72. Bölüm

VIII

BU FAS KELİME-İ YA'KUBİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN

"HİKMETİ RUHİYYE"   BEYÂNINDADIR

İşte Enbiyâ (Peygamberler) ve onların vârisleri (mirasçıları) olan Evliyâ dahî, hizmet-i Hak'ta (Hakk’a hizmet etmekte)  etıbbâya (doktorlara) benzerler. Ümmeti is'âd (insanlara yardım etmek, mutlu yapmak) ve ıslâh ettiklerine (iyileştirdiklerine, düzelttiklerine) göre emr-i İlâ­hî'ye (Hakk’a) hizmet ederler. Ve adîmü'l-isti'dâd olan (istidatlarında olmayan) kimselere hidâyet-bahş olmadıklarına (hidayet veremediklerine, doğru yolu gösteremediklerine) göre de hizmet etmezler. Bu sûrette onlar, da'vet et­tikleri kimselerin â’yân-ı sâbiteleri (esma terkipleri) neyi iktizâ ediyorsa (gerektiriyorsa), nefs-i emrde  (hakikâtte) ona hizmet ederler. Ya'nî saîdin (mutlu, cennetlik yaratılmışın) izdiyâd-ı saâdetine (mutluluğunun artmasına) ve şakînin (mutsuz, cehennemlik yaratılmışın) izdiyâd­ı şekâvetine (mutsuzluğunun artmasına) hâdimdirler (hizmet ederler).  Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Rusül (Peygamberlerin) ve veresenin (varislerin, mirasçıların) hizmet-i Hak'ta (Hakk’a hizmet etmekte) etıbbâya (doktorlara) müşâbehetlerinin (benzerliklerinin) tafsîline (geniş açıklamasına) şurû' edip (başlayıp) buyu­rurlar ki:

Ve Hak, ahvâl-i mükellefin hakkında, hükümde iki vecih üzeredir. İmdi abdden emr,  irâde-i Hakk'ın iktizâ ettiği şeyin hasebi üzere cârî olur. Ve irâde-i Hak dahî, ilm-i Hakk'ın iktizâ eylediği şeye taalluk eder. Ve ilm-i Hak da ma'lumun kendi zâtından Hakk'a i'tâ ettiği şeye müteallık olur. Binâenaleyh o, ancak kendi sûretiyle zâhir oldu. Böyle olunca resûl ile vâris, irâde ile olan emr-i İlâhî’ye hâdim­dirler; irâdeye hâdim değildirler. İmdi o, mükellefin saâ­detini talebden nâşî, onun üzerine, onunla vârid olur. Eğer irâde-i İlâhiyye’ye hizmet ede idi, nasîhat etmezdi. Halbuki ancak bununla, ya'nî irâde ile nasîhat etti. İmdi Resûl ile vâris, nüfûs için tabîb-i uhrevidir. Onun emri hîninde Al­lah'ın emrine münkâddır. Binâenaleyh, Allah Teâlâ'nın emrine nazar eder; ve onun irâdesine nazar eder. Ya'nî Hakk'ı, irâdesine muhâlif şeyle ona emrettiğini görür. Hal­buki ancak Hakk'ın irâde ettiği şey vâkı' olur. Ve işte bu­nun için emr vâkı' oldu. İmdi emri murâd etti, vâkı' oldu ve me'mûra emr edip, vukuunu murâd etmediği şey dahî me'mûrdan vâkı' olmadı. Böyle olunca muhâlefet ve ma'si­yet tesmiye olundu. Böyle olunca Resûl mübelliğdir, başka değil (12).

Ya'nî Hak Teâlâ Hazretleri ahvâl-i mükellefin (mükellef olanların durumları) hakkında iki vech (şekil) üzere hükmeder: Birisi bâtınî (ruhu ile ilgili), diğeri zâhirîdir (dış âlemi ile ilgilidir) . Hükm-i bâtınî (iç âlemi ile ilgili emirler, kararlar) abdin (kulun), ilm-i İlâhî’de (Hakk’ın ilminde) ayn-ı sâbitesinin (ilmi suretinin) hîn-i sübûtunda (meydana çıktığı esnada), Hakk'a verdiği ilim neden ibâret ise, irâde-i İlâhiyye’nin (Hakk’ın iradesinin) bu ilme taalluk etmesidir (alakalı olmasıdır). Ya'nî eğer abdin (kulun) ayn-ı sâbitesi (ilmi sureti) mü'min (Müslüman) olarak ma'lûm-i İlâhî olmuş (Hakk’ta bilinmiş) ise, Hak onun- îmânına hükmeder (karar verir). Ve kâfir olarak ma'lûm-ı İlâhî olmuş (Hakk’ın ilminde bilinmiş) ise küfrüne hükm eyler (karar verir).  Binâenaleyh (nitekim) abdden (kuldan) emr (işler, hususlar),  irâde-i Hakk'ın (Hakk’ın iradesinin) iktizâ ettiği (gerektirdiği) şeyin hasebi (özelliği, niteliği) üzere cârî olur (cereyan eder). Yoksa ilm-i İlâhî’de (Hakk’ın ilminde) mü'min (Müslüman) olarak sâbit (mevcut) olandan, âlem-i şehâdette (dünyada) küfür ve kâfir olarak sâbit (mevcut) olandan dahi îmân sâdır olmaz (çıkmaz).  Ve ilm-i Hakk'ın (Hak ilminin) iktizâ ettiği (gerektirdiği) şey, eğer îmân ise, irâde-i Hak (Hakk’ın iradesi) îmâna ve eğer küfr ise, küfre taalluk eder (alakalıdır).  Ve ilm-i Hak  (Hakk’ın ilmi) dahî, ma'lûm olan (bilinen) abdin (kulun) ayn-ı sâbitesinin (ilmi suretinin) kendi zâtından Hakk'a i'tâ ettiği (verdiği) şey, îmân ve küfürden hangisi ise ona müteallık (bağlı) olur. Zîrâ, yukarıda îzâh edilmiş (anlatılmış) olduğu üzere, Hakk'ın il­mi, ma'lûm olan (bilinen) abdin (kulun) ayn-ı sâbitesine (ilmi suretine) ve irâdesi dahî, ilmine tâbi'­dir. (bağlıdır) Demek ki abd (kul),  ancak şey'-i ma'lum (bilinen şey) olan ayn-ı sâbitesinin (ilmi suretinin) sûre­tiyle zâhir oldu (meydana çıktı). İşte bu, Hakk'ın abd (kul) hakkında hükm-i bâtınîsidir (batını ile ilgili hükmüdür, kararıdır) ki, buna "emr-i irâdî" derler. Diğeri Hakk'ın hükm-i zâhirîsidir (dünya ile, görünüş ile ilgili hükümlerdir) ki, Resülleri (Peygamberleri) vâsıtasıyla bilcümle ibâdı (bütün kullar) hakkında bilâ-istisnâ (istisnasız) vâkı' olan (gerçekleşen) hükmüdür. Buna da "emr-i teklîfi" (teklif edilen emirler) derler.

İmdi abdin (kulun) ayn-ı sâbitesi (ilmi suretinin) iktizâsınca (gereğince),  irâde-i İlâhiyye (Hakk’ın iradesi) onun îmânı­na olur ve resûlün da'veti üzerine de îmân eder: Bu sûrette (şekilde) Resûl irâde ile olan "emr-i teklîfi"ye (teklif edilen emirlere) hâdim (hizmet eden) olur. Yâhut abdin (kulun) ayn-ı sâbi­tesi (ilmi sureti) iktizâsınca (gereğince), irâde-i İlâhiyye (Hakk’ın iradesi) onun küfrüne olur ve Resûl’ün da've­ti üzerine de îmân etmez. Bu sûrette (şekilde) de Resûl, iblâğ (ulaştırmak) cihetinden (bakımından) "emr-i teklîfı"ye (teklif edilen emirlere) hâdim (hizmet eden, hizmetçi) olur. Velâkin Resül, her iki sûrette (şekilde) dahî, "irâde-i İlâhiyye"ye (Hakk’ın iradesine) hâdim (hizmet eden) değildir.

İşte Resûl (Peygamber) ve vâris, (mirasçısı olanlar (Veliler) abd-i mükellefin (İlahi emirleri yapmakla görevli olan kulun) saâdetini taleb ettiği (istediği) için, o abd (kul) üzerine emr-i İlâhî (Hakk’ın emirleri),  ya'ni "emr-i teklîfi" ile (teklif edilen emirler olarak) vârid olur (gelir). Zîrâ ab­din (kulun) saâdeti "emr-i teklîfî"ye (teklif edilen emirlere) münkâd olmasındadır (boyun eğmesindendir, uymasındandır). Binâenaleyh (nitekim) abd-i mükelleften (mükellef olan kuldan) fıil-i kabîh (kötü fiiller) sâdır oldukda (çıktığında), Resûl (Peygamber) ve vâris (mirasçısı, Veli) onun saâ­detini istedikleri cihetle, (bakımından) emr-i İlâhî’den (Hakk’ın emirlerinden) ibâret olan şerîatla redde­derler. Eğer mutlaka "irâde-i İlâhiyye"ye (Hakk’ın iradesine) hizmet etse idiler, o fiil-i kabîhi (kötü fiilleri) reddetmezlerdi. Zîrâ hayır ve şer (kötülükler) irâde-i Hak (Hakk’ın dileği, buyruğu) ile zuhûra ge­lir (meydana gelir). Halbuki Resûl ve vâris (Veli),  ancak irâde  ile nasîhat ettiler. Ya'nî il­m-i İlâhî’de (Hakk’ın ilminde) sâbi't (mevcut) oldu ki, Resûller, (Peygamberler) ibâdın (kulların) isti'dâdât-ı ezeliyyeleri (önceden belirlenmiş istidatları) ne hâli iktizâ ederse etsin (gerektirirse, gerektirsin), onları sûret-i umûmiyyede (umumi, genel bir biçimde) şerîata da'vet ede­ceklerdir. Bu da'vet üzerine onlar ister îmân etsinler, ister etmesin­ler, nazar-ı iblâğda (tebliğ etmede)  müsâvîdir (eşittir). Ve irâde-i İlâhiyye’de (Hakk’ın iradesinde) bu sâbit (mevcut) olan  ilme taalluk etmiştir (bağlıdır). Binâenaleyh (nitekim), Resûlün dâ'veti ve nasîhati, an­cak irâde-i İlâhiyye (Hakk’ın iradesi)  ile olmuş olur.

İmdi Resûl ile vâris (veli), insanlardaki emrâz-ı ahlâkıyye  ve ma'neviy­yeyi (ahlaki ve manevi hastalıkları) tedâvîye sa'y ettikleri (gayret ettikleri) cihetle (yönüyle) tabîb-i uhrevîdir (ahiret doktorudur).  Cenâb-ı Hak, "Kullarımı da'vet et!" diye emrettiği vakit, Hakk'ın bu emrine inkı­yâd ederek (boyun eğerek) halkı da'vet eyler. Fakat bir, Allâh'ın emr-i zâhirîsi ve teklîfisine (zahiri emirlerine ve tekliflerine), bir de emr-i bâtınîsi (batıni emirlerine) ve irâdîsine nazar eder (bakar) görür ki;  Hak kendisine irâde-i İlâhiyye’sine (Hakk’ın iradesine) muhâlif (uymayan, ters) bir şeyle emretmiştir. Halbu­ki hadd-i zâtında (esasında) ancak Hakk'ın irâde ettiği (dilediği, hükmettiği) şey zuhûra gelir (meydana çıkar). Onun irâde etmediği (dilemediği) şeyin vukûu (olması) münteni'dir (imkânsız, düşünülemezdir). Ve vâkı' olan (olagelen) şeylerin cümlesi (hepsi), onun irâdesi olduğundan dolayı vâkı' olmuştur (olagelmiştir).  Binâenaleyh (nitekim) Resûl ve vâris (mirasçısı olan veliler),  zâhirde (dünyada) da'vet ettiği vakit, vukuuna (olmasına) irâde-i İlâhiyye (Hakk’ın iradesine, dileğine) taalluk etmiş  olan emr (işler, hususlar) vâkı' olur (gerçekleşir). Ve eğer Hakk'ın lisân-ı Resûl (Peygamber vasıtası) ile abd-i (kulu) me'mûra emrettiği şeyin (vazifelendirdiği görevin, işin) vukuuna (olmasına) irâde-i İlâhiyyesi taalluk et­memiş (İlahi iradeye bağlı değil) ise,o emrler (işler) abd-i me'mûrdan (görevli kuldan) zuhûra gelmez (meydana çıkmaz). Emrin (işlerin) abd-i me'mûrdan (görev alan kuldan) vâkı olmamasına (gerçekleşmemesine) "muhâlefet" ve "ma'siyet" tesmiye olu­nur (denir). Velâkin bu tesmiye (isimlendirme),  emr-i zâhirî ve teklîfiye (teklif edilen zahiri hususlara) nisbetledir (göredir).  Yoksa irâde-i İlâhiyye’ye (Hakk’ın iradesine, dilemesine) nisbeten (göre) ma'siyet (itaatsizlik, günah) ve muhâlefet (uygunsuzluk, aykırılık) tesmiye olunmaz (denmez). Zîrâ abdin (kulun) nâsiyesinden (alnından) çekip götüren ism-i hâssı (öz ismi) ondan râzıdır ve marzî (kendisinden razı olunan, beğenilen) ise saîddir (mutlu, cennetliktir) ve irâde-i İlâhiyye (Hakk’ın iradesi) de bu husûsa taalluk etmiştir (bağlıdır). Nitekim Fass-ı İsmâîlî'de beyân olundu (anlatıldı) ve tafsîlât-ı sâire de (diğer geniş açıklamalar da) Fass-ı Hûdî'de gelecektir.

<devam edecek>

Derleyen:
Asliye Tavşanlı
asliye@hotmail.com

29
.07.2003
http://gulizk.com


Üst Ana sayfa e-mail