Mektup mu?.. Zarf mı?..

Üniversitede okuduğum yıllarda, bilgisayar kursuna gitmeye karar vermiştim. Düşüncemi gerçekleştirip, bütçeme uygun bulduğum bir kursa kaydoldum. Fakat, okuldaki derslerimin ağırlığı dolayısıyla,  kursu düzenli takip edemiyordum. Bu yüzden, pek çok ders notum eksikti. Sınavlara az kala çalışmak amacıyla, birkaç arkadaştan fotokopi için notlarını istediysem de,  sürenin azlığından dolayı,  kimse vermedi. Derslere fazla katılmadığım için de, sınıfta bulunanları pek tanımıyordum.

Ne yapacağımı düşünürken,  arka sıralarda şimdiye kadar görmediğim gariplikte fiziği olan genç bir kızı fark ettim. Çok kısa boylu, sırtı kambur,  yüzünde lekeler bulunan ürpertici görünümlü biriydi. Yanına gidip selam verdim. Şaşkın bir ifadeyle yüzüme baktı. Durumumu ona izah edip kendimi tanıttım.

Gülümseyerek, biraz da çekingen;

-“Seni tanıyorum ben. Sen beni fark etmesen de, ben seni fark ettim” dedi .

Fazla sohbet etmeden, notlarını bana verebileceğini söyledi. Teşekkür  edip  defteri aldım. Daha sonra deftere  göz attığımda, ilk sayfada bir dörtlük dikkatimi çekti.

Söyle yazmıştı defterine garip kız:

”Doğumum hammallıktır anama,
Yaşamım ise bana,
Ölümüm bile hammallık olacak,
Cenaze alayına...”

Elimde olmadan gözlerim doldu. Böyle bir şeyi hiç beklemiyordum. Bir kart hazırladım.  Kendimce, içinde umut olan bir şeyler yazdım. Sonra da, defterin ara sayfalarından birine gizlice yerleştirdim

Ertesi günlerde ona yakın olmaya çalıştım. Ortanın altında maddi imkânı olan bir ailenin kızıydı. İş bulabilmek için kursa kaydolmuştu. Bazı arkadaşların ona bakıp ardından dedikodusunu yaptıklarını, bu yüzden ders aralarında dışarı çıkmadığını söyledi. Harika bir gözlemciydi, oldukça da zekiydi. Ama, fiziksel özelliğine takılmıştı. Kendi suçu olmayan engellerinden dolayı kendini aşağılıyordu.

Oysa, kişinin kendisini ciddiye alması,  hayatı ciddiye almasıdır. Hayatın anlamını kavrayamayan ve ona anlam veremeyen; “anlamsız” bir hayatı nasıl ciddiye alsın? Düşleri,  hülyaları,  umutları ve duaları da ciddiye alınmayı hak eder, aşağılanmayı değil. Onun için hayatın anlamı, güzellikti. Ve tüm rüyaları da bunun üzerine sıralanmıştı. Hayaller kuruyordu, bir gün zengin olunca estetik yaptıracaktı. Kimse ona artık  iğrenerek bakmayacaktı.

Kurs bittikten sonra onunla bir daha görüşemedim. Ama, yazdığı dörtlük,  hep aklımda kaldı. Ne yazık ki bizler,  kendimizden farklı olan herkese karşı, hoş olmayan bir tavır sergiliyoruz. Fiziksel bazı üstünlüklerimiz sanki bizim elimizdeymiş gibi davranıyor,  buna sahip olmayanları aşağılıyoruz.

“İbrahim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine

yenilerini koyan kim?

Ne çok putumuz var Allah’ım! Tevbe edip onları bir bir yıktığımız anlarda, yenilerini yeşerten bir şeyler var içimizde.Yetmedi mi artık Nemrud’un ateşine odun taşıdığımız, oysa muradımız o ateşi güçlendirmek değildi hani?.. Hani İbrahim’in ateşine su taşıyacaktık? O zaman yüz akıyla “İnsanım”diyebilecektik!..

Fiziksel özelliklere öyle takıldık ki,  ahlaki güzellikleri arka sıralara koyduk. Sahabe dönemini düşünüyorum. Çirkince bir adam olan Ebu Zer’in aldığı müjdeleri...Ya kara-kuru Bilal? Çarpık bacaklı Selman, yaşlı ve çirkince olan Sevde, ya da çocukken Firavun’un sarayında geçirdiği bir kazada peltek kalan Hz. Musa...

Onlar, bu dönemde içimizde yaşaydı, yüzlerine bakıp alay mı ederdik?

Her biri övülen, cennetlerle müjdelenen sahabe ve Allah dostu Evliyalar, acaba şekil olarak mükemmel miydiler? Hiç sanmam. Kendi toplumları içerisinde fiziksel kusurlarıyla aşağılanmadan yaşayan bu insanlar, Kuran’ın önce Takva şuurunu benimsemiş müminlerdi.

Sadece kafası Müslüman olmuş bir birey değil,  eli,  ayağı dili,  dudağı,  gözü kulağı,  yani tüm varlığı Allah'a teslim olmuş,  yekpare bir mü'min olmalıyız. Karşımızdaki diğer insanları tek yönden değil, farklı yönlerini de hesaba katarak değerlendirmeliyiz.İşte o zaman, Kuran’ın süzgecinden damıtılmış, rafine mümin olmayı becerebiliriz sanıyorum.

Ne çok gönüller yıktık Rabbim! İçimizdeki putlar için. Oysa gönüller muhabbetin kaynağı idi.Senin evindi.Kendi suçları olmayan  bir görünümden dolayı attığımız o delici bakışlar, ne çok gönlü ezdi. Muhabbet kaynaklarını kuruttuk, bir tel saç, bir güzel göz için. Sanki onlar olmaz ise kişi senin dostun olmazmış gibi. Affet Allah’ım suçumuzu. Şimdi birkaç dakikalığına alıp gitsen övündüğümüz bunca üstünlüğümüzü, yüz üstü secdelerde gözyaşlarıyla tevbeye koşacağız.

Oysa mektup zarfı sanki bedenlerimiz.Ulaşması gereken yere varana dek,  içindeki ak ya da kara ameli saklayan birer zarf. Hedefe ulaştığı anda yok olacak.Çürümeye mahkum kıyamadığımız cildimiz,  güzel diye iltifatlar aldığımız gözlerimiz, içlerinde böceklerin yuvalandığı birer oyuk olmaya mecbur.Önemli olan, zarfın içindeki mektubu ne kadar içtenlikle yazdığımız.”Allah sizin suretlerinize bakmaz “der Kuran. Takvamıza ve niyetlerimize bakar. Hz. Ebu Bekir’e sorarlar “Ölümü nasıl bilirsin ?” diye. Cevap olarak
Der ki “Sanki gözlerimi kapadığımda bir daha açamayacakmış gibi yakın, ya da açtığımda yeniden kapamayacak kadar hemen yanı başımda hissederim”

Yunus Emre’nin meşhur şiirinde dediği gibi
“
Kani ol şirin sözlüler, kani ol güneş yüzlüler
Şöyle kaybolmuş bunlar, hiç belirmez nişanları”

Dünyalar güzeli pek çok insan, güçlü kuvvetli nice yiğitler toprak altında, bunları nasıl kullandıklarıyla hesaba çekilmekte. Avuç dolusu paralar harcayarak ciltlerimize aldığımız kremler, gece namazına kendini alıştırmış bir insanın yüzündeki ışıltıyı vermekten ne kadar uzak!

Kuran; Firavun’un güzelliğini  anlatmaz, Musa’nın peltekliğini umursamaz, Nuh’un  boyunu,  İbrahim’in kara kuruluğunu, Hacer’in esmerliğini anlatmaz. Örnek şahsiyetler olarak en son kitapta kıyamete kadar gelecek ümmete,  ibret olan bu şahsiyetler, zarflarından soyulmuş mektup kağıtlarıdır.

“İnsanlar madenler gibidir” der, Resul. Fiziksel olarak  sahip olduğumuz bazı eksiklikler, içimizde taşıdığımız yetenekleri işlememenizi gerektirmez.İçimizdeki  cevher, bizi insan yapan değerlere ulaştırır.İnsan benzeri olan çoktur,  insan olabilmek “Oku”ya bilmek demektir. Kuran’da “Onların kalıpları ve konuşmaları güzeldir. Fakat onlar tıpkı elbise giydirilmiş kütükler gibidir” benzetmesi vardır. Bu benzetme, özbenliğinde “Oku”ma  vasfını kaybetmiş, yalnızca görünümleriyle beğenilen kişiler içindir.

Kardeşler;
Bilerek yahut bilmeyerek etrafımızda sadece fiziksel rahatsızlıklarından dolayı incittiğimiz insanlar var ise, bilin ki Kabe’yi mancınıklarla yıkan Haccac dan farkımız yok.Gönül Kabelerini İsmail gibi mamur edelim.Zira, ölüm yakın ve Resul “Allah’tan kendinizi satın alınız” buyuruyor. Öyleyse kendi kapasitemizce bir şeyler yapalım. Birilerinde var olan üstünlüklerin aynı bizlerde olmayabilir. O halde kendimizdekini keşfedelim. Onunla Rıza-ı İlahi’yi arayalım.

Rabbim!
Kahrından lütfuna sığınıyoruz
Celalinden cemaline sığınıyoruz
Senden yine sana sığınıyoruz
Kuran’ı tüm hücrelerimizle idrak etmeyi
Yaşadığımız sürece sana en güzel mektupları yazmayı nasip et bizlere.

Sev bizi Allah’ım, Sevdir bizi, Sevindir bizi...
(Amin)

Arzum Gürel
arzum_gurel@mynet.com
Yozgat - 03.02.2004
http://gulizk.com


Üst Ana sayfa e-mail