1.Bölüm

Evrim ve tekâmül kelimeleri aynı anlamdadır ve evolution karşılığıdır. Ben, tamamen kişisel bir tercih olarak, her iki terimi de seviyor ve birbirinin eş anlamlısı olarak kullanıyorum. Pozitif bilimsel birikimlerin ışığında, adına ister Büyük Patlama (Big Bang), ister Yaratılış, ister Genesis ister başka şey densin, bir “ilk andan” ve ondan sonra meydana gelen “ilerleyişten” inanarak bahsetmek için elimizde yeterince delil mevcuttur. Bu ilk patlamadan sonra her şey dağılıp gideceğine, bir araya gelerek tekâmül sürecini başlatmış, subatomik parçacıklardan galâksilere, cansızlardan canlılara sürekli bir ilerleme olmuştur. Bu tekâmülün, gelişmenin canlılar âleminde de sürmemesi işin hiçbir sebep yoktur ve nitekim, aynen de öyle olduğuna dâir muazzam sayıda pozitif bilimsel gözlem, araştırma, bulgu mevcuttur. Bu âşikâr gerçeklere rağmen, bir kısım din âlimleriyle bilim adamları arasında uzun zamandır süren, göz ardı edilemeyecek bir kavga yaşanmaktadır. Atın ağzında kaç diş olduğunu İncil'i tefsir ederek hesaplamaya çalışan din adamları arasından çıkan genç bir piskoposun, “bir at bulsak da ağzını açıp saysak” dediği için aforoz edilmesinin benzeri bir ufuk darlığı hâlâ pek çok kişinin zihnini karartmaktadır. Aslında kavganın biri emprik, diğeri psikolojik iki sebebi olduğu söylenebilir:

1)   Kendisi esasen bir papaz olan Charles Darwin’in bu işlerin tesâdüfen geliştiğini söyleyerek, her türlü ilâhî müdahale fikrine kapıyı tâ baştan kapamış olması,

2) Özellikle semâvî dilerde yaratılmışların en şereflisi, Tanrı’nın sevgilisi gibi sıfatlarla anılan insanoğlunun antroposentrik veya homosentrik tutumu sebebiyle, amip, ayı, inek ve - hele nedense buna pek bir kızılıyor, belki de gerçekten bize çok benzedikleri için - maymunlarla akraba olduğunu kabûl etmeyi hiç mi hiç içine sindirememesi!

İnsanlarla maymunların arasındaki evrimsel bağlantıyı “insan maymundan gelmektedir” şeklinde ifâde etmek yanlış olacaktır. Evet, bizlerin en yakın akrabaları maymunlar, ama sâdece ve sâdece onlarla aynı filumdan geliyoruz ve pek muhtemelen, yarasaya veya fareye benzeyen ortak bir atamız var; Lumley Woodyear’ın deyişiyle “İnsandaki gelişmeyi maymunlarda da görüyoruz; onlarda da bir evrim ve gelişme var. İnsanın atası maymun değil, ama bizlerle akraba, hattâ amcazâde olduklarını söyleyebiliriz.” Gerek Müslüman, gerek Hıristiyan gerekse diğer dinlerden pek çok müfessirin, düşünürün, mutasavvıfın ve mistiklerin evrimi kabûl, hattâ ilân eden ifâdelerin kutsal kitaplarda da yer aldığını söylediklerini görüyoruz. Son zamanlarda, bir dönem için Avrupa insanını inim inim inleten Ortaçağ taassubunun baş mimarı Katolik Kilisesi’nin dahi bu konuda geri adım attığını tebessümle müşahede ettik. Demek ki, hâlâ sekter bir şekilde kutuplaşmayı sürdürenleri bir tarafa bırakacak olursak,dinlerle müspet ilim bu konuda ters düşmüyorlar. Zâten, sırf dinî konular değil, ideolojik, felsefî her şey için söz konusu olan, kendisi gibi düşünmeyeni en azından aşağılayan - mümkünse mahvetmeyi tercih eden -, adına yobazlık denen illet olmasa, bu iki müessese aslâ ters düşmeyecekleri gibi, birbirlerini tamamlayıcı ve teşvik edici bile olabileceklerdir. Tarih, her iki ucun da ibret verici örnekleriyle doludur. Teist bir sinir-bilimci olan büyük bilim adamı Eccles ile, agnostik bir filozof olan ünlü Popper’in unutulmayacak seviye ve kalitedeki tartışmaları bunun en güzel örneklerinden birini oluşturmaktadır; yalnız, iki büyük düşünce adamının da ortak bir yönleri vardı: İkisi de âşikâr bir gerçek olarak karşımızda duran tekâmülü kabûl ediyorlardı. Hâl böyle olunca, sorunun şekli de, mâhiyeti de değişiyor: “Evrim var olmasına var da, bunu Allah (Tanrı, God, Yahova, Ulu Yaratıcı, veya istediğiniz herhangi başka bir isim de kullanılabilir) dediğimiz ilâhî bir kudret mi yönetiyor, yoksa her şey olacağına varacak şekilde kendiliğinden mi gelişiyor?” Yâni bir finalite (gâiyet), hattâ teleoloji (ereksellik) mi söz konusu yoksa sâdece determinist, materyalist ve kozal (illî) bir perspektifle, kör tesâdüflerin sonucunda mı hep ileriye doğru bir gidiş var? İsteyen istediğine inanabilir! Ama, ortada evrim denen bir vâkıa var ve, bilim adamına düşen görev de, inancı veya ideolojik tercihi ne olursa olsun, bu hâdisenin tabiî mekanizmalarını, işleyiş prensiplerini ve sonuçlarını gene müspet ilimle, ayakları bu dünyanın ölçülüp biçilebilir realitesinden kopmadan incelemek, araştırmaktır. Büyük Patlama’nın yaklaşık 15 milyar sene kadar önce meydana geldiği hesaplanmaktadır. Bu rakamı 13 ilâ 18 arasında ifâde eden araştırıcılar arasındaki bu ufak (!) hesap farklılıklarının sebebi, evrenin gittikçe genişlediği ve daha uzak gök cisimlerinin daha yüksek hızla birbirlerinden uzaklaştığının yanı sıra, Büyük Patlama’nın en önemli delili kabûl edilen fon görültüsüne (uzayın her tarafından eşit olarak gelen bir parazit) dayanarak Hubble sâbitinin değeri konusunda henüz tam bir fikir birliğine varılamamış olmasıdır.

<devam edecek>

İstanbul - 22.11.2001
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail