Özün Özü
2. Bölüm

Hazarât-ı Hamse
(BEŞ MAKAM)

Şunun bilinmesi gerekir ki, Allah-ü Teâlâ'nın Zâtına ve sıfatına bir son olmadığı gibi, âlemlerin dahi, sonu yoktur. Zira âlemler, isim ve sıfatların zuhur yeridir. Zuhur eden, sonsuz olduğuna göre, zuhur yerlerinin de sonsuz olması gerekir.

— «O her an, bir şan alır». (55/29)

Âyet-i kerimesindeki mana icabı, Hakkın tecellisine son yoktur.

Yüce Hakkın kudreti, tam, mükemmel haldedir. Bu yüzden, bir kula bir tecelliyi iki defa eylemez. O, daima, yeni yeni tecelli eder. Ve aynı tecelli şimdiye kadar, iki kula olmadığı gibi; bundan sonra da olmaz.

Onun kudreti yüce; şanı büyük ve ondan başka İlâh yok.

Hakk’ın tecellisi için son bir nokta, tecelli yerleri içinde de bir bitiş olmamakla beraber; derler ki:

— Bütün olarak on sekiz; parça olarak da, on sekiz bin âlem var.

Bu görüşlerini, İbn-i Abbas hazretlerinden rivayet edilen şu hadis-i şerife istinat ettirirler; Allah ondan razı olsun:

— «Allah-ü Taâlâ'nın on sekiz bin âlemi var; sizin şu dünyanız o âlemin ancak biri sayılır.»

Bu âlemlerin cümlesi anlatacağımız:

— Hazarat-ı Hamse

Tabir edilen, beş bölümde toplanır.

GAYB-I MUTLAK

Bu makama:

— Mutlak gayb, lâhut âlemi, hiçbir ölçüye, şekle sığmayan —-LÂTÂAYYÜN— âlemi, itlak âlemi, mutlak âmâ, yalnız vücut, mutlak varlık, sırf zat, ümm'ül-kitap mutlak beyan, engin bir nokta ve GAYBLERİN GAYBİ...

Derler. Nitekim, Kur'ân-ı Kerim'de buyuruldu:

— «Gayb'ın anahtarları onun katında olup onları ancak o bilir.» (6/59)

Yukarıda zikredilen isimler, yalnız bir mertebenin adıdır. Dolayısiyle Yüce Hak, bu makamda

tam bir izzet ve her şeye karşı istiğna ile anılır. Aslında bu makama: İsim, şekil, sıfat ve sıfatlanan sözleri yaramaz; ama, maksadı anlatabilmek için, bazı tabirleri kullanmak icap ediyor. Zira, bu makamda ZAT-I İLÂHİ, her şeyden tenzih edilir. Çünkü henüz esma ve sıfat dairesine tenezzül etmemiştir. Bütün isimler, Yüce Hakk’ın Zât’ında yokluğa gömülmüş ve istihlâk haline geçmiştir.

Sunacağımız âyet-i kerimeler, bu manayı anlatır:

— «Gerçekten Allah'ın âlemlere ihtiyacı yoktur.» (3/97)

— «İnsan üzerinden bir zaman geçmedi mi ki; o devirde insan, anılan şey hiç değildi.» (76/1)

— «Rabb’in noksan sıfatlardan münezzehtir; vasfını ettikleri her şeye karşı bir izzete sahiptir.» (37/180)

Gelelim hadîs-i şeriflere:

— «Allah-ü Taâlâ öyle bir halde idi ki, onunla beraber olan şey yoktu.»

— «Gizli bir hazine idim...»

Bu âyet ve hadislerdeki cümleler, anlattığımız makamın plânını çizer.

Ne olursa olsun; Yüce Hakk’ın  Zâtına arif, yani: Anlayış sahibi olana değişen bir şey yoktur. Evvel zamanda ne idiyse, şimdi de öyledir.

Hazret-i Ali:

— «Allah-ü Taâlâ, öyle bir halde idi ki, onunla beraber olan şey yoktu.»

Hadis-i şerifi işitince:

— Şu anda dahi öyledir.

Dedi. Hazret, zikri geçen hadis-i şerifi âdeta tasdik eder gibi konuşmuş ve hadis-i şerifin bir başka yüzünü açıklamış ve şerhini yapmıştır; Allah ondan razı olsun.

II ALEM-İ CEBERRUT

Bu makama:

— Ceberut âlemi, birinci taayyün, birinci tecelli, ilk cevher, Hakikat-ı Muhammediye, izafî ruh, külli ruh, muzaf olan gayb ve kitab-ül-mübin

Derler. Ümm'ül-kitapta, her şey toplu görüldüğü halde, kitab'ül-mübinde tafsilâta geçilir. Ümm'ül-kitap, Zât’tır. Bu makama:

— İsimler âlemi, ayan-ı sabite, mahiyet âlemi ve büyük berzah

dahi, derler. Bunların hepsi birinci mertebenin ismidir. Ama hepsi birer itibarla söylenir; ehli için gizli sayılmaz.

III ÂLEM-İ MELEKÛT

Burası melekût âlemidir.

— Misal âlemi, hayâl âlemi, birincilik, ikinci taayyün, ikinci teccelli, sidre-i müntehâ, emir âlemi, küçük berzah ve tafsil âlemi...

dedikleri dahi vakidir.

Özetle, şu mana dahi verilebilir:

— Ruhlara nefislere has olan gizli alem.

IV

ŞÜHÛD-Ü MUTLAK

Buraya:

— Şahadet âlemi, mülk âlemi, nasut âlemi, halk âlemi, his âlemi, unsurlar âlemi, felekler ve yıldızlar ve mevalid âlemi

derler. Bunlardan murad, madenler, bitkiler ve hayvanattır. Arş-ı azimi de bu makamdan sayarlar. Cisimler âleminin hepsini bu makam kuşatır.

Bunlar, şehadet âlemine ait tabirlerdir. Bu âlemlerin dışında kalanların cümlesine:

— Gayb âlemi, emir âlemi.

olarak, iki isim verildiği de olur. Ayrıca: -— Gayb ve şehadet Tabiri kullanırlar ve:

—   Dünya işi, âhiret işi...

Olarak da anlatılabilir.

* **

Aşağıda anlatılacak olan, dört âlem, dört derya mesabesindedir. Onlar şudur: Mülk, melekût, ceberut ve lâhut âlemi. Bu dört derya, ezelî ve ebedî olup evveli ve âhiri yoktur.

Söze, işin başından başlayalım. O, zat deryasıdır; buna:

— L â h u t  tabiri kullanılır.

— «Gizli bir hazine idim; bilinmemi istedim.»

Düsturuna göre; Zât-ı İlahî coşarak, ceberut âlemini zuhura getirdi; buna:

— İzafî ruh.,

dahi denir. Âlem-i ceberut coşunca da, melekutu zuhura getirdi. Melekût âleminin coşmasiyle mülk zuhur etti. Burada coşmadan kasd, zatî meyildir ve o zatın iktizasıdır. Bu anlatılan işler, göz açıp kapayacak kadar az bir zaman içinde olur; belki daha da tez olur. Şu âyet-i kerime bu manayı daha güzel anlatır:

— «İşlerimizin oluşu, bir göz işareti kadar az bir zamandadır; belki daha kısa bir zamanda.»(16/77)

Bu bir emir işidir. Buna:

— Ol emri

— Denir. Kâinata, göz işareti anı gibi, az zamanda:

— Ol...

dedi; o anda her şey oldu.

Olan işlerin hiçbiri, yoktan zuhura gelmedi. Hepsi bir zatî inkılâptan ibarettir,

— Yoktan oldu

demeden kasd:

— Zat’ı, Zat’ında saklı iken, isteği ile açığa çıktı. , |

Demektir. Zira, ne var, yok olabilir; ne de yok, var olabilir. Zat deryasında meydana gelen inkılâp sayesinde âlemler zuhur etti.

Meselâ, denizleri düşünelim; birinin akıttığı su ile ikinci, ondan akanla, üçüncü, daha sonrası da, dördüncü olur; böylece dört derya zuhur eder.

Hava, suya; su da soğuğa nasıl inkılâp ederse, bu haller böylece olup gider.

Bu anlatılanlar bir nurdur. Her inkılâbın da bir yeni şekil olur. Arifler katında öncesi ne idiyse, şu anda yine öyle...

Anlatılan âlemlerin cümlesi, bir nur denizidir; daima dalgalanır ve yeni, yeni tecelliler olur.

— «O her an bir şan alır.» (55/29) düsturuna göre, o İlâhî dalga Zât’tan gelir; yine Zât’a gider. Şu cümledeki mana da önemlidir:

— <<Her şey ondan geldi; yine ona gider.>>  Bundan başka:

— «İşlerin hepsi ona döner.» (11/123)

— «Allah, yerin vs semâların nurudur.» (24/ 35)

Âyet-i kerimelerindeki mana, maksadı anlatmak için kâfi gelir.

Bir şiir: .

Cümle âlem Zât’mış;

Hikmet Deryasıymış;

Hakk’a vuslat imiş; Allah var, İlâh yok.

Bir başka şiir:

Mutlak varlık, denizinde çıkınca dalga;

Gizli açık:

— Hak ben sırrını söyler halka.

***

İşte bu denizin dalgasına;

— Masiva denir, Derya için de:

—- Ezelî ve ebedî varlık denilmiş; dalgalar için de:

— Sonradan zuhura gelen hadiseler adı verilmiş.

Evvel âhir varlık, Yüce Hakk’ındır. Var görünen masiva ise, mutlak olan varlıkta sayılır. Bütün mevcut, şeyler, Mutlak Zât’tan zuhura gelir. O varlığa can olan tecelli bir an kesilse, o anda hepsi yokluğa gömülür.

V

İNSAN-I KÂM İ L (1)

Burada İNSAN-I KÂMİL anlatılacaktır. Anlatılan hazarat ve âlemlerin hepsini bu insan kapsar ve benliğinde toplar. İNSAN-I KÂMİL, birleştirici mertebeye sahiptir; İsm-i Azam makamın-dadır. İsm-i Azam nasıl bütün isimleri özünde toplar ise, İNSAN-I KÂMİL de onun gibi, mülk, melekût, ceberut ve lâhût âlemlerini toplar. Zahirde olsun, batında olsun, İNSAN-I KÂMİL'irı kuşatmadığı hiçbir makam yoktur. Zatî olan bir sirayetle, hepsinde hükmünü geçirir ve hangi şey olursa olsun; onda ayniyle zuhur eder. Nitekim, Hazret-i Ali şöyle söyledi:

Sen kendini sandın bir parça, küçük;

Halbuki sende âlem var, en büyük.

Yani, sen kendini ufak bir şey sanırsın; halbuki sende en büyük âlem saklı ve gizli... Bir mürşide gider özüne karşı anlayış alırsan her şeyi sende ve seni her şeyde var görür; yakinen bilirsin.

İNSAN-I KÂMİL'in büyüklüğünü, üstünlüğünü şöyle tasavvur edebilirsin: On sekiz bin âlem; bir havan içinde dövülse, hamur haline gelse, terkibi İNSAN-I KÂMİL olur. Bu insan; on sekiz bin âlemi, on sekiz bin gözle seyreder. Her âleme, o âleme has olan gözle bakar. Duygular âlemini, duygu gözüyle; akılla sezilenleri akıl gözüyle, manaları da kalb gözüyle seyreder. Öbürlerini de buna kıyas et. Duygu (madde) gözüyle, manaları seyredeceklerini sanan gafiller, sadece bir ümit içinde erir; bu, ehline malûmdur.

Bir şiir:

Yürü, bir göz bul çare eyle; bu kez, ondan ona nazar eyle.

Gayb âlemini, seyredebilmek için, Hakkanî bir göz gerek.

Âlemleri; on sekiz bin olarak hesap edenler için temel şudur: Küllî akıl, küllî nefis —bunlara levh ve kalem de denir— arş, kürsî yedi kat semâ, dört tabiat unsuru ve üç mevâlid; bunlar bütün olarak on sekiz eder. Teferruat itibariyle de, on sekiz bin olur; birçok büyükler böyle der. Gerçek durumda esas olan ise; âlemlerin, sayıya gelmeyeceğidir.

Faydalı Bilgiler

Konumuza dair birkaç faydalı bilgi verelim. Şöyle ki:

Yeryüzünde bulunan cümle yaratılmışlar, sularda olanların ancak onda biri sayılır.

Yerde ve sularda yaşayanlar bir arada sayılsa, havadakilerin ancak onda biri olabilir.

Yerde, sularda, havada bulunan varlıklar bir arada sayılsa, birinci kat gökte yaşayan meleklerin ancak onda birini teşkil eder.

Yerde, sularda, havada ve birinci kat gökte yaratılmışlar toplansa; ikinci kat gökte olanların onda birini tutabilir. Bu kıyas yedinci kat göğe kadar aynı şekilde devam eder.

Ve yedi kat yer derinliğinde, yedi kat gökte yaşayan melekler ve mahlûkat ancak KÜRSÎ'de olan meleklerin onda bir sayısını tutar. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur:

— «Onun Kürsî'si yeri gökleri içine aldı.» (2/ 255)

KÜRSÎ'de, yedi kat yerde, yedi kat gökte ve denizlerde bulunanlar, arşın bir köşesine sığman meleklerin onda biridir.

Ve bu sayılanların cümlesi, MÜHEYMÎN melâikenin onda biri olabilir.

Muheymin melâike; yaratıldığı günden bu yana, Hak cemalinin hoşluğunu seyirden bir an bile ayrılmamış, o cemalin seyrinde hayran olmuşlardır. Ne kendilerini bilirler, ne de başkalarını,. Henüz âlemlerin yaratıldığından ve Âdem Peygamberin yaratıldığından haberleri yoktur. İblisin varlığını da bilmezler; bunlardan asla haberdar değillerdir.

RUH ADLI MELEK

Sonra Yüce Hakk’ın ulu bir meleği vardır; başında hesapsız saç bulunur. Ona nisbetle anlatılan melekler, arş, ferş; bir insanın eline veya saçının teline takılan inci gibidir.

Eğer Hak Taâlâ, ona bir emir verseydi, cümle varlığı bir lokmada yutar ve boğazından zerre kadar bir şey geçtiğini bilmezdi; bunun adı şudur: RUH...

 

Eser sahibi: M.İbni Arabi
Türkçe’ye çeviren: İsmail Hakkı Bursevi
Sadeleştiren: Abdülkadir Akçiçek

Bodrum - 17.06.2003
hilbira@hotmail.com
http://gulizk.com


Üst Ana sayfa e-mail