile (yok olmakla) müşerref olmuştur ki, kendisinin cümle evsâfı (bütün sıfatları) adem-âbâda (yokluk ülkesine) gidip, kendiliğinin nâm ve nişânı  kalmamıştır. Artık ondan her ne sâdır olursa (çıkarsa),  ona mensûb (ait) değildir. Nitekim, âyet-i kerîmede buyuru­lur: ……………………………………… (Enfâl, 8/17) ve (Enfâl 8/17).

İmdi vaktâki ârif, halk ettiği şeyi himmetiyle halk etse ve  halbuki ona bu ihâta hâsıl olsa, o mahlûk, sûreti ile her bir hazrette zâhir olur. Ve suverin ba’zısını ba’zısıyla hıfz eder. İmdi vaktâki ârif hazarâttan  bir hazreti şâhid olup, o hazrette, onun mahlûku sûretinden hâsıl olan şeyi hıfz edici olduğu halde, bir hazretten veyâ hazretlerden gâfil olsa, gâfil olmadığı hazrette, o sûret-i vâhideyi hıfzı sebe­biyle suverin cümlesi münhafız olur. Zîrâ gaflet, ne umûm­da ve ne de husûsta aslâ âmm değildir (41).

Ya'nî erbâb-ı ıtlâktan (Rab’lerinden kurtulmuş) olan ârif-i kâmil, âlem-i şehâdeti (içinde bulunduğumuz alemi) ve âlem-i misâli (misal âlemini) ve âlem-i ervâhı (esma, ruhlar âlemini) ve a'yân-ı sâbite (manâlar) âlemini muhît olduğu (kuşatması, ihata etmesi) cihet­le (yönünden),  herhangi bir şeyi himmeti (kendi arzusu) ile halk etse (yaratsa), o mahlûk, sûreti ile bu zikrolunan (adı geçen) âlemlerin her birisinde zâhir olur (ortaya çıkar). Ve bu îcad ettiği (yarattığı) şeyi, umûmiyet üzere (genel olarak), her mevtındaki (mertebelerdeki) sûretinde hıfz etmek (korumak) mümkin değildir. Belki ba'zı mevtındaki (mertebelerdeki) sûreti hıfz eder (korur). Ve o mevtındaki (mertebedeki) sûreti hıfz etmekle (korumakla) diğer mevtınlarda (mertebelerde) bulunan sûretler dahi mahfûz (muhafaza edilmiş, korunmuş) olur. Ve ârif, bir âlemde hâzır ve o halk ettiği (yarattığı) şeyin sûretini o âlem­de hâfız olduğu (koruduğu) halde, bir âlemden veyâ âlemlerden gaflet (dalgınlık) üzere ol­sa, hâzır olduğu âlemdeki o bir sûreti hıfz ettiği (koruduğu) için, diğer âlemler­deki sûretlerin de cümlesi (hepsi) mahfûz (korunmuş) olur. Zîrâ ârifin gafleti (dalgınlığı), gerek âlem­lerin umûmunda (genelinde) ve gerek husûsunda, ya'nî ba'zısında, aslâ umûmî (hepsiyle ilgili, genel) değildir. Çünkü, bir âlemden gâfîl (dalgın) olmakla âlemlerin hepsinden gâfil olması lâzım gelmez. Ve kezâ (böylece) bir âlem-i mahsûstan (özellikle bir âlemden) gaflet (dalgınlık) üzere olsa bile, diğer bir vech (taraf) ile  ondan gâfil (dalgın) olmaz.

Ve ben muhakkak burada bir sır îzâh eyledim ki, Ehlullah, bunun gibi bir sırrın zuhûrundan dâimâ "gayret" üzere­dirler. Onda onlar Hak'tır, diye da'vâları için red vardır. Zîrâ Hak, gâfîl değildir. Halbuki abdin bir şeyden gâfîl ol­ması ve bir şeyden olmaması lâ-büddür. İmdi, halk ettiği şeyin hıfzı haysiyyetinden onun için "Ben Hakk'ım" demek vardır. Velâkin, o şeyin sûretini onun hıfzı, Hakk'ın hıfzı gibi değildir. Ve el-hak biz farklı beyân ettik. Ve her hângi bir sûretten ve onun hazretinden gafleti haysiyyetiyle abd, muhakkak Hak'tan ayrıldı. Ve halbuki cemî'-i sûretler için, bakâ-i hıfz ile berâber, gâfîl olmadığı hazrette, cemî'-i haz­retlerden bir sûreti hıfz etmek sebesiyle, abdin temeyyüzü lâ-büddür. İşte bu hıfz, tazammun iledir. Ve Hakk'ın, ya­rattığı şeyi hıfzı ise böyle değildir. Belki her sûret için onun hıfzı ale't-ta'yîndir (42).

Ya'nî ben bu halk-ı ârif (yaratmayı bilme) bahsinde, büyük, bir sır îzâh eyledim (açıkladım) ki, Ehlullah (Allah’a yakın Veliler) böyle bir sırrın meydana çıkmasını dâimâ kıskanırlar ve setrederler (örterler). Çünkü kurb-i nevâfil sâhibi  (nafilelerle Allah’a yakın) olan bu nevi' (çeşit) Ehlullah (Veliler), vü­cûdlarında bakıyye (kalıntılar) var iken, sıfât-ı İlâhiyye (Allah’ın sıfatları) ile ittisâfları cihetiyle (sıfatlanmaları bakımından) âlemde tasarruf  ederler. Ve onların "Bizim vücûdumuzda hakîkat­ten gayri (başka) bir şey yoktur ve bizim tasarrufumuz Hakk'ın tasarrufudur" diye da'vâ (iddia) ettiklerinde, onların bu da'vâları (iddiaları) için red vardır. Zîrâ tasarruf-i Hak (Hakk’ın tasarrufu) ile onların tasarrufları arasında fark vardır. Çünkü Hak, yarattığı eşyânın hiçbirisinden aslâ gâfil (dalgın, ihtiyatsız) değildir. Halbuki abd (kul) bir şeyden gâfil (dikkâtsiz, dalgın) olmasa, diğer şeyden gâfil (dalgın) olur. Ve abdin (kulun) halk ettiği (yarattığı) şeyi hıfz etmesi (koruması) cihetinden (bakımından) "Ene'l-Hak" (ben Hakk’ım) demesi var ise de halk et­tiği (yarattığı) şeyin sûretini abdin (kulun) hıfz etmesi (koruması), Hakk'ın hıfz etmesi (koruması) gibi değil­dir. Binâenaleyh (nitekim), abdin (kulun) kendi mahlûkunu (yarattığını) hıfz etmesi (koruması) cihetinden (bakımından) "Ene'l-Hak" (ben Hakk’ım) demesi mutlak (serbest) değildir. Mutlakan  (kayıtsız şartsız)  "Ene'l-Hak"  (ben Hakk’ım) demek   Hakk'a ve Hakk'ın halkını (yarattığını) hıfzı (koruması)  ile abdin halkını (kulun yarattığını) hıfzı (koruması) aralarındaki farkı, beyân ettik. (açıkladık)

Ma'lûm olsun ki, "halk" (yaratma) dört nevi' (çeşit) üzerinedir:

Birincisi: Sarf-ı vehmîdir (vehmi tasarruftur). Vehim ile kuvve-i hayâliyyede (hayalde) tasvîr olu­nan (şekillenen) sûretin hâriçte (dünyada) vücûdu yoktur.

İkincisi: Taslît-ı himmet (kalben isteği, gayret ettiği şeye hakimiyeti, tasarrufu) ile tasvîr olunan (şekillenen) sûrettir ki, bâlâda (yukarıda) îzâh olunduğu (açıklandığı) üzere, hâriçte (dışarıda, dünyada) mevcûd olur. Fakat himmet (istek) sâhibi ondan gâfil (dalgın, onun farkına varmamış) olsa ma'dum (yok) olur.

Üçüncüsü: Hazarât-ı hamseyi (beş mertebeyi) muhît olan (kuşatan, ihata eden) ârif-i kâmilin (kâmil velilerin) himmetiy­le (kalbi isteği) halk ettiği (yarattığı) şeydir ki, onun sûreti hâriçte (dışarıda, dünyada) mevcûd olur. Ve o ârif, o mahlûkun bulunduğu hâzretten (mertebeden) gâfil (dalgın) olsa bile, müşâhede ettiği (gördüğü) haz­retteki (mertebedeki) sûretini hıfzı (koruması) sebebiyle, gâfil (dalgın) bulunduğu hazretteki (mertebedeki) sûret da­hi mahfûz (muhafaza edilmiş) olur.

Dördüncüsü: Hakk-ı Mutlak’ın (Mutlak Hakk’ın) halk ettiği (yarattığı) halk-ı hakîkîdir (hakiki yaratılmışlardır).Ve Hakk'ın mâhlûku olan (yarattığı) şey, ale'd-devâm (devamlılık üzere) Hakk'ın mahfûzudur (muhafazasındadır). Mah­lûkunu hıfz etmekte (korumakta) aslâ Hakk'a gaflet (dalgınlık, ihmal) târî olmaz (görülmez). Nitekim Kur'ân­ı Kerîm'de buyrulur: …………………………………. (Bakara, 2/254).

Velhâsıl, abdin hıfzı (kulun koruması) tazammun (içerme, içine alma) iledir. Ya'nî abd (kul), müşâhede ettiği (gördüğü) hazrette (mertebede) vâkı' olan (olagelen) sûreti hıfz etmekle (korumakla), onun zımnında (dolayısıyla), gâfîl (dalgın) olduğu hazretlerdeki (mertebelerdeki) sûretleri dahi hıfz eder (muhafaza eder).  Fakat Hakk'ın halk ettiği (yarattığı) şeyi her bir hazrette (mertebede) hıfz etmesi (koruması), böyle tazammun (içerme, içine alma) ile değil, belki ale't­ta'yîndir (görevlendirerektir). Çünkü bir hazretin (mertebenin) müşâhedesiyle (seyriyle), diğer hazretlerden (mertebelerden) gâfil (dalgın) değildir. Onun ilmi, eşyânın kâffesi (varlıkların hepsi) hakkında ale's-seviyyedir (eşittir).

<devam edecek>

asliye@hotmail.com
18
.02.2003
http://gulizk.com


Üst Ana sayfa e-mail