Bir ters bir düz

 

Click to read english...

    

     Ahmet Altan, Çetin Altan’ın oğlu biliyorsunuz. Doğru ve verici olarak bildiğini yazan, güçlü bir kalem. Yazılarını bırakmak isteseniz de sizi bırakmaz, kendine çeker.

     Onun bir süre önce anlattığı bir hikâye ile yazıma başlıyorum.

     Anımsadığım kadarı ile şöyle idi:

     “Şimdilerde pek revaçta değil ama 70’li kuşaklar çok iyi hatırlar, ninelerimizin, teyzelerimizin, halalarımızın boş zamanlarında yaptığı bir iş vardı; büyük bir sabırla hırka, kaşkol ve kazak örerlerdi.

     Bilenler, bu işi bilemeyenlere şöyle tarif ederler, anlatırlardı:

     ‘Bir ters, bir düz’

     Buna göre bir sıra “düz”, bir sıra ise onun “tersine” örülmek durumundaydı.

     Meraklı gözlerle birkaç sıraya bakıp, “bundan bir şey olmaz!” derdiniz, ama o ters ve düz sıralar sonunda bedenimizi sarmalayacak çok güzel giysileri oluştururdu.”

Büyük değişimlerle yenilenme formatına geçen Mistik anlayışı bendeniz, bu tür örgüye benzetiyorum.

     Mistisizm çoktandır, klâsik fizik ile kuantum fiziği arasında gidip geliyor ve yeni bir yapılanmayı meydana getirirken, pek farkına varamadığımız bir anlayışı-sistemi ortaya çıkartıyor.

     Burada; klâsik fiziği ters, kuantum fiziğini düz örgü gibi kabullenelim.

     Çünkü bir kere nerden bakarsanız bakın; ballandıra ballandıra anlatılan klâsik fizik, Kuantum potansiyelin varlığından, açığa çıkışından meydana geliyor.

     Klâsik fizik, sebep-sonuç ilişkisine dayanıyor. Bir anlamda aynı şartlar, aynı sebeplerin, aynı sonuçlarını doğuruyor.

    Determinizm dedikleri şey de bu işte.

    Sebep-sonuç ilişkisi dinde, “Her insan, yaptıklarının neticesi ile karşı karşıya kalacaktır.” ifadesi ile açıklanmış.

     Bunu değerlendirip hakkını veren, uygulama yoluna girenler, -büyük bir olasılıkla- cennete ulaşıyor.

     Ama söz konusu işlevler ne kadar pozitif olursa olsun, insana gerçeği getiremiyor.

     Klâsik fizik ve bu zihniyetin fundamentalist (köktenci) yaklaşımları, İslâm Dini’nin, batıdan gelen bilgi akışı ile daha iyi anlaşılmasına engel oluyor.

     Ne ki kuantum potansiyeli kabul edenlerin önü açılıyor ve bu görüşü kabul edenler olmadık hakaretleri işitiyor.

     Bu düşünceye karşı tek tesellimiz, abuk-sabuk zihniyetin, her geçen süre içinde gerilemekte olduğu. Yarım yamalak yaşadıkları dünyalarına sanal değil de gerçek bir şeyler girince; şaşırıp kalıyorlar, inatlarını devam ettirmek istiyorlar, ama bunlar bir sonuç vermiyor.

    Unutulmaması gereken bir şey var.

     Einstein’ın zihinlere demir atan “İzafiyet Kuramındaki” maddenin var olduğu kabulünün geçerliliğini yitirmesi.

    Zira maddenin varlığı, onu algılayan gözlemci için –beş duyuya göre- geçerli bir varsayımdan, kabulden ibaret.

    Yani, enerji kitlesinin madde diye gözlemlenmesi, sadece bizlerin algılama biçiminden kaynaklanıyor ve anlaşılıyor ki bir nesnenin, atom altı boyutta hiçbir izine rastlanmıyor.

     Ayrıca Bohm’un, kuantum açıklamasında yeni boyut dediği ve “Kuantum Potansiyeli” diye adlandırdığı bu görüşe göre; atom altı parçacıklarda sabit bir yer söz konusu olmadığından, uzayda her yer eşit.

     Yani mutlak bir bütünlük var ortada.

     Bu özelliğe “mekânsızlık” deniyor.

     Ve çok enteresandır, bütün atom altı parçacıklar birbiri ile ilişkili ve iletişimli oluyor.

     Holografik özelliğinden dolayı da “küçük bir parçanın tümdeki bilgiyi taşıması”, bilginin de mekân kavramı söz konusu olmaksızın, tümde “eşit olarak dağıldığını” gösteriyor.

     Bu nedenle Evrende, canlı-cansız ayırımı yapmak imkânsızlaşıyor.

    Hareketli ve hareketsiz maddeler, birbirinden ayrılamayacak kadar iç içedir ve yaşam, evrenin bütünlüğü içinde sarmalanmıştır.

     Mevcut bilgiler esasen; gerçek olanın Kuantum Boyutu olduğuna işaret ederken, beş duyu boyutu ile algılanan madde âleminin hayal-hologram hükmünde kalacağını gösteriyor.

     Buna göre, Evren için “Holografik bir yapıdır” diyebiliriz.

Kuantum boyutu ise bilgi hükmündedir. Düz olan kısım işte burasıdır.

     Bu katmanda insanın gerçek benliğini bulması ve bunun yanı sıra var gibi görünen şeylerin izafî-hayal olduğunu bilmesi kaçınılmazdır.

     Ne ki hayat yine bir şekilde, “bir ters ve bir düz” olarak, varlık temellerini oluşturan İlâhî manaların kutsiyeti, bir büyük   Üstadın deyişiyle Nokta’nın fırça darbeleri misali ehlince seyrediliyor, tek kare resim olarak.

 

 

 

Arkadaşına gönder 

 

 

Paylaş