GÜZEL YAZI YAZMA SANATI

XII. BÖLÜM ;DİYALOG SANATI

Günlük hayatımızda hemen hemen her gün başka insanlarla konuşur, diyaloglar üretiriz. Ancak kendimize diyalog sanatını tamamen kavramış birer usta gözüyle bakmamız mümkün değildir. Bir yazar istediği kadar kahramanlarını tasvir edebilir, onlar üzerine herşeyi anlatabilir, ancak eğer figurlarını konuşturmuyorsa, onları yarım yamalak yaşatıyor demektir.

Diyalog sanatı geçmişi çok eskilere dayanan, eski büyük uygarlıkların Anfi- tiyatrolarda kullandıkları bir sanat dalıdır. Geçmişi eski Yunanlılara ve Romalılara kadar uzanır. Zamanla bu sanat dalı edebiyata yansımış olup, günümüz edebiyatında vazgeçilmez bir yer edinmiştir.

Ancak herhangi bir tiyatro eserinde veya bir filmde kullanılan diyalog sanatı ile roman ve hikayelerde kullanılan diyalog sanatı birbirleriyle karşılaştırılamazlar. Beyaz perdede veya sahnede geçen herhangi bir konuşmada kullanılan diyalogları roman ve hikayelerde birbirinden ayıran nokta, sahnedeki artistlerin sesleriyle, yüz ifadeleriyle ve hareketleriyle diyaloglara anlam verebilmeleridir. Bir hikayede veya bir romanda ise bu olanaklar mevcut değildir, çünkü diyalog sadece ve sadece kelimelerden oluşmaktadır. Burada kullanılan diyalog sanatı okuyucunun fantazisinde canlandırılmak zorundadır.

İyi yazılmış diyaloglarda yazarlar diyalogların arasında her zaman ‘tasvir sanatı’nı kullanırlar... Okuyucunun fantazisinde herhangi bir sahneyi, fiiliyat içerisinde olan figurlarla gösterebilmek için, bir resim tasarlayıp, sergilerler.

Diyalogun romandaki esas görevi, herhangi bir davranışı harekete geçirmek ve hareket halinde tutmaktır. Bazı yazarlar diyaloglarını günlük hayatta kullanılan diyalog şeklinde „gerçek bir konuşmaymış” gibi, halk dilinde yazarlar. Usta yazarlar ise baskıya hatasız verilen cümleler şeklinde, kitap dilinde yazarlar.

Şimdi bu iki şekli birlikte inceleyelim:

Örnek: Jens Rehn’in “Şeker hastası” kitabından:

-         “Hikaye mi yazıyorsun?

-         Bazen. Ama bugün birşeye yaramadı.

-         Ne gibi hikayeler?

-         Ah, herşey üzerine.

-         Kitap için mi?

-         Evet, bazen.

-         Kendin yaşadığın hikayeler mi?

-         Çok nadir. Genellikle düşündüğüm, tasavvur ettiğim şeyler.“

(Bu örneğin Almanca şekli belirli bir şive ile yazılmış. Şiveyi çevirmek ne yazık ki, mümkün değil).

Burada kullanılan dil, günlük konuşma dili. Günlük dil bilindiği üzere bir orman gibidir, içinde bir yığın sarmaş dolaş bitkilerin boy verdiği, her çeşit içi boş kelimenin alabildiğine yer aldığı bakir bir orman.

Usta bir yazarın kaleminden çıkan diyalog sanatına bakalım şimdi. (Aşağıdaki üçbuçuk sayfayı erinmeden, mükemmel bir şekilde çevirdim Sizlere):

Leo N. Tolstoi “ANNA KARENİNA” kitabından alıntı:

Darja Alexandrowna (Anna Karenina’nın yengesi) Anna’nın suçsuzluğundan emindi (...) (Darja) :

-         „Alexej Alexandrowitsch”, (Anna’nın kocası), dedi, şüphesiz ve açıkça gözlerinin içine bakarak:

-         “Biraz önce Size Anna’yı sordum; fakat Sizden cevap alamadım. Anna nasıl, iyi mi?“

-         „Bildiğim kadarıyla sağlığı yerinde“ karşılığını verdi Alexej Alexandrowitsch, Darja’nın yüzüne bakmadan.

-         „Alexej Alexandrowitsch, affedersiniz, sizinle böyle konuşmaya belki hakkım olmayabilir, ama Anna’yı bir kız kardeşim gibi seviyor ve sayıyorum. Lütfen, rica ederim, yalvarırım, söyler misiniz, Anna’yla aranızda ne geçti? Kendisini neyle suçluyorsunuz?”

Alexej Alexandrowitsch alnını kaşıyarak, başını öne eğdi. Gözleri neredeyse kapalıydı.

-         “Benim Anna Arkadjewna ile geçmişteki ilişkimi değiştirmemin sebeplerini eşinizin Size anlatmış olmasından yola çıkıyorum”, dedi yüzüne bakmadan, keyfiyetsiz bir bakışla, o anda salondan geçen Stscherbazki’ye gözünü dikerek.

-         „İnanmıyorum, inanamıyorum, inanamıyorum,” dedi Dolly (Darja) enerjik bir jestle, kaba kemikli ellerini göğsüne bastırarak. Darja hızla yerinden kalktı ve elini Alexej Alexandrowitsch’in koluna koydu.

-         “Burada bizi rahatsız edebilirler. Lütfen şuraya geliniz benimle.“

Dolly’nin heyecanı Alexej Alexandrowitsch’e de yansıyordu. Alexej ayağa kalktı ve Dolly’i itaatla çocuğun ders odasına takip etti. Odada bir masaya geçtiler, masanın üzerinde bıçakla parça pincik edilmiş bir örtü duruyordu. (Anna’nın oğlunun eseri, Nuray’ın notu).

-         İnanmıyorum, inanamıyorum, inanmak istemiyorum! dedi Dolly, Alexej’in kendisinden kaçırdığı bakışları yakalamak istercesine.

-         “Gerçeklere inanmak gerek, Darja Alexandrowna“, dedi Alexej, “gerçek” kelimesinin üzerine basarak.

-         “Anna ne yaptı, Anna ne yaptı ki?“ diye sordu Darja.

-         Anna sorumluluklarını unuttu, ve kocasına ihanet etti. Anna bunları yaptı, dedi Alexej.

-         “Hayır, hayır, hayır... Olamaz! Hayır, Allah aşkına, Sizin bir yanlışınız var!“ dedi Dolly,  kafasını ellerinin arasına alarak ve gözlerini kapatarak.

Alexej Alexandrowitsch’in dudaklarında soğuk bir gülümseme vardı, hem kendine karşı, hem de Dolly’e karşı ispat mahiyetinde. Dolly’nin Anna’yı amansız bir şekilde savunması Alexej’i yolundan şaşırtmıyorsa da, kanayan yarasına tuz basıyordu. Ve birden canlı bir şekilde:

-         “Eğer kadın eşine kendisi onu aldattığını söylemişse, hatada olmak mümkün değildir. Sekiz yıl birlikte geçirilen bir hayatın ve çocuğunun birer hata olduklarını, şimdi hayatına yeniden başlamak istediğini söylemişse, eğer kadın”, dedi hiddetle, nefesini burnundan çekerek.

-         “Anna ve ihanet. Bu benim birbiriyle bağlantı kuramadığım iki ayrı şey. Buna inanamıyorum, nedense!“,

-         “Darja Alexandrowna!“, dedi ona, onun heyecan dolu iyimser yüzüne bakarak ve o anda dilinin nasıl birden çözüldüğünü hissederek:

-         Şüphe etme olanağım olsaydı, çok şey verirdim karşılığında. Şüphe içindeyken çok acı çektim, fakat yine de şu andakinden daha kolay taşıyabildim o acıları. Şüphelerim varken, umudum kesilmemişti henüz. Ancak şimdi artık ümidim kalmadı, yine de herşeyden şüphe duyuyorum. Yaşadığım herşeyden öylesine şüpheleniyorum ki, kendi çocuğumdan bile nefret ediyorum, ara sıra kendi oğlum olmadığını bile düşünüyorum. Çok mutsuzum.“

Bunları söylemesine gerek bile yoktu. Darja Alexandrowna, Alexej kendisinin yüzüne bakarak konuştuğu anda kavramıştı olayı, ona acıyordu ve arkadaş bildiği Anna’nın suçsuz oluşu ise kökünden sarsılmıştı.

-         “Ah, korkunç bir şey... Korkunç bir şey...Gerçekten boşanmaya kararlı mısınız?“

-         “Kaçınılmazı yapmaya kararlıyım. Başka ne gelir ki, elimden.“

-          “Başka ne yapabilirsiniz, başka ne yapabilirsiniz ki” dedi Darja gözlerinden akan yaşlarla.

-         “Hayır, bu doğru değil“ diye seslendi sonra.

-         “Böylesi bir şanssızlığın korkunç yönü de o ya, herhangi bir şeyini yitirmek veya bir ölüm durumunda haç işaretini taşımak gibi davranmak mümkün olmuyor tabi, insanın mutlaka birşeyler yapması gerekiyor”dedi, Dolly´nin düşüncelerini sezerek.

-         İnsanı küçük düşüren durumdan kurtulmak gerek, üç kişiyle yaşanmaz çünkü.

-         Anlıyorum, çok iyi anlıyorum, dedi Dolly, kafasını öne eğerek. Bir an sustu ve kendi üzerine düşünceye daldı, kendi evindeki acıları geldi aklına, sonra aniden enerjik bir hareketle kaldırdı kafasını ve ellerini yalvarır şekilde birleştirdi.

-         “Düşünün bir kere. Siz bir Hristiyansınız. Onu düşünmelisiniz. Onu terkederseniz, onun başına acaba neler gelebilir?“

-         „Bunları düşündüm, Darja Alexandrowna, çok düşündüm, inanın!”, dedi Alexej Alexandrowitsch. Yüzünde kırmızı lekeler belirmişti ve hüzün dolu bakışları Dolly’ye yönelmişti. Dolly ise ona yürekten acımıştı.

-         “Benim neden öyle davrandığımı açıklayayım Size. Ayıbını kendisi yüzüme vurduğu zaman ben herşeyin eskisi gibi yürümesini istedim. Kendisine kendisini düzeltme olanağı tanıdım, onu bu durumdan kurtarmaya çalıştım.Ve ne oldu, biliyor musunuz? Bu mütevazi ihsanı bile yerine getirmedi. Edebini korumak, zor geldi ona” dedi daha fazla heyecanlanarak.

-         Batmak, yok olmak istemeyen bir insanı kurtarabilirsiniz! Ama eğer bir insanın mayası bu denli bozuksa, hiçbir edeb kuralı geçerli değilse, öyle ki, yıkılmak ona kurtuluş gibi geliyorsa, o zaman ne yapılabilir ki?

-         “Herşey, ama boşanma değil!” dedi Dolly.

-         “Ne demek herşey?”

-         Hayır, bu korkunç bir olay. O kimsenin eşi olmaz, o ancak bir hışıma uğrar“.

-         “Ben bu durumda başka ne yapabilirim ki? dedi Alexej Alexandrowitsch, omuzlarını kaldırarak ve kaşlarını yukarı çekerek. Eşinin son hatasını hatırlaması kendisini öyle sinirlendirdi ki, Dolly ile konuşmasının ilk anlardaki soğukluğu yine belirdi.

-         “Alakanız için çok teşekkür ederim, ancak şimdi vaktim doldu, gitmem lazım“, dedi ve ayağa kalktı.

-         “Hayır, bekleyin. Siz onun yıkılmasına müsaade buyurmamalısınız. Bekleyin, Size ben kendim üzerime birşey anlatacağım. Ben uzun zamandır evliyim ve kocam da beni başkasıyla aldattı. Hırs ve öfke içinde, kıskançlığımdan, herşeyi bırakıp, gitmek istedim ve sonra... Yine kendime geldim. Beni kim kurtardı, biliyor musunuz? Anna! Ve ben yaşıyorum. Çocuklarım büyüyorlar, kocam daima ailesine gelip, gidiyor, yaptığı hatanın bilincinde her zaman, ve gitgide düzeliyor ve ben yaşıyorum... Ben onu affettim, Sizin de affetmeniz gerek.”

Alexej Alexandrowitsch dinliyordu, ancak Dolly’nin kelimeleri artık kendisini etkilemiyordu. Ruhunda yeniden o günün kini uyanmıştı, çünkü boşanmaya karar vermişti. Birden gerilerek, yüksek ve iliğe işleyen, tesirli bir sesle:

-         “Affetmem, affetmek istemiyorum. Çünkü bunu haksızlık olarak görüyorum. Ben bu kadın için herşeyi yaptım, o ise herşeye bir çamur çekti, o çamurun içinde ancak kendisi yaşayabilir. Ziyankar ve kötü bir insan değilim, hiçkimseden şimdiye kadar nefret etmedim. Ama ondan ruhumun bütün kuvvetleriyle nefret ediyorum, ve onu af bile edemiyorum, çünkü bana yaptığı bu çirkin kötülükten dolayı, ondan çok nefret ediyorum“, dedi ve sesinde hiddetli gözyaşları titriyordu.

-         “Sizden nefret edenleri sevin...“ diye fısıldadı Darja Alexandrowna, utangaç bir tavırla.

Alexej Alexandrowitsch hakir bir gülümsemeyle cevap verdi. Bunları çoktan biliyordu, ancak kendisinin içinde bulunduğu durum için bu sözler geçerli değildi.

      - “Sizden nefret edenleri sevin, - ama insanın nefret ettiği insanı nasıl sevebilir insan? Afedersiniz, moralinizi bozdum Sizin. Her insanın yeteri kadar çektiği kendi acıları vardır.“    

dedi ve gücünü toplayıp, kendine tekrar hakim, sakin bir şekilde veda etti Alexej Alexandrowitsch ve yola çıktı. (Anna Karenina, Sayfa 400-404).

Evet, roman işte bu kadar mükemmel yazılır... Bu üçbuçuk sayfada diyalog sanatının bütün incelikleri mevcut. Bu kitabın Almanca çevirisi bir şaheser...Çeviriyi Arthur Luther yapmış. (İyi bir yayınevi bulsam da, bu kitabı ben çevirsem Türkçemize. Kitap 776 sayfa olduğundan ve 3.5 sayfa tam beş saat zaman aldığından, acaba kaç saat çalışmam gerek?).

*********

Bu kitabı okuduktan sonra Rus insanının yüce ruhuyla tanışmış oldum. İlgimi çeken en büyük noktalardan biri romandaki figurların her zaman verdikleri sözlerde durmaları, birbirlerine karşı son derece dürüst olmalarıydı. Mesela şu tarihte seni ziyarete geleceğim dediği zaman figur, gerçekten de o tarihte kişiyi ziyarete gidiyor. Bu Rus insanının temel özelliklerinden biri olmalı, diye düşünüyorum. Bu özelliği bizim Türk’lerde ne yazık ki, bulamazsınız. Bizim insanımız pek sözünde durmaya alışık değildir. O yüzdendir ki, bizim insanımızla hiçbir iş çevirilmez. On yıl serbest meslek yapmış biri olarak bunlar benim kendi izlenimlerim.

Anna Karenina romanı yüzeysel bir şekilde okunmaması gereken bir kitap . Elinize böyle bir şaheser roman geçtiği zaman, onun her cümlesini sindire sindire, yavaş yavaş okumanız lazım. Her beş sayfada ölümsüz cümleler keşfetmeniz ve onları aklınızda tutmanız gereklidir. Size aklımda kalan birkaç evrensel cümleyi aktarayım: “Eski arkadaşlıkları değerli tutmak gereklidir“, “Zor zamanlarda insanın kendisini sarsarak uyandırması ve hayatın gözünün içine bakması gereklidir.”, “Hiçbir durum yoktur ki, hiçbir çıkış yolu olmasın!“, „Mutluluk değişik anlamlı bir kavramdır.“ “Hepimizin içinde bir gelişme vuku bulmaktadır. Ebedi bir gelişme ve mücadele“...

(Farkında olmadan insanlarla konuşurken, bazen bu cümlelere benzer, atasözü gibi şeyler söylediğim olur. Yıllar sonra o insanların bana teşekkür ettikleri bile olmuştur, çünkü sözlerimle o kişiye bir yön vermişimdir. Benim en güzel uğraşılarımdan biri güzel sözler bulmak ve toplamaktır. Bazen o sözleri arkadaşlarımla paylaşır, mektuplarımda kullanırım.   

Nasıl ki sosyete kadınlar mücevher topluyorlarsa, ben de güzel söz topluyorum. Etkileyici konuşmalar dinlemek, etkileyici filmler seyretmek, etkileyici kitaplar okumak genellikle ilgi alanımdır. Hayatta en sevdiğim, en vazgeçemediğim şey kitaptır. Okumazsam, yaşayamam. Ve bende bin insanın “ruh gücü“ vardır. O yüzdendir ki, çevrem bu gücümden korkar. Çevre bir tarafa dursun, ben kendim kendi ruh gücümden korkarım... : ) Ruhsal zekam düşman çatlatıyor olmalı ki, sayfama sürekli Hacker’ler giriyor, mesajlarım okunuyor, telefonlarım dinleniyor...).         

Şimdi konumu daha fazla saptırmadan Size diyalog çeşitlerini aktarayım:

DİYALOG ÇEŞİTLERİ

Figurları karakterize etmek için diyalogdan daha zarif bir enstrüman yoktur. Yalnız diyalog yoluyla figurlar kendi ağızlarından konuşabilir, iç dünyalarını ifşa edebilirler. Bazı figurlar vardır ki, daha ağızlarını açmadan kim olduklarını biliriz...

DOĞAL DİYALOG: DİYALOGDA ŞİVE VE AKSAN

Yazacağınız kitabın içeriğine göre diyalog sanatını dilediğiniz şekilde kullanabilirsiniz. Örneğin eğer yazdığınız roman herhangi bir yörenin insanını konu alıyorsa, o yöre insanının şivesini kullanabilirsiniz. Ancak halk deyimlerini tıpkı Yüksel Önaçan gibi oldukça sık kullanır iseniz, okuyucu Sizin o kitabı halk deyimleri öğretmek için yazdığınızı sanar.

Hiçkimse baskıya hazır, tertemiz, yüksek bir Türkçe konuşmaz. Bütün insanların dilinde

yöresel bir renk vardır. Şivesiz bile konuşsanız, yine de bir aksan vardır herkesin dilinde.         

Bir kelimeyi nasıl söylediğiniz bile başka bir insanın söyleyiş tarzından farklıdır.

DİREK VE DOLAYLI DİYALOG

Figurlarınızın ne söyledikleri veya ne yaptıkları okuyucuya kendiliğindenmiş gibi gelse de, her diyalogun yazar tarafından çok mükemmel bir şekilde düşünülmesi gereklidir.

Direk diyaloga bir örnek:

-         Selam, dedi Mehlike’ye.

-         Mehlike okuduğu kitabından kafasını kaldırdı.

-         Selam dedi o da.

Neco bir ayağını diğer ayağıyla birlikte sallıyordu heyecandan. Çünkü okulun yemekhanesindeki tüm gözlerin kendisinde olduğunu hissediyordu.

-         Ne yapıyorsun, diye sordu Mehlike’ye.

-         Okuyorum.

-         Oh, ne okuyorsun acaba?

-         Çalıkuşu kitabını.

-         Güzel mi?

-         Evet, çok güzel bir kitap.

Neco sandalyeye oturur. Parmaklarını gömleğinin yakasında gezdirerek heyecandan oluşan terleri siler. Sana bir şey soracaktım, der.

-         Evet, dinliyorum.

-         Bu gece eğlence var okulda, biriyle bir randevu yaptın mı?

-         Ben eğlenceye gitmiyorum.

-         Nedenmiş o, herkes gidiyor. Benimle birlikte gitmez misin?

-         Hmmm... Düşünmem lazım!

-         Düşünme, evet de hemen. Babamdan epey harçlık aldım...

      Evet dersen seni evden alırım.

      -    Hiç de kötü fikir değil.

      -    İlkönce birlikte güzel bir yemek yemeye gideriz.

      -    İyi öyleyse...

Bu diyalog ilk bakışta dramatik görünüyor, çünkü iki karşıt fikir var ortada. Genç erkek eğlenceye gitmek istiyor, fakat genç kız hiç istekli değil. Bu diyalog hiçbir şekilde esinlenmemiş oldukça direk bir diyalog. Farkındaysanız oldukça sıkıcı bir diyalog, neden mi?

Direk diyaloglarda figur kafasından ne geçiyorsa onu söyler. Figur kaçamak yapmazsa, şaka yapmazsa, işin içine biraz yalan yanlış katmazsa, işte böyle kamış gibi kupkuru diyaloglar çıkar ortaya. Bu diyalogdaki iletişimde duygu boyutu yok.    

İyi bir diyalogda figur dilek ve isteklerini dolaylı yoldan dile getirir. Şimdi aynı sahneyi dolaylı diyalogda inceleyelim:

-    Benim buraya oturmam lazım, çünkü bu benim işim, dedi Neco.

-    Oh? dedi Mehlike ve kafasını kitabından kaldırdı.

-    Evet, okul yönetimi bana 100 YTL gündelik ödüyor, eğer yemekhanede ders çalışır, diğer

      öğrencilere örnek olursam.

-    Ya, demek öyle... Ders çalışman için yövmiye mi alıyorsun?

-     Neco gülüseyerek, senin geleceğini biliyorum ben, dedi.

-     Falıma mı bakacaksın...

-     Evet, sana kart falı bakacağım.

-     Ben fala - mala inanmam.

Neco kartları çıkardı ve masaya sırayla serdi. Birinci kartı açar açmaz:

-     Sen bugün akşam bir gençle bir eğlenceye götürüleceksin.

-     Ya, öyle mi?

-     Yanındaki erkek siyah-beyaz bir takım giyinecek.

-     Ah, daha neler!

-     O genç seni okulun bu geceki eğlencesine götürecek. Sen kırmızı bir elbise giyineceksin.

-     Bunlar mı çıktı, gerçekten falımda?

-     Daha fazla şeyler çıktı da, hepsini söylersem, sihiri kaçar.

-     Yani şimdi benimle sen mi eğlenceye gitmek istiyorsun?

-     Gelmek ister misin?

-     Kartlarda çıktığına göre, neden olmasın!

Bu diyaologda Neco daha ilginç bir izlenim bırakıyor, çünkü dilek ve isteklerini dolaylı yoldan dile getiriyor. Yani maksimal kapasitesini kullanıyor, zeki, canlı ve biraz da çapkın bir kişilik sergiliyor. Televizyonunuzu açtığınızda bundan sonra direk ve dolaylı diyalogları dikkatlice seyrediniz, dolaylı diyaloglara genellikle mükemmel filmlerde rastlarsınız.

Eğer yaşamın içinden diyaloglar yazıyor iseniz, figurlarınızı değişik şekillerde konuşturmalısınız. Hiçbir insan diğer bir insana benzemez. Her insan bu dünyada eşsizdir. Her insan değişik bir mizaca, değişik bir yaradılışa sahiptir. İnsanın yaşı, nereli oluşu, insanın kısa veya uzun konuşması, seçici veya seçici olmayışı, yontulmamış odun gibi konuşması, basit ya da yüksek seviyeli konuşması birkaç cümleyle anlaşılır. Okuyucu diyalogda kişinin özel tarzını ve duygusal durumunu hissedebilirse eğer, o diyalog etkileyici ve halis bir diyalogdur. 

DEVAM EDECEK!

Kaynaklar:

-   James N. Frey (1987/1993): Wie man einen verdammt guten Roman schreibt. Emons Verlag, Köln.     

-  Axel Anderson Akademie: Schule des Schreibens, (Yazmanın okulu) 6. Ders Broşürü.

DEVAM EDECEK...

NURAY  LALE, Eğitim ve Sağlık Bilimcisi
lalenuray@yahoo.de
İstanbul -02.08.2005
http://sufizmveinsan.com

 


Üst Ana sayfa e-mail