GÜZEL YAZI YAZMA SANATI

3. BÖLÜM

‘Dünya kelimelerle yönetilir!’ demiş bir hukukçu... Ve dilin gücünü ne güzel tasvir etmiş. Kelimeler doğru ve yerinde kullanıldıkları taktirde içlerinde bir ahenk ve ritim taşırlar. Güzel yazı yazabilen herkes kendini bu ritime bırakmak zorundadır. Önemli olan basit kelimelerle güçlü ve açık ifadeler üretmektir...

Türkçemiz dünyanın en güzel ve en zengin dilleri arasındadır. Türkçe çiçekli bir dildir... Yaklaşık otuz lisanı ana dili gibi öğrenen bir Rus’a Almanya´da yapılan bir yayında „Sizce dünyanın en güzel dili hangisidir?“ sorusu sorulduğunda, adam: „Türkçe“ diye yanıtlamıştı ve ben hiç şaşırmamıştım… Özellikle şiir tercümelerinde Türkçemizin güzelliğini farketmemek mümkün değil. Bir şiiri ne kadar güzel tercüme edersem edeyim, Almanca’da bir ahenk eksikliği doğuyor. 

Almanca dilinde eğer bir sözlükte 500.000 kelime bulabiliyorsak, ki bu kelimelerin büyük bir çoğunluğu başka dillerden çalıntıdır, Türkçemiz, Osmanlıca ile beraber Almanca kelime hazinesini geçer. Bu kelime hazinesi herkese açık olmasına rağmen, hiçkimse bu hazineyi tam anlamıyla kullanamaz. Günlük konuşma dilimiz 3.000 ile 6.000 kelime kapsar. Çok kitap okuyan insanların kelime hazinesi her zaman okumayan insanlarınkinden fazladır. Örneğin: tanınmış Alman düşünürü  Johann Wolfgang Goethe’nin kelime hazinesinin yaklaşık 200.000 olduğu tahmin edilmiştir.

Kelimeler en keskin silah olabilirler: Politikacılar’ın, yazarların, sanatçıların, akla gelen her çeşit mesleğin temsilcileri  arasında konuşulan ve yazılan kelimeler bugünden yarına hükmederler.

Yazarın materyali „DİLDİR“. Dili ne kadar uzmanca kullanabiliyorsanız, o kadar ilginç olur yazdıklarınız. Açık bir düşünme şekli, sade ve resimsel tasvirler yazılarınıza güç, hayat ve canlılık katarlar.

Onun için“İYİ BİR KELİME HAZİNESİ HER YAZAR İÇİN ZARURİDİR “

Almanca öğrenirken bir-iki yıl boyunca günde 50 kelime ezberlerdim trende, otobüste, duraklarda. O alışkanlığımı neden daha sonraları da devam ettirmediğime üzülüyorum şimdi bu satırları yazarken. Ve tekrar ediyorum: 

YAZARIN ALET ÇANTASINDAKİ  EN ÖNEMLİ ALET KELİME HAZİNESİDİR.

Geniş bir kelime hazinesi esaslı, dikkatli, itinalı, özenli, belirgin bir şekilde neyi nasıl ifade edeceğinizi ve anlam nuanslarını yerinde kullanmanızı sağlar. Türkçe geniş ve derin bir deryadır, insanın içine daldıkça dalası gelir, çünkü çok renkli müthiş bir dünyadır…

Aynı şey diğer diller için de söylenebilir belki. Her dil kendine özgü unsurlar taşır. Önemli olan onu kullanan insanların kendi dillerini canlı olarak yaşatmalarıdır.

Günümüzde bir çok dil artık ölmüştür. Örnek vermek gerekirse OSMANLICA, LATINCE, ESKI YUNANCA, ESKI IBRANCA gibi…

Yazar dediğin sözlükle çalışır. Sözlüklerle iyi bir arkadaşlık kuran, bilmediği her kelimeyi üşenmeden bakan, araştıran, öğrenen kimse sözlüğü kendine bir DEFİNE edinmiş olur. Yazar kitap, makale, öykü, şiir, roman yazarken masasında çalışmaktadır. Yani her an sözlüğe bakma olanağına sahiptir. Okuyucu ise bekli yatakta, bekli deniz kenarında kumsalda, belki bir salıncakta ve belki trende, uçakta, yolculukta okuyordur. Anlamadığı kelimeye bakma olanağı o yüzden olmayabilir. Bu durum okuyucuyu sözlüğe bakmaktan korumanız gerektiğini vurgular.       

Bulunduğum şehirde bir tercüman tanırım, nerede hangi sözlüğü bulursa, satın alır. Ancak bir gün bile açıp, gerçekten içinden kelime ezberlememiştir. (Bazı insanlar vardır hani, kitap hastası derler ya, gerçekten kitapları satın alıp, okumazlar, satın aldıkları kitapları sadece raflara dizerler. Hastalığı ilerleyenler ise o kitaplara evin içinde yer bulamaz, bu kez evin varsa bodrum katına veya çatısına kartonlara doldururlar. Yani kolleksiyon ve toplama hastlığına yakalanmışlardır. Siz o insanlardan olmayın, lütfen!).

İSABETLİ BİR KELİME SEÇİMİ DİLİ ÇEKİCİ YAPAR…

İsabetsiz, hatalı, yanlış kelime seçimi ise okuyucunun yolunu şaşırtır… O yüzden yazarken kendi ifadelerinizi güzel bir süzgeçten geçirmelisiniz ve ne demek istediğinizi tam üstüne basarak söylemeyi öğrenmelisiniz. Bir örnek vermek gerekirse:

Adam kadına bir buket veriyor… Bu cümlenin yerine şöyle deseniz:

Sevgilisine bir demet mor menekşe veriyordu adam veya ‚ kırmızı bir gül demeti, veya sedef renkli laleler veya kırmızı beyaz renkli orkideler, diyebilirsiniz. Daha da güzel: Adam kırda kendi elleriyle topladığı rengarenk mis kokulu kır çiçekleri götürmüştü sevdiği kıza… Bu şekilde genel olarak kullanılan „buket“, „demet“ kelimesi bambaşka bir anlam taşır ve okuyucunun gözü önünde bambaşka bir resimle canlanır.

Veya: Adam sokakta yürüyürdu.

Ne kadar sıkıcı bır cümle… Adamın nasıl yürüdüğünü okuyucu nereden bilsin! Şimdi adam yavaş yavaş mı, yoksa topallayarak mı, sağa sola sallanarak mı, yoksa acele acele mi, yoksa koşar adım mı yürüyor, diye bir soru takılıyor, okuyucunun kafasına. Adam yürüyor, yürümesine de, acaba nasıl bir şekilde yürüyor?      

Canlı anlatımın nasıl olması gerektiği üzerine bir örnek daha:

Yanlış şekil:

„Genç adam arabasıyla odun serpili yolda yolunu bulmaya çalışıyordu. O sırada bir askeriye arabası çıktı önüne virajdan. Bir toz bulutu yükseldi yolun kenarından, sürücü arabasını frenleyip durdu.“

Doğru şekil: „Genç adam yola yığılı odun parçaları arasından zorla yolunu bulmaya çabalıyordu. Tam o sırada virajdan aniden önüne süratle gelen bir askeriye arabası çıkıverdi. Genç adam sert fren yapıp, arabasını durdurmaya çalışırken birden bir toz bulutu döndü havada.“

Yazı hem “pasif”, hem “aktif” yazılabilir. Fiil her zaman yazılana aktivite katar. Fiil cümlelerin bir yerde kralıdır.

Bir reçete yazısıyla fiilin neler yaptığına bakalım:

Yanlış şekil ifade:

“ Bu ilaç damar ağrılarına iyi gelir. Hasta küçümsenemeyecek derecede ağrısız süreçler geçirir. Tansiyonun düşürülmesi sağlanabilir.“

Doğru şekil:

„Bu ilaç damar ağrılarını azaltır. Tansiyonu düşürür ve hastanın uzun süre ağrısız yaşamasını sağlar. Hasta ağrılarının hafiflediğini hisseder.“

Isabetli kelimeleri Ludwig Reiners „STİL SANATI“ kitabında şu şekilde tasvir ediyor:

„Acaba doğru, isabetli kelimeleri nasıl bulabilir insan? Doğru ve isabetli sözleri ancak dünyayı tanıyan bulabilir… Genel tasvir şekilleri esasen gerçeği yansıtmaz, tam tersine elle tutulura bir kör gibi bakmaktır, tecrübesizlik, bilgisizlik, sözü, ifadeyi, beyanı belirsizleştirmektir. Mesela her kim ki „Boran“, Tayfun“, „Poyraz“, „Ayaz“, „Fırtına“, „Meltem“, „Tornado“, „Orkan“, „Lodos“ kelimelerini tanımıyorsa, o kişi‚ „Rüzgar“ veya „Fırtına“ kelimelerini kullanacaktır. Ya da: „ağaçlı bataklık“, Turba“, „Mümbit lığlı arazi“, „yosunla örtülü arazi“, „Balçık“ kelimelerini tanımayan kimse her zaman „Bataklık“ deyip geçecektir.“

Genel ifadeler kullanmak bir nevi rahatlıktır, çünkü onlar beynimizin en ilk sıralarında otururlar ve gerektiği anda hemen hazırdırlar. Ancak ne var ki, konuşurken veya yazarken kullandığımız aktif kelime hazinemiz pasif kelime hazinemizden daha dardır. Pasif kelime hazinemiz bildiğimiz ve anlamakta zorluk çekmediğimiz kelimelerden oluşur. Bir çok kelime „dilsiz“ olarak nitelendirilebilir, kullanılmadığı veya hazır bulunmadığı için… 

Yazarken basitmiş gibi görünen ve kulağa akıcı bir dille yansıyan bir çok yazının arkasında büyük bir direnç gizlidir.

Örnek: Bernard Schlink’in „Okuyan“ kitabından:

„Onbeş yaşımda iken bende sarılık hastalığı vardı. Hastalık sonbaharda başlamış olup, bahar aylarında geçmişti. Yıl ne kadar soğuk ve ne kadar karanlık olursa, ben de o kadar güçsüzleşiyordum. Ilk defa yeni yılda herşey düzelmeye başladı. Ocak ayı sıcak olmuştu ve annem yatağımı balkona kurmuştu. Ben göğü, güneşi, bulutları seyredebiliyor, bahçede çocukların oynadığını duyuyordum. Bir tan vakti şubat ayında bir Karatavuğun öttüğünü duydum.“

Bu kelimeler görüldüğü gibi yazarın iliklerinden akmış…

DİL DİNAMİKTİR, KİŞİLİK GİBİ DEĞİŞİR…

Dilin değişkenliğini en çok yaşlı ve genç insanların konuşmalarından anlayabiliriz. Gençler daha değişik bir dil kullanırlar aralarında. Bambaşka kelimelere rastlar insan bir grup gencin sohbetini dinlerken. Bu her toplumda böyledir. Köyde yaşayan bir insan ile şehirde yaşayan bir insanın konuşma şeklinde de farklılıklar vardır. Küçük şehirlerde yaşayanlar ile büyük şehirlerde yaşayanlar arasında da farklılıklar görülür. Dil yöreden yöreye değişir.    

DİL KİŞİLİĞİN AYNASIDIR…

O yüzden dilendiği gibi herkes tarafından değiştirilemez. Bunu herhangi bir insanın yazmış olduğu bir yazıyı okurken farkedersiniz. Özellikle gazetelerdeki köşe yazılarından yazarın carakter yapısını, kişiliğini, düşünce tarzını, bilgeliğini, bilgisizliğini hemen farkedersiniz. 

Yazarken sade ve anlaşılır olmaya özen gösterilmelidir.Anlaşılır olmak en önemli kuraldır.

Örnek: Astrid Lindgren’in „Pipi uzun çorap“ kitabından:

„Küçük, küçücük bir şehrin kıyısında bakımsız, virane bir bahçe vardı. O bahçenin içinde eski püskü bir bina ve binanın içinde Pipi uzunçorap otururdu. Dokuz yaşındaydı ve tek başına yaşardı. Annesi de, babası da yoktu. İyi ki de öyleydi, çünkü kimse ona tam oyunun en zevkli yerinde yatağa gitme emrini vermiyor, kimse ona şunu ye, bunu ye demiyordu, kendisi yemek yerine elmalı şeker yemek isterse.Bu gerçekten güzel bir şeydi.“

Basit kelimelerle, sade anlatılmış bir hikayedir Pippi’nin hikayesi. Yalnız bu hikaye bir özellik taşıyor, okucuyu meraklandırıyor ve acaba nasıl bir kız tarif ediliyor diye hemen insanda devamını okuma isteği doğuyor.

Ritim ve ahenge dikkat ediniz! Örneğin müzik dinlerken her insan yanlış notaları veya herhangi bir düzensizliği, disharmoniyi hemen fark eder, çünkü müziği kulağıyla duyuyordur. Kulak kendiliğinden bunu fark eder. Aynı şekilde okuyucular da isabetsiz kelimeleri fark ederler. Yazının akıcılığını engelleyen yanlış kelimeleri okuyucu hemen sezer.

Her kelime anlamının yanısıra bir de ahenk taşır. İyi bir metin her zaman okuyucunun kulağına hoş gelmelidir, başka türlü ifade etmek gerekirse: Kelimeler öyle akmalı ki, sanki kullanılan cümle için yaratılmışlar gibi görünmelidirler. Kelimelerin ritiminden anlamayan bir yazar dile karşı çalışır. Her kim ki güzel yazabiliyorsa, kullandığı kelimelerin ahenk ve dıl ritminin okuyucuda nasıl bir etki bırakacağını çok iyi biliyordur.

Burada ne demek istendiğini Josef von Eichendorf’un kalemiyle „Bir işe yaramazın hatıra defterinden“ kitabından bir alıntıyla açıklayalım:

„Babamın değirmeninin dümeni yine çılgınca dönüyordu. Çatıdan kar damlaları aşağı akıyordu, serçeler de kendi keyiflerinde araya girip, ötüşüyorlardı. Bense evin eşiğine oturmuş uykumu gözlerimden siliyordum. Rahatım yerinde sayılırdı, sımsıcak güneşin altında. O anda babam evden dışarı çıktı. Kendisi sabahın köründen beri değirmende gürültü patırtı içinde çalışıyordu. Ben uyku tulumuna dönüp: “Seni gidi işe yaramaz seni, sen yine kalmış güneşleniyorsun, elini, kolunu geriyorsun öyle, bütün işi de ben yalnız yapıyorum. Kusura bakma, ben seni daha fazla yemleyemem. Bahar kapıya dayanmış bak, çık git dünyayı gör ve kendi ekmeğini de kendin kazan bundan sonra.“ 

Bu sahneyi her ergenç kişi hayatında mukakkak duymuştur babasından. Bizimkiler olsa bir de kıçına bir tekme vururlardı öyle işe yaramaz bir gencin, değil mi? Ama asıl anlatmak istediğimiz kelimelerdeki ahenk ve anlatım gücü... : )

Kelimelerdeki ahenkten en çok yararlanan kişiler şairlerdir.

Bazı kelimeler aydınlık bir ahenk, bazıları ise karanlık bir ahenk simgelerler. Mesela: Güneş, ışın, parlak, Ay, Yıldız dediğimiz zaman hemen kulağa aydınlık bir ahenk yansır.

Ahenk en etkili şekilde nerede kullanılır dersiniz? REKLAMLARDA... Her insan ezbere bir şiir bilmese de, bir yığın reklam sloganı tanır... Mesela: Her şey mümkündür, TOYOTA! Diğerlerini yazmaya gerek yok, herkes hangi reklamı duymuşsa, o reklamda kullanılan tekniğin sadece bir kelime ahengi olduğunu bilmesi yeterlidir...

Uzman dilinden kaçınınız! Her mesleğin kendine özgü bir kelime hazinesi ve kelimeleri kullanma şekli vardır. Bir örnek vermem gerekirse:

Bütün tanınmış yazarlar gibi ben de hukuk eğitimimi yarıda bıraktım. Hukuk öğrencisiyken hukukçuların dilini bir Pedagog olarak anlayamıyordum. Hukukdakı düşünme şekli nedense benim mantığıma uymuyordu. Pedaogoglar, Sosyologlar, Politologlar, Psikologlar, yani tüm ruh bilimleri genelden özele inerler. Hukukta bu tersinedir. Yani kullandıkları metot ‘Indirgemedir’. Ve bunu yaparken bazen gülünç duruma düşerler. Almanca buna ‘Subsummieren’ (idraç etme tekniği) denir.

Bir gün benimle birlikte hukuk okuyan bir Alman öğrenci okula başladıktan altı ay sonra başka bir şehirde ailesini ziyarete gider. Annesi babasıyla konuşurken, okulda öğrendiği dili kullanır. “Anne kahveyi getirirken döktün, bu da demek oluyor ki, dikkat etmedin, eğer dikkat etseydin, gece elbisem kirlenmezdi, sen şimdi bana karşı bir suç işledin!“, gibi... Annesi kızına: Kızım bu dili sana kim öğretti, benim kızım her şeyi başka türlü söylemeyi öğrenmiş. Üniversitede size bunları mı öğretiyorlar?“ der.                

Evet, kelimeler, sözcükler! Onlar hem azizdir, hem kutsaldır, çünkü dualar kelimelerle yapılır, dilek ve istekler kelimelerle ifade edilir, umut ve teselli kelimelerle verilir, şaka kelimelerle yapılır, şiir kelimelerle yazılır, şarkılar kelimelerle söylenir. Kelimeler aynı zamanda silahtır: İnsanı baştan çıkarır, insana emreder, insana söver, insanı kırar ve üzerler. Yalanlar ve iftiralar da kelimelerle dünyaya gelmiştir. Kelimeler başı boştur: Bazıları birçok anlam taşır, bazıları yanlış anlaşılır, bazıları duygu ve düşüncelerimizi gölgeler. Onun için duyu organlarımızı çok iyi bilememiz gereklidir.    

Hermann Hesse´den güzel bir alıntıyla noktalıyorum:

„Biz şairler dile göbekten bağlıyız, çünkü o bizim çalışma alet - edavatımızdır, ama hiç kimse onu tam anlamıyla kullabiliyorum diyemez. Kendim için şunu söyleyebilirim ki, bundan 70 yıl önce okula başladığımdan bu yana hiçbir işi Almanca dilini kavramak kadar büyük bir azimle yapmadım. Ama yine de bazen şaşkınlıkla tesbit ediyorum ki, ben bir acemiyim, bazen alfabenin karşısında büyüleniyorum, bazen çekiniyorum, bazen ise mutlu mutlu o labirentte dolaşıyorum ve kendi kendime şaşırıyorum, insanların bir avuç harften nasıl cümlelerle, nasıl kitaplarla, nasıl resimlerle bütün uzayı biraraya getirebildiğine...“    

ÖZET:

  • Kelime hazinenizi genişletiniz!
  • Basit ve sade yazmaya çalışınız!
  • Ritim ve ahenge dikkat ediniz!
  • Yazdığınızı yüksek sesle okuyunuz!
  • Genel sözcükleri kullanmayınız, kelimeleri isabetli seçiniz!
  • En önemlisi, severek yazınız!

Kaynak: Bu yazı Axel Anderson Akademisinin YAZMANIN OKULU 1- 2. ve 3. ders broşürlerinden esinlenerek, kısmen tarafımdan tercüme edilerek hazırlanmıştır.                                                                                 

NURAY  LALE, Eğitim ve Sağlık Bilimcisi
lalenuray@yahoo.de
İstanbul -10.08.2004
http://sufizmveinsan.com

 


Üst Ana sayfa e-mail