Safahat’tan…

Türk edebiyatında Japonya  ile ilgili mevzuların geçtiği en önemli eserlerden biri Mehmet Akif Ersoy’un Safahat`ıdır. Yazar Japonya’ya gitmemiştir, ancak eserinin “Süleymaniye Kürsüsünden” bölümünde Japonya ve Japonlar ile ilgili çok iddialı ifadeler bulunmaktadır.
Yazar, bu bölümde Japon insanının genel karakteri ile ilgili tasvirler yapıp Japon toplumunun özelliklerini kendi İslam anlayışıyla karşılaştırmaktadır. 20. yüzyılın başında yazılmış olması ve o yıllarda Japonya ile ilişkilerimizin yok denecek kadar az olması şiirin önemini artırmaktadır.
Asya’da bir devlet olan Japonya`nın gerek tarihteki kültür ve medeniyet birikimi, gerekse yeni yüzyılda bulunduğu nokta, bu ülkeyi diğer Asya ülkeleri arasında ön plana çıkarmaktadır. Çinlilerden öğrendikleri yazı tarzıyla, her şeyi şekil ve resim ile somut olarak algılayan Japonya`da soyut kavramlar gittikçe azalırken, dinde, toplumda izini kaybettirmiştir. Bu boşluktan dolayı  son yıllarda dine karşı talepte artış gözlenmektedir. Biraz da popülerizmin etkisiyle Hıristiyanlığı kabul edenlerin sayısında artış gözlenmektedir. Belki de bu duruma gelen günümüz Japonya`sının, bir asır önceki durumunu anlamak açısından da Mehmet Akif`in bu eseri büyük önem arz etmektedir.

Safahate genel bir açıdan baktığımızda, Mehmet Akif'in birinci Safahat'ta İslam ideali ile ilgili şiirleri, "Tevhid yahut Feryad" da olduğu gibi ya duygu planında veya "Durmayalım"daki gibi bazı İslami hikmetlerin didaktik değeri üzerinedir. Bu düşüncelerin bir İslam birliği ideali haline gelmesi için, Meşrutiyet sonrası fikir cereyanlarını Akif'e göre zararlı ve milleti bölünmeye götüren bir tehlike olması gerekmiştir. İşte "Süleymaniye Kürsüsünde" böyle bir tehlikeye karşı İslam milletlerinin uyanması ve bir birlik teşkil etmesi felsefesine dayanan uzun bir manzume olarak bu yıllarda çıkar.

Belirttiğimiz gibi özellikle yazarın Japonya`ya gitmediği halde böyle bir şiir yazması ise esere daha ilginç bir yön katmaktadır. Kitap, "Sırat-ı Mustakim" dergisine yazı yazan Rusya Türklerinden Abdurreşid İbrahim'in hikâyesidir. Bu zat, 1853'de Siberiya'da doğmus, Mekke ve Medine'de tahsil görmüs, 1881'de ilk defa İstanbul'a gelerek Tanzimat aydınları ile tanışmış. Rusya'ya dönüşünde yeni usulde mektepler açmış, "Liva'ul-Hamd" adlı bir broşür neşrederek Rusyalı Türklerin Osmanlı ülkelerine göçmesini teşvik etmiştir. Meşrutiyet'ten sonra yine Türkiye'ye dönmüş, konferans ve va'zlar vermiştir.  1944'de Japonya'da ölen Abdurreşid İbrahim Efendi, Osmanlı topraklarından Japonya'ya kadar uzanan Türk-İslam dünyasını gezerek, müşahedelerini "Alem-i İslam ve Japonya'da İnsar-i Islamiyet (1912-1914)" adlı resimli iki büyük ciltte neşretmistir. Akif'in Süleymaniye kürsüsüne çıkarak, İslam dünyasının durumu hakkında va'z eden uyanık bir bilgin olarak, gösterdiği hoca, işte bu Abdurreşid İbrahim Efendi'dir. İslam dünyasının o günkü durumunu veren coğrafi ve sosyal bilgilerin dışındaki fikirler Akif'e aittir.

Sözü geçen şiir:

JAPON’LAR

Sorunuz, şimdi, Japonlar da nasıl millettir?
Onu Tasvire zafer-yab olamam, hayrettir!
Şu kadar söyleyeyim: Din-i mübinin orada,
Ruh-u feyyazı yayılmış, yalınız şekli: Buda.
Siz gidin, safvet-i İslam’ı Japonlarda görün!
O Küçük boylu, büyük milletin efradı bugün,
Müslümanlıktaki erkanı siyanette ferid;
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid.
Doğruluk, ahde vefa, va’de sadakat, şefkat;
Acizin hakkını İ’laya samimi gayret;
En ufak şeyle kanaat, çoğa kudret varken;
Yine ifrat ile vermek, veren eller darken;
Kimsenin ırzına, namusuna yan bakmayarak,
Yedi kat ellerin evladını kardeş tanımak;
<<Öleceksin!>> denilen noktada merdane sebat;
Yeri gelsin, gülerek, oynayarak terk-i hayat,
İhtirasat-ı hususiyyeyi söyletmeyerek,
Nef’-i şahsıyi umumunkine kurban etmek...
Daha bunlar gibi çok nadire gördüm orada.
Ademin en temiz ahfadına malik bir ada.
Medeniyyet girebilmiş yalınız fenniyle...
O da sahiplerinin lahik olan izniyle.
Dikilip sahile binlerce basıret, im’an;
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan!
Garbın eşyası, eğer kıymeti haizse yürür;
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür!
Gece gündüz açık evler, kapılar mandalsız;
Herkesin sandığı meydanda, bilinmez hırsız.
Ya o mehviyyeti insan göremez bir yerde...
Togo(*)’nun umduğunuz tavrı mı vardır?  Nerde!
<<Gidelim!>>  der, götürür!  Sonra gelip ta yanıma;
Çay boşaltırdı ben içtikçe hemen fincanıma.
Müslümanlık sanırım parlıyacaktır orda;
Sade Osmanlı’ların gayreti lazım arada. 
Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler,
Ulema, vahy-i İlahiyi mi bilmem, bekler?

(*)Togo: 20. yüzyıldaki bir Japon generali

Referans : Safahat, Akçağ yayınları, 1997.

Turhan Doğan
http://sufizmveinsan.com
05.11.2001

 


Üst Ana sayfa e-mail