TELEPATİ -DURUGÖRÜ VII 

Hz. Muhammed (sav) o anda olanı görmenin ötesinde, geleceğe yönelik de Müslüman olsun ya da olmasın, kişisel bazda insanların nelerle karşılaşacaklarını, neler yapacaklarını, nelerle meşgul olup uğraşacaklarını, nasıl, nerede ve ne şekilde öleceklerini bazılarının ise, cennetlik  veya cehennemlik oluşunu hatta cennetteki mertebesini bile açıkça bildirmiş yanı sıra, yakın ya da uzak gelecekte olacak toplumsal olaylardan haberler vermiş ve bunlar da zamanı geldiğinde tek tek söylediği gibi tamı tamına çıkmıştır. Çünkü Resul ve Nebilerde yanılma payı hiç yoktur (1). Bununla birlikte, neslin veya dünyanın kıyameti öncesindeki siyasal, toplumsal, doğal olaylar...gibi zuhur edecek belli alametleri ve ölüm ötesi boyut ile dünyanın kıyameti sonrasındaki insan ruhlarının karşılaşacakları maddi ve manevi tüm aşamaları da tamamen enfüsi boyuttan bildiğini, gerektiğinde afaki boyutlardan da bir bir tespit ederek içinde sembolleri de barındıracak şekilde anlatmıştır, elbette anlayana. Bunların sayısı da oldukça çok, fakat fikir vermesi açısından o ana ya da geleceğe yönelik birkaç mucizeyi vermeye çalışalım.

Bir gün namaz sırasında cemaate dönerek, “ namazda saflarınızı doğrultunuz ve sımsıkı birbirinize yapışıp aranızda boşluk bırakmayınız. Zira ben sizi, arkamdan da görüyorum” der.   Medine’den yüzlerce km uzakta bulunan Mute denilen yerde savaşan Müslümanların, savaş sırasındaki her durumunu da yanındakilere aynen TV’de seyrediyormuşçasına anlatmış, şehit olanları ismen ve ölüm biçimleriyle birlikte tek tek söylemiştir. Bir gün de, Hz. Resulullahın devesi kaybolur ve tüm aramalara rağmen bulunamaz. Müslüman olduğunu söyleyen ama aslen Yahudi olan bir kişi de bunu fırsat bilerek, “ gökten haberler veren biri, kendi kaybolan devesinin yerini bile bilmiyor ” diyerek, Müslümanlar arasında fitne yaratmaya çalışır. Bunun üzerine Resulullah, Cebrail (as)’ın  kendisine haber vermesi üzerine (yani, sistemin işleyiş mekanizmalarından biri olan durugörü yeteneğini devreye sokarak) devenin ipinin bir dala takıldığını bildirmiş, bulunduğu yeri tamı tamına söylemiş, sahabe ise tam tarif edildiği yerde deveyi bulmuştur.

Kudüs’ü tanıyan, bilen birtakım insanlar da, miraçta bedenen Tayyı- Mekan ile gittiği Kudüs ile ilgili bazı sorular sorarlar. Resulullah da durugörü ile gözü önüne gelen Kudüs’e, Mescidi Aksa’ya bakarak anında cevap vermeye başlar ve şöyle söyler: “ suali sordukları zaman, onların sordukları şeylerin hiçbirine, ben oraya gittiğim zaman dikkât etmemiştim.Fakat, Cenabı Hak o anda perdeyi kaldırdı ve sanki karşımdaymış gibi Mescidi Aksa’yı görmeye başladım ve ...ne kadar pencereleri vardı?... Kapısı nasıldı?... gibi sorulara karşılık... cevap verdim onlara”. Yine hadislerde anlatılan ağaçların, dağların, taşların, ırmakların...vs ona doğru gelmesi, koşması da bunların bizatihi gelmesi (hareket etmesi) değil, nesnelerin, beynin göze bağlı olmayan algılayıcıları tarafından zumlama ile yakın halde algılanması, görülmesidir.

Aynı özellik Hz. Ömer (ra)’de de görülmüş. O da, camide hutbe okurken birden Medine’ den çok uzakta bir yere savaşa gönderdiği komutanına, “ Ya Sariye dağa çek, dağa...” diye seslenir. Böylece savaşta yenilmek üzeriyken bu mesajı alan komutan, bu taktiğe uyarak savaşı kazanır. Böylece Hz. Ömer (ra) olayı görmenin ötesinde o olaya müdahale de etmiştir. Bir gün Uhud Dağı üzerinde iken deprem olur. O sırada Resulullah, sakin ol, senin üzerinde bir peygamber, bir sıddık ve iki de şehit var” der. Bilindiği üzere Hz. Ömer (ra) cemaatle namaz sırasında, Hz. Osman (ra) da Kuran okurken şehit edilmiştir. Hz. Ali (ra)’ye de, birtakım insanların ona, tıpkı Hıristiyanların Hz. İsa (as)’a bakışı gibi bakacaklarını ve dolayısıyla bunun Müslümanlar için birer fitne olacağını açıkça ifade etmiş ve öyle de olmuştur. “Hilafet, benden sonra otuz yıldır. Ondan sonra saltanat devri başlayacaktır” demiş ve hesaplandığında tamı tamına otuz yıl çıkmıştır. Bugün, Hz. Muhammed’e(sav) rağmen hilafet peşinde koşanların amaçlarının Dinle ilgili olmadığını yaşanılan olaylarla da görmekteyiz. Kendi tanrısının ve ona dayalı hayallerinin halifesi olabilirler ama bu, Hz. Muhammed (sav) ile alakalarının olmadığını yine Hz. Muhammed (sav) tarafından bize bildirilmektedir. Yine Resulullah Bedir savaşından önce, “ burası Ebu Cehil’in, burası Umeyye’nin, burası Utbe’nin öldürüleceği yerlerdir. Burası da şunun, bunun öldürüleceği yerdir” diye tek tek söylemiş ve bunlar harfi harfiyen doğru çıkmıştır.

Çok ilginçtir ki Müslüman aydın diye geçinen bir kısım insan ise, tıpkı ateist bilim adamları gibi insanda bu tür yeteneklerin olmadığını, olamayacağını dile getirerek bunun, (aslında hiçbir zaman mevcut olmayan) kendi kafalarındaki tanrıya, tanrısallığa karşı bir durum oluşturduğunu belirtmektedirler. Bu materyalist Müslümanlara göre, böyle bir şeyi ancak ötedeki bir tanrı melekleriyle kendisi yapar, o kadar. Bu yüzden Resul ve Nebiler ve dolayısıyla Hz. Muhammed (sav), tanrının eşit ve adil olması nedeniyle aslında kendileri gibi sıradan insanlar olup biricik tanrı tarafından (muhtemelen zar atarak) seçilmiş basit kullardır. Dolayısıyla bu görevleri, seçilmeleri taktirde pekala kendilerinin de yapabileceklerini, onları bu kadar büyütmenin gereksiz olduğunu ifadeleriyle açıkça ima etmektedirler. Bu yüzden Hz. Muhammed’in (sav) sözleri, kendi akıl ve mantıklarına ya da buna dayalı olarak anlamaya çalıştıkları Kuran’a uymadığı için de pek önemi olmadığını belirtmekte, hatta kendi dinsel anlayışları için tehdit bile görmektedirler. Ne düşündürücüdür ki hadisleri açıklamaya gücü yetmeyen birtakım otorite görünenlerin, etraftan çekindikleri, etrafa mahcup olmamak, kendilerini küçük ve zor durumlara düşürmemek için Hz. Muhammed (sav)’ den neredeyse utanır hale gelip onun sözlerini ret yoluna gitmektedirler. Tıpkı, Havari Petrus’un Hz. İsa (as)’ ı üç kez yalanlaması gibi. Yine bu maddesel anlayışlı Müslümanlardan bir kısmı Velilerde görünen kerametleri ise, tanrıya çok tapınanlara onlar adına dışarıdan yapılan eylemler olarak bir kısmı da insan beyninin tezahürleri olup akıl hastalığıyla bir tutmakta bu yüzden veli diye bir şeyin olmadığını dile getirmektedirler, ellerinde hiçbir delil olmamasına rağmen ...vs. Kuran’a bakışları ise, hiçbir olağanüstü özelliği olmayan, sadece tanrı fermanlarını içeren Shakespeare yazılarının biraz daha iyisi bir kitap. Modern bilimin hiçbir verisine sahip olmadıkları halde bir de bilimsel olma çabalarına girip 19. yy. sonlarında terk edilmiş materyalist felsefeyi insanlara bilim diye yutturmaya çalıştırdıklarından bu insanlardan ne kuantum fiziğiyle ne de günümüz bilimsel gelişmeleriyle ilgili tek bir kelime de duyamazsınız...vs. Bu da ya cehaletlerinden ya da deneylerle sabit, ispatlanmış olan bu verilerin kafalarındaki Tanrı anlayışını, Tanrısallık kavramını sona erdirdiği, erdireceği içindir. Böylece bu zihniyetteki birimler, insanı çevresinden, evrenden ve özünden kopuk tamamen potansiyeli bile olmayan sınırlı, kapasitesiz, yetersiz hayvan türü varlık olarak bu dünyaya mahkum etmeye çalışmaktadırlar. Tıpkı Cinlerin bu fikri insanlarda oluşturmaya çalıştıkları ve bunda da oldukça başarılı oldukları gibi. Üstelik onca ayet ve hadis ve günün bilimsel verilerine rağmen. Oysa daha maddesel boyutta bile varlığın tek yapı olarak atomlardan ve atomların da tek bir hidrojen atomun türevi olduğu ve daha derin düzeyde kuantum fiziğinin verilerinde ise, insanın doğadan, evrenden, kainattan, bunların boyutsal katmanlarından, Hakikati olan Allah’ tan asla ayrı bir varlığı bulunmadığı ve bulunamayacağı yanı sıra da (bu öyle bir bütündür ki) parçaların bile söz konusu olmadığı bu bütünsellikten tek bir zerreyi, bir boyutu bile çekip ayırmanın kesin olarak mümkün olamayacağı bildirilmektedir. Boyutlar, tüm boyutlarla birlikte bir Bütün olarak mevcuttur. Bunlardan birini ortadan kaldırdın mı tüm boyutlar da ortadan kalkar. Bu nedenle, boyutlarda arada bir kesinti olacak şekilde ayrı olmayıp her bir boyut, alt boyut ya da boyutlarda farklı şekillerde kodlanmış olarak açığa çıkar. Daha doğrusu bir alt boyut, bir üst yada üst boyutların kodlarını barındırmasının ötesinde o kodlardan, şifrelerinden oluşmuştur. Tıpkı üç boyutlu holografik görüntülerin, iki boyutlu hologram plakasında girişim olarak şifrelenmesi gibi. Bu konuda M. İ. Arabi, “ bu dünya hayatı bir rüyadan ibarettir. Bu yüzden yorumlanması gerekir” demiştir. Dolayısıyla boyutlar arası olan ayrılık ancak, “Boyutsal Farklılaşma” şeklinde olmaktadır. Varlığın, sistemin boyutların boyutsal kodlama ile var olması bu boyuta (ya da herhangi bir boyuta) üst boyutlardan ayrı ayrı bakış açılarıyla bakmak anlamına da gelmektedir. Yine bu boyutsal Bütünlük dolayısıyladır ki mesela, Miraç olayında Hz. Resulullah yaratılmışa ve yaratılmamışlığa ait tüm boyutları tek tek müşahade etti, gördü de sonra tekrar dünyaya geri döndü ve onlar orada üstü kapandı, örtüldü, öylece kaldı değil, tek bir “an” da müşahede ettiği tüm boyutları aynı anda ve her an kesintisiz müşahede etmeye devam etmiştir. Gerçi miraç öncesi zaten miraç halindeydi. Çünkü, Kuran’ın bir defada ona inmesini çok iyi anlamak lazım fakat bu da işin başka bir yönü. Bu nedenle Kuran’ da evrene, sisteme, Öze (Hakikate) ait bilgiler sistemin gereği olarak gerçeğine işaretle sembol ve mecazlarla anlatılmış ve böylece bunlar, birebir karşılığı olmasalar da o gerçeğe giden anahtar kelimelerle, cümlelerle ifade edilmişlerdir. Dolayısıyla Kuran, farklı cümle ve kelimelerle de aynı gerçeğe işaret edecek şekilde dizayn edilebilirdi, Mutlak Bilinç tarafından. Mesela Kuran Afrika kabileleri için de ya da kutuplardaki Eskimolar arasında açığa çıksaydı ifade tarzı aynı olmayacağı gibi. Ya da aynı gerçekler farklı anlatım tarzlarıyla da ifade edilebilmektedir. Kuran’ın evrensel oluşu, Kainata ve Hakikate ait olan kodları boyutumuzda ihtiva etmesi dolayısıyladır. Keza Hz. Muhammed’in (sav) Resullüğü de İnsanın Uzayın Hakikati olan boyutlarına dönük “Evrensel Resullüktür”. Böylece “Ben yürüyen Kuran’ım “ diyen ve yedi İnsanı Kamilden biri olan Hz. Ali (ra) gibi, aynısı olduğu insan da, bilincinde bu kodların açılması oranında evrende, Kainatta kapasitesince Hakikatini bilen birim olarak yerini alır ki bu birime, Evrensel İnsan, tüm kemaliyle çıkması halinde ise, İnsanı Kamil adı verilir.

Böylece modern bilimin verileri bile, ne Kuran ne de hadislerde kesinlikle mevcut olmayan tanrı ve tanrısallık kavramını çoktan çöpe atmıştır. Bu nedenle Hz. Muhammed (sav)’ den açığa çıkan İlim Ve Kudret, Evrensel Sistemde de mevcut olan, tüm bunların Özü Allah’a ait İlim Ve Kudrettir. Yine bu sebeple Hz. Muhammed’in (sav) vahiy ile kendi özündeki bir boyutta bulduğu, hissettiği, yaşadığı Allah İlmi ve sonucunda Okuduğu sistem ve düzen, onun beyni aracılığıyla boyutumuzda belirdiği içindir ki Onun bakış açısı, düşünce ve değerlendirme sistemi olmaksızın Kuran anlaşılamaz ve anlaşılamamaktadır da. Ama ne trajik ki Kuran, Hadis ve gelmiş geçmiş onca Evliyaullahın açıkça dile getirmesine rağmen bu çöplükten beslenerek kendisini tanrı olarak lanse edecek olan Deccal, benzer bilimsel söylemleri kullanarak gerçekte Tek’ in varlık adı altındaki belli bir boyut katmanına ait ilim ve kudretinin kendinde açığa çıkmasına karşın, kendisini birimlerde potansiyel olanın açığa çıkmışı olarak zirve noktada gösterip varlığın tanrısı olduğunu dile getirecek ve insan ya da çeşitli uzaylı varlık suretinde somut olarak görünecek Cinler yardımıyla da insanların ekseriyatını hükmü altına alacaktır. Deccal, kendisini varlığın tanrısı olarak gösterebilir, ama Allah ve Onun aynası olan birimlerin indinde varlık, hiçbir zaman var olmamıştır. Var olmayanın tanrısı da ancak bir hayalden ibarettir, gerçek bir varlığı yoktur. Bu nedenle, sahip olduğu hayali ilim ve gücü, boyutsal çarpışmada ona bir fayda vermeyip Hz. İsa (as) adı altındaki İlim Ve Kudret altında ezilip kalacaktır. Özetle, Hz. Muhammed’e (sav) bakmak, Onu değerlendirmek demek ona et kemik yığını olarak bakıp değerlendirmek değil, kendi boyutsallığında bir bilinç titreşimi olarak görmek daha doğrusu sonsuz-sınırsız bir bilinç titreşimi olarak onda yok olmak demektir. Uzak doğu mistikleri bile her ne kadar ötesini değerlendiremedikleri için Ona iman etmeyip bu yüzden onda yok olamasalar da onu kendi bilinç katmanlarında kapasitelerince kendileri gibi sadece şuur titreşimi olarak görmekte, bu da Ona saygı duymayı getirmektedir. 

Ayrıca bir şeyi reddetmek, o şeye karşı kendini kapama, kilitleme ; iman ise, o şeye karşı kendini açık hale getirme demektir. Bu nedenledir ki mesela, meleklere iman etmeyen kişi otomatik olarak onlarla olabilecek rezonansı kesmekte dolayısıyla da kendindeki o meleki güçleri bloke etmekte, ortaya çıkartamamaktadır. Meleklere iman etmeyen de, her an bilincinde olarak meleki güçlerle hareket eden Resul ve Nebileri, açığa çıkarttıklarını, anlattıkları Hakikatleri, sistem ve düzeni varsa kitaplarını kesinlikle anlayamamakta, değerlendirememektedirler. Başka bir deyişle bir kişi, Hz. Muhammed (sav)’e iman etmeyip onu reddettiği müddetçe onun çeşitli seviyelerdeki ilim ve enerji alanına giremeyeceği, onunla telepatik bağlantıya geçemeyeceği için, onun ortaya koyduğu gerçekleri en alt düzeyde bile anlaması mümkün değildir. Bu yüzden, onu ve getirdiklerini eleştiren bu yönlü yayınların hiçbir geçerliliği yoktur. “Hadisler uydurmadır, sadece Kuran bize yeterlidir” diyerek Hz. Muhammed’i (sav) devre dışı bırakan ve kendilerine “Müslüman” diyen kişiler de aynı şekilde, sahip oldukları zihniyetlerle bu enerji alanı dışında yer aldıklarından Hz. Muhammed’i (sav) değerlendiremedikleri gibi onun kendi öz boyutlarından “Oku” duğu, Onun Bilincinden açığa çıkan Kuran’ı da asla idrak edip anlayamazlar. Ne kadar çabalarsa çabalasınlar, ne yaparlarsa yapsınlar anlamaları da kesinlikle mümkün değildir, işleyen sistemin kurallarına göre. Anladıklarının ise, onları nelere, nereye kadar götüreceklerini de yaşayarak göreceklerdir. Bu yapılara dil uzatanların, hakaret edenlerin sistemin gereği olarak mutlaka karşılığını almalarının nedeni de yine bu enerji alanları dolayısıyladır. İman edenlere gelince, onlar da kapasiteleri oranında ondan enerji (ki büyük çoğunluk bu yönlüdür) ve ilim temin etmekte (tabanda belli şeylere iman ettiklerinden o imanlarına devam etmiş olsalar da) edemedikleri ya da onu reddettikleri noktalarda yine o boyut itibariyle ondan faydalanamamaktadırlar. Ya da, ne kadar iman sahibi olursa olsunlar o imanlarına rağmen, içinde bulundukları sınırlı düzeylerin dışındaki o ilim ve enerji alanına giremezler. Bu yüzden Hz. Muhammed’in (sav) o ilim ve enerji alanına giremeyenler, o alanlarla bağlantılı olan velileri de anlayamamakta ve hatta iş, onları kâfirlikle suçlamaya kadar gitmektedir. Keza Hz. Muhammed’in (sav) aynası olan İmamı Mehdi’nin ortaya koyduğu ilmin anlaşılamaması, Mehdi’nin ve Hz. İsa’ nın (as) açığa çıktıklarında ilkin din adamlarının karşı çıkmasının nedeni de Hz. Muhammed (sav)’ in İlminin reddedilmesidir. Daha önceden Onu değerlendirmeyenin, yani o ilim ve enerji alanına beyinlerini yönlendirmeyenlerin, açmayanların Mehdi’nin ve Hz. İsa’nın (as) kabulünden sonra onları ne kadar değerlendireceği ise, meçhuldür. Yine bazı medyumların, hassas beyinli bazı kişilerin duyu dışı algılama (DDA) yöntemiyle aramaya kalktıkları taktirde İmamı Mehdi’yi bulamayacak olmalarının sebebi de bir yönüyle budur. Kaldı ki Veliler arasında bile bu ilim ve enerji seviyeleri bulunmakta ve üst düzey veliler dışındaki evliya dahi onu tanıyamamakta sadece kendi bulunduğu boyuttaki etkilerinden, yansımalarından yeryüzündeki işlevlerinden dolayı varlığından haberdar olabilmektedir. Her an ondan dünya üzerine yayınlanan dalgalar ise, ilgili kişilerce idrak kapasiteleri oranınca alınıp değerlendirilerek dünyayı şu ana kadar görülmemiş bir yenilemeye, yeni yeni algılamalara, bakış açılarına sokmaktadır. 

(Bkz. Kendini Tanı /İnsan Ve Din / Akıl Ve İman / Okyanus Ötesinden III – Ahmed Hulusi / Küttübi Sitte )

(1). Hurma ağacının aşılanması olayı da, onun bilememesi dolayısıyla değil, tamamen vahyin konumunu daha fazla belirgin kılma, daha ön plana çıkartma başta olmak üzere bizler için birçok ders bulunmaktadır.

hologramk@yahoo.com
İstanbul - 05.09.2006
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail