İlahi Aşk
10.Bölüm

Daha önce de söylediğimiz gibi, sevgilinin ma'düm olması gerekir. Dolayısıyla sevgili adem halinde, daha varoluşun başlangıcında kendi giysisi içinde tertemizdir, çünkü ilk zuhuru ve varoluşu anında kendisi­ni kirletecek ve değerini düşürecek giysileri giymemiştir.
Temizliğin aslı ise şu hadisde ifade edilmektedir: "Her doğan çocuk "fıtrat" üzere doğar" İşte burada söz konusu olan temizliktir. Şiirimizde örtülü (mahcûb) ifadesine gelince, o, O'nun adem'idir, biz bunu Varlı­ğın şuhûdundan söyledik.
"O hiç kimseye, hiç bir şeye benzetilemez ki" derken de, aynı şey söz konusudur, çünkü ma'dum olan bir şeye benzetilemez, nisbet edile­mez, fakat seven kendi nefsi için ister. Bu konuyu da, böylece açıklamış olduk. Şiirin devamı şöyle bitiyor:
aTanrı'ya şükretmek farz oldu bana, Çünkü o sevgili bakire, bense dulum"
Burada şöyle bir açıklama yapabiliriz: Çünkü sevgili adem duru­mundan vücûd durumuna geçmiştir. Adem durumu da simgesel olarak bir bekâret halidir. Oysa, ben bundan önce, yani doğmadan önce ilahî sevgiliyi sevmiştim, öyleyse ben dulum, bekâr değilim, çünkü varlık giysisini giyindim, dolayısıyla ilk bekâretimi artık korumuyorum.

Bu açıklamalardan sonra diyebiliriz ki, aslında ma'dum olan sevgili, iradesini kullanmayan bir şahısda gerçekleşecek olursa, sevenin, sevgi­lisini, sevgilisi için istediği söylenemez, dolayısıyla tıpkı tabiî sevgide olduğu gibi, onu kendi nefsi için zorunlu olarak sever. Buna karşılık, eğer sevgili, iradesini seven üzerinde serbestçe kullanan bir varlıkta - örneğin Yüce Tanrı veya bir kadın ya da bir çocuk gibi ya da başka birşey gerçekleştirecek olursa, seven, zikrettiğimiz bu sevgililerle etkile­nir. İşte o zaman o varlığın sevdiği şeyi sevenin de sevmesi doğru olur, çünkü aşkı sadece onda berraklaşır. Fakat eğer o varlık, o sevenin sev­diğini istemeyecek olursa. O zaman seven ilk durumunda, yani sevgili­ye duyduğu adem halindeki sevgisinde kalır, çünkü yukarıda söylediği­miz gibi, sevgilisi, kendisi üzerinde iradesini kullanamamaktadır.

Bu son düşünce, sevgilisinin, yani o mevcudun, sevdiği şeyi seve­nin de sevmesini gerektirmez, çünkü o sevgili, sevenin sevdiği şeyi sev­memektedir. Bu nedenle, o mevcûd, o sevgili, gerçek sevgili değildir. O, ancak o sevgilinin varolma yeridir. Gerçekten de o varlıkta sevgilisini bulması, sevenin gücü dahilinde değildir, ancak kendiliğinden olursa o başka. Ama eğer sevgili, varlığı bir mevcûdda bulunan cinsten değilse, kuşkusuz seven için sevgilinin varolması mümkün olmayacaktır, ancak Hakk'ın yardımıyla olur. Kuşkusuz Allah, İsa aleyhisselâm'a ve kulla­rından dilediği daha başkalarına bu işi lütfettiği gibi, ona da lütfedebi­lir. Eğer Allah böyle bir lütufta bulunursa, sevgi, sevgiliye bir varlık ha­li vermeye seveni mecbur eder.

Bu kadar gerçekçi bir tarzda anlattığımız bu konunun tahlilini ve yo­rumunu bu kitabın dışında başka hiçbir yerde bulamazsın, çünkü açıkla­dığım bu konuyu gerçekleştiren bir kimseyi görmedim. Bununla birlikte bir sürü seven var; hatta yaratılmış bütün varlıklar seven durumundadır, fakat sevgilerinin kime olduğunu bilmezler; sevgilerini hamlettikleri o varlıkla perdelenirler. Sonuçta sevdikleri varlığın o varlık olduğunu ha­yal ederler, oysa ki hakikatte sevginin ikinci dereceden bir sonucudur o. Gerçekte ise, hiç kimse sevgilisini, sevgilisi için seviyor değildir, aksine kendi nefsi için sevmektedir. Kuşkusuz işin aslı böyledir.

Şüphesiz ma'dum bir varlık irade sahibi olarak nitelendirilemez. Bu nedenle seven, ma'dum sevgiliyi kendi için sever ve kendi iradesini sev­gilisinin iradesi uğruna terkeder. Eğer bu iş kendi içinde bu şekilde ol­mazsa, bu hakikat karşısında sevene, sevgilisini sadece kendi nefsi için sevmek düşer. Bunu böyle bil! Böyle anla!

Tabiî suretinden soyutlanmış ruhani sevgi işte böyledir. Eğer bu sevgi tabiî suretini giyinirse ve o suret içinde tezahür ederse, tıpkı yu­karıda ilâhî sevgi konusunda söylediğimiz gibi, o zaman nisbeten ruha­ni sevgiye daha yakın bir oranda olur, çünkü her halükarda, tabiat üstü bir suret de olsa o da âlemdeki suretlerden biridir.

Bil ki, kolayca algılanan şu duyular dünyasındaki cisimler ve var­lıklar içerisinde değil de, hayal âlemine ait varlıklar içerisinde, Ruh, ta­biî bir suret giyinirse, hayal âlemine ait bu varlıklar da kolayca algılana­bilir bir duruma gelirler. Ancak, bu çok ince, anlaşılması ve algılanması oldukça zor varlıklarla, gerçek varlıklar arasındaki farkı ayırdetmek herkesin becerebileceği bir iş değildir.
İşte bunun içindir ki sahabeler -Allah onlardan razı olsun- Ceb­rail aleyhisselâm'ı, bir bedevi suretinde geldiğinde tanıyamamışlardı, selât ve selâm üzerine olsun Hz. Peygamber, onlara "îşte bu gelen Ceb­rail'di, size dininizi öğretmek için gelmiştir" deyinceye kadar onu tanıya­mamışlardı; onun hayal âleminden gelen bir varlık olduğunu bileme­mişlerdi. O zaman Cebrail'in o gelen bedevi olduğu konusunda hiç kuşkuları kalmamıştı 43.
Aynı şekilde Meryem'e de melek tam manasıyla bir insan şeklinde gözüktü, çünkü Meryem'in de, ruhlar cesedlere, vücudlara büründük-leri zaman, ruhlarla ilgili bir bilgisi yoktu44. Hz. Peygamber ise, bu ko­nuyla ilgili bilgiye sahipti. İnsan suretinde gelen o varlığın bir melek, yani Cebrail olduğunu biliyordu.
Kıyamet Günü'nde de Allah kullarına böyle zuhur edecek, öyle ki kullar O'nu hakkıyla tanıyamadıklarından dolayı gene O'na sığınacak­lardır. Suretlerdeki hem ilâhî hem de ruhani sırlar hakkında da hüküm böyledir. Hakk Teâlâ, Kendinden haberi olmayan birine tecelli ettiği za­man da aynı durum söz konusudur.
Allah'ın kendisine böyle lütufta bulunduğu kişi, Hakk'ın tecellisini meleğin tecellisinden, cinlerin tecellisinden ve insanların tecellisinden, (tabiî ki bu varlıklara tecelli etme gücü verildiği zaman, örneğin Kadîb el-Bân ve benzerleri gibi)45 ayırdedecek özel işaretleri bilmesi gerekir.
Topraktan yaratılmış olan insan, kendi suretinde bulunduğu halde, kendisine bakanın gözünde, suretlerde bir durum değiştirme gücüne (tahavvül) sahip olduğuna göre, böyle bir durum değiştirme ruhlarda, cinlerde ve meleklerde daha kolay olacaktır.
Öyleyse iyi bil! Kimi görmektesin, ne ile ve nasıl görmektesin? Önünde gözüken durumlar ne üzeredir? Biz bu konuları îlm-i Hayalin Bilinmesi bölümünde genişçe açıkladık. O halde oraya bak!46
Ruh tabiî ya da cismani bir suret içinde tecelli ederse, ilâhî sevgi konusunda da söylediğimiz gibi, bu şekilde tecelli eder, seven, o sureti ister zahir ister batın için kabul etsin, bu fark etmez, çünkü bu şeklin dışına çıkılamaz. Bunu böyle bil!
Öyleyse, ruhani sevgi, tabiî sevginin ruhani sevgiyle arasını birleş­tirmektedir. Ayrıca kendi nefsi için olan sevgiyle, sevgili için olan sevgi­nin arasını da birleştir, tabi eğer sevgili, söylediğimiz gibi, irade sahibi ise. Bütün bu açıklamalarımıza göre, insanlar neyi sevdiklerini ve sev­dikleri varlığın hangi varlıkta bulunduğunu bilmemektedirler ve falan varlığı sevdiklerini sanmaktadırlar, oysa ki durumun hiç de öyle olma­dığı senin için artık açık bir şekilde belli olmuştur.
Öyleyse sana öğrettiğim kadarını bil ve seni bu konuda beni aracı kılarak bilgisizlikten kurtardığı için Allah'a şükret. Bu kadar açıklama ulaşmayı amaçladığımız maksadımız için yeterlidir, gerçi bu konunun ayrıntıları pek çoktur; fakat bizim bu kitaptaki maksadımız, asıl amaca ulaştıracak yöntemleri ve temel ilkeleri belirlemektir. Allah'a sonsuz hamd olsun!

İlhi aşk
Muhittin ibni Arabi
Çeviren :Mahmut Kanık

Derleyen: Halil Ilbıra
Bodrum - 15.06.2004
hilbira@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com


Üst Ana sayfa e-mail